Ana içeriğe atla

Büyük Kentler Üzerine


Büyük Kentler Üzerine

Küçük şehirlerin, büyük şehirlere kıyası nedir? Ya da özneyi nesnelerin arasında eriten şey? Yok olma fikri hatırlandığında, daha çok eğlenceye, oyuna bırakıyor kendini. Böylece para bütün hükümleri koyucu, yön belirleyici, yaşam tarzı olarak tek gaye oluyor.
Ada dergisi - İstanbul
24 Aralık 2005, Cumartesi
Kalıntısal bir yaşamın uzağında durmak... Kendini soyutlamak... İşte o an bir dervişin gölgesindeyiz. Katastroflardan soyutlanmış olarak. Kalabalık cadde ve sokakların, gece klüpleri ve eğlence merkezlerinin içi hınca hınç insan dolu.

Bu kalabalık yaşamların öznesi haline gelmiş amaç: para. Büyük şehirlerin kaosu. Terkedilmiş ve özlenmemiş hisseden insanın, bu duyguyu içine sokan şey! Küçük şehirlerin, büyük şehirlerle kıyası nedir?

Ya da özneyi, nesnelerin arasında eriten şey? Yok olma fikri hatırlandığında, daha çok eğlence, daha çok oyuna bırakıyor kendini. Böylece para bütün hükümleri koyucu, yön belirleyici, yaşam tarzı olarak tek gaye oluyor! Bir oya(n)lama mekanizmi...

Hırsızlar, bedavacılar, sosyete fahişeleri, entellektüel pezevenkler, yankesiciler, yosmalar, kiralık ya da zevk için adam öldüren katiller, tetikçiler, mafya eşrafı, çift taraflı çalışan ajanlar, bankacılar, tefeciler, medya patronları ve made-manleri; rüşvetçi makam sahipleri, vatan hainleri veya kısaca hepsini ifade eden amaçsız kalabalıklar... Onları büyük kentlerin her köşesinde birikirken, oynaşırken ya da yüksek-sesli şuh kahkahalar arasında, birbirlerine pseudo-repliklerini okurken görüyoruz.
Bütün bir mekânı kaplıyor cisimleri. Rutinin üzerine çıkmaya çalıştıkları halde, daha da artan bir hızla, rutinin altına doğru kaymaya devam ediyorlar.

İlerlemeyince özgür hissetmemek
İnsanı böyle maddeleştiren, kemik ve et parçası haline getiren şey nedir? Sanayileşme ile birlikte gelen daha çok kazanma hırsı mı? Gerçek şu ki bu dünyada statülerin eşitlendiği bir çağ olmayacaktır.

Bütün sistemlerin; komünizmin, liberalizmin, hümanizmin ya da üst-ilahi sistemlerin pratize edilmeye çalışılmasına rağmen; insan, priorik, primitif-insan haliyle yaşadıkça eşit bir statüden söz etmek bir ütopya, çetrefil bir problematik olarak kalacaktır sanki! Nietzsche'nin über insanı, ya da süpermeni bu bağlamda hiç bir zaman yeryüzüne gel(e)meyecektir.

Neden? Çünkü bu insan oluşu(mu)dur, insanın başlangıçtan beri var olan doğa(l) yapısıdır. İnsan genesisten beri, iki dağ genişliğinde altına da malik olsa, bir üçüncüsünü daha şehvetle istemiş, bir hüküm, boyunduruk altına girmek istememiş, fakat boynuna uzun bir ip geçirilmiş koyunlar gibi bu araziyi boş ve özgür sayarak, uzunca bir mühlet dilediğince yeşil otlarından, nimetlerinden yemiş, ama bir gün, ipin sona erdiği yerde, daha ileriye gidemediği yerde özgür olmadığının da farkına varmıştır. Geç gelen bir evrekadan sonra...

Tasarım yarar sağlıyorsa hakikattir
Kimi hayatlar vardır, gerçekten yaşanmıştır. Bu yaşanmış hayatlara özenen insanlar vardır, onları takip eden izleyiciler. İnsanın amacını kavrayamadığı yerde, amaçları olan insanları bir amaç olarak kavraması doğaldır.

Ve tabiatıyla doğru. Fakat amaçlar nehirlerin bir okyanusa akması gibi aynı okyanusta birleşmeyecektir. Amaç bir kavrayış oluşudur. Amerika'lı pragmatist, William James'in dediği gibi:" Bir tasarımın kendisine inanmak bize yarar sağladığı sürece hakikattir."

Ve şehirlerde mutluluk oyuncuları... Oyalananlar... Schopenhauer, "Aşkın Metafiziği" isimli çalışmasında: "Acı ve mutlulukların bir arada olmadığı bir dünyada, can sıkıntısından yaşanılamayacağını" savunur. Halbuki acı ve mutlulukların çerçevelediği bir aşk, veya saplantı halini alan, oksitleşen bir ihtiras, şehirlerdeki insanı "mutlak amaç" doğrultusundan soyutlayacak ve onu aşk-ihtiras kaosunun bitip, tükenmeyen oyalanma oyunu içine itecektir.

Fransis Bacon, "Of Death" adlı essayinde, "aşkın bilgeliği kör ettiğininden" bahseder. Bu kontekste, paraya, güç, madde ve saltanata duyulan saplantısal aşk, şehvet ve tutkunun, bu ritüelleşen tapınmanın, metalaşan ve makineleşen, mekanik, pragmatist ve pozitivist, robotik ve hızlı hayatlar yaşayan ultra-modern insanın, büyük gayesini unutturacak ve bazı filazofların savunduğu gibi doğuştan gelen bilgeliğini köreltecek, veya onu diğer canlılardan üstün kılan beşer, kul, vicdan sahibi ve eşrefi mahlukat olma vasfından ve ebedi saadet müjdesinden uzaklaştırarak, kendini les elus farzeden amaçsız ve unut(ul)muşların, gökyüzünü o küçük yuvarlaktan seyrettiği, karanlık ve dipsiz kuyunun içine iteleyecektir.

Ve caddeler, kaldırımlar, sokak araları, durmadan akan ayak sesleri, insan kahkahaları, bu trafik, topluluğun, sosyal kutuplaşmaların çokluğuyla gelen unutuşlarla, yok olmayı unutmak adına, var olmayı, tefekkürü unutmak adına, sırf hayatı geçiştirmek için, anı yaşamak için her gece yeniden dolacak ve hayat bu büyük kentlerde, bu kaosta sürüp gidecektir.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İngiliz Romantik Şiiri Üzerine Birkaç Söz

Mustafa Burak Sezer
İngiliz Romantik şiirinin William Shakespeare'la başladığı kabul edilir, fakat bu akımın şiirde hakiki bir akım olması, ya da Romantizmin şiirde ikinci kez dirilmesi, William Wordsworth, Coleridge ve Robert Southey'le yaşanmıştır ya da başlamıştır. Bu şairlerin Romantik akımı oluşturmasında 1783'te İngiltere'nin emperyal zulmüne karşı Kuzey Amerika'da cereyan eden Amerikan İhtilali ve akabinde 1789'da emperyal kraliyet sömürge rejimine karşı meydana gelen Fransız İhtilali'nin büyük etkisi olmuştur. Kral Louis'in karısı Kraliçe Mary Antoniette'nin bilindik sözü meşhurdur, "Eğer insanların yiyecek ekmekleri yoksa, müsade edin kek yesinler". Fransız İhtilali başladığında William Wordsworth Paris'te yaşıyordu ve 19 yaşındaydı. Fransız İhtilalinin etkisi, Wordsworth'un "Prelud" (prelüd, peşrev, giriş) adlı şiirinin ilk stanzalarında açıkça görülür.
Romantik şairler sentimental olarak, Fransız İhtilalinin ge…

Henry Fielding'in Joseph Andrews'u Üzerine Birkaç Not

Mustafa Burak Sezer
Fielding, İngiliz romanına getirdiği realistik açılımla, İngiliz romanının babası olarak kabul edilir. Her ne kadar John Bunyan'ın The Pilgrim's Progress'i ve Daniel Defoe'nun Robinson Crusoe'su edebiyat tarihçileri arasında asırlardır ilk roman babında bir tartışma konusu olsa da, İngiliz edebiyatında ilk yazılan roman cumhur gözünde Fielding'in çağdaşı Richardson'ın Pamela'sıdır. Richardson ve Fielding 18. yüzyılın ikinci yarısında aynı zam anda İngiltere'de "Age of Dr.Johnson", -Dr. Jonhson Çağı- olarak adlandırılan zaman diliminde yaşamıştır.
Richardson, Fielding'in aksine sürekli moral üzerine ahlak dersleri vererek, didaktik romanlar yazar. İlk roman olarak kabul edilen Richardson'un Pamela'sı epistolarik (mektup biçimsel) roman türünde kaleme alınmıştır. Tamamen moral kaygılar güden Richardson, Pamela'sını erdemli ve iffetli bir kadın olarak portreler. Büyük bir malikanede hizmetçilik yapan genç v…

Hızlı konuşan kadın