3 Mart 2008 Pazartesi

DEPREM



" Bazen resimlere bakarız, birden hüzün alır
Çeker gideriz bir gün oradan; resimler kalır"

İstanbul'da Sıradan bir Sabah...

İstanbul' da sıradan bir sabahtı. Her zamanki sabahlar gibi. Güneş birazdan doğardı. Yedi tepe üzerinde şakıyan ezan sesleri ile karışık, kurulu çalar saatler, insanları yavaş, yavaş güneşin ilk damlalarıyla birlikte sokaklara döküyordu. Önce motör sesleri sonra debriyaj... Caddeler yine korna ve klakson seslerinden, işe yetişme telâşının verdiği stresle birbirine giren şoförlerden, poğaçacı, börekçi ve simitçilerden müteşekkildi. Sonra ayak sesleri karışıyordu kaldırımlarda, kulaklara. Tak, tak, tak... Akıyorlar.

Burunlara taze çiçek kokuları geliyordu. Mevsim bahar olmalı! Şimdiden birçoğu gelecek yaz tatili için planlarını kurmuştu. Kimisi Antalya, Alanya, kimisi Bodrum bazısı Ege, Karadeniz... Eeee! Gidemeyenlerde vardı tabii! Mesela karşıdaki sinekli bakkal yaz, kış açık. Birde köşedeki manav ile birinci kattaki öğretmen emeklisi...Altı yıl önce emekli olmuştu. Geceleri uyumuyor. Sürekli bir şeyler okurdu. Hayat arkadaşını kaybettiğinden beri, gözlerine uyku girmediğini bilirim! Gidemeyenler arasında karşıdaki parkın gündüzleri saim (1), geceleri kaim (2), deliside vardı. O da bu parkı, kışlık ve yazlık olarak kendisine tahsis etmişti. Bodrum katındaki "arebesk kız" yine sabah, sabah teybini son ses açtı. Orhan Gencebay' dan " bir teselli ver " çalıyordu. Söylemesi ayıptır, görücü bekliyor zatı aliyeleri! Evvelden seçememiş; şimdi seçilemiyor!

"On numaradaki genç adam" her zamanki gibi saat yedide kapısının önünde. Üzerinde mevsimlik bej bir mont, siyah kumaş pantalon ve kahverengi ayakkabılar var. Pazarlamacı. Okumaktı ideali. Okuyamadı. Okuyan kardeşleri için çalışıyor. Sonra "on bir numaradaki genç kız" kapısının önünde. Mimar Sinan Üniversitesi, güzel sanatlar fakultesi öğrencisi. Aynı zamanda aşık! Az önceki genç adamın, sadece hayalindeki figürüyle tam on yedi kez resmini çizdi! On numaradaki çocuk ise kendi çapında şair! Çocukluğundan beri o kız için şiirler yazıyor. Bazende rahmetli babası için yazdığı şiirler malum... Bazılarını isimsiz olarak on bir numaranın altından içeri atarken görmüştüm! Yani ikiside aşık. Ama birbirinden habersiz!

Sıradan Günler Geçiyor...

İstanbul birinci bahar ayını doldurdu. Kimi zaman yağmurlar yağdı, Alibeyköy deresi taştı, öğrenciler YÖK' ü protesto etti, PKK saldırılarını artırdı, kiralar yine yükseldi, televizyonlarda deprem senaryoları başladı, İstanbul belediyesi çalışıyor, falan, filan... Sıradan günler geçti böylece. İstanbul o eski, insanlar o eski insan olarak kaldı..!

.....den Önce...

Saat sabahın dördüne varmak üzere. Şehire sıcak ve rüzgârsız bir hava hakimdi. Öğretmen emeklisinin gözleri üç saattir aynı sayfada. Konsantre olamıyor. Kulaklarında sokak kedilerinin çıglık atmakla, ağlamak arasındaki karışık iniltileri, köpeklerin uzun ve kesik ulumaları, martıların gökyüzünün alacakaranlığında hiç durmadan kanat çırparak cıyaklamaları onu o sayfaya mahkûm etmiş. Sanki müebbet bir hayalin peşinde!

On numaradaki genç adam üçüncü kez genç kızı rüyasında görüyor. Yan odada uyuyan üç kardeşi ve annesi, genç adamın uykusunda genç kızın ismini sayıkladığından habersizdi.

Kimsenin farkına varmadığı, karşıdaki sinekli bakkalı aynı kişiler üçüncü kez soyuyor. Parkın delisi gökyüzüne konuşuyor! Uyumamış...


Saat 03:50 ...Kum! (3)

Acaip bir rüyaydı. En son yedisindeyken gördüğü ve kendisine sürekli dini hikayeler ve kıssalar anlatan, Kuran-ı Kerim okumasını öğreten babaannesi odasındaydı. Babaannesi, resim çizerken kullandığı koltuğun üzerine oturmuştu; gözleri seçemediği bir kitabın üzerine mıhlanmış(4), dudakları durmadan ne dediği anlaşılmayan küçük ama hızlı fısıltılar halinde kımıldıyordu. Sonra sesler gittikçe yükselmeye, harfler irileşmeye, babaannesinin dudaklarından çıkan fısıltılar kelimelere dönüşmeye başladı. Durmadan, " İze zulziletül arz- u zilzale he "(5) kelimelerini tekrarlıyordu! Ses gittikçe yükseliyor ve odanın duvarlarında yankılanıyordu. Aniden... Babaannesi durdu. Başını "Kitaptan*" kaldırdı ve göz göze geldiler on bir numaranın genç kızıyla. Tanrım! O gözler! O kadar korkunç, telâş içinde bakıyordu ki..! "Kum" dedi dudaklarından, " kuuummmmmmmm " ....

Genç kız bir fırtına gibi fırladı yataktan. Henüz uyku sersemliğini atamamıştı üzerinden ki, ters bir şeyler olduğunun farkına vardı! Müthiş bir şekilde başı sarsılıyordu. Hayır, hayır sarsılan başı değildi, odası sallanıyordu. Sallanan yerdi.

Tavan, yerle aynı anda fakat farklı yönlere doğru hareket ediyordu. Raflardaki bütün kitapları yerlere kapaklanmış, pencere kenarında duran tuveli, fırça ve boyaları, mor menekşeler, saksılardaki toprak halının üzerine saçılmıltı. Kulaklarına çığlık sesleri geliyordu. Bağıranlar, yalvaranlar, delirenler... Evler, sokaklar birbirine giriyordu. Öyle bir geceydi ki bu; yerle gök bir oluyordu!

Parkın delisi sürekli ağlamak ve kahkaha atmak arasındaki belirsiz bir edâyla, sinir bozucu sesler çıkartıyor, kimi zaman yere yatıp, gece sanki gök yarılmış da dökülmüş gibi parlayan milyarlarca yıldızı bakımsız parmaklarıyla işaret ediyor, sonra hızlıca kalkıp, parkın içinde zıplayarak koşuyor, geldiler, geldiler, geldiler diyordu..! �Geldiler, geldiler, ha ha ha işte geldiler...�

Depremden Sonra... 04:20

Mahalle parkı kurtulanların ve yaralıların vücutlarıyla doluydu. Vücuttular sadece, nefes alan birer vücut. Diğer parçalarını evlerinden çıkarken bırakmışlardı. Sinekli bakkal dükkanı, daha ilk sarsıntılarda, içindeki kasayı kırmaya çalışan hırsızlarıyla beraber üzerindeki binanın altında kaldı. Öğretmen emeklisinin hercai gözleri saatlerdir aynı sayfaya bakan kitabının üzerinde zelzele başlamadan önce durmuştu zaten! Cesedini çıkartırlarken kitabı elllerine yapışıktı. Latince bir kitaptı okuduğu: " ANARKH " ... (6)

Arebesk kızın oturduğu bodrum katı çoktan " harâbesk" olmuştu. Molozların altında hayatı gözlerinin önünden geçerken, dudaklarında ölümcül bir susuzluk, düşüncesinde ise beş yıl önceki kısmetini geri tepişinin sızısı vardı! Gözleri teybine kaydı. Öldü...

On bir numaranın genç kızı bir haftadır evde yalnız kalıyordu ve o acaip rüyadan uyandırılışıyla an içinde sokağa fırlaması bir olmuştu. Dışarısı ona en vahşi savaşların sonuçlarından, en asi fırtınaların bozgunlarından daha korkunç ve ürkütücü göründü. Evlerin kimisi birbirinin içine girmiş, bazısı yan yatmış, kimisi kendi üzerinde toz, buz olmuş, yollar yarılmış, asfaltlar kalkmış, sokak lambaları, kanalizasyonlar patlamış, telefon direkleri kırılmış, arabalar taş ve beton yığınları altında birer teneke haline gelmişti. Tek kelimeyle İstanbul' da kıyamet yaşanmıştı!

Birden aklına on numaradaki genç adam geldi. Süratle taş ve moloz yığınlarının arasından geçerek, artık ne on numaradan ne de kendisinden eser kalmayan binanın eskiden olduğu yere yürüdü. Çığlık atarak ve ağlayarak bağırıyordu : "Sesimi duyan var mı?"

Diğer sağ kalan insanlar aynı binadan yaşlı bir kadınla, sekiz aylık torununu sağ olarak çıkarttılar. Yaşlı kadın, bebeğin deprem başlamadan az önce ağlamasıyla uyanmış ve aniden deprem başlayınca, torununu kaptığı gibi kolonların altına sığınmıştı.

On bir numaradaki kızın gözleri yanıyordu. Ağlamaktan gözleri kan çanağı olmuş, bağırmak ve çığlık atmaktan sesi çıkmaz olmuştu. Eğer ismini bilseydi, evet eğer bilseydi artık utanmadan, çekinmeden söyleyecekti! Nerdesin diyebilecekti! Ama aşık olduğu genç adamın ismini bilmiyordu işte! Dizlerinin üzerinde molozlara yığıldı. Başı omzuna düştü. Sayıklıyordu. �Nerdesin, nerdesin...� Bulutsuz gökyüzündeki dolunay, saçlarını ve yara içindeki bileklerini aydınlattı. Sonra...

Aynı rüyasındaki gibi bir ses, önce fısıltı halinde sonra kelimelere dönüşerek "su" dedi. Kelimeler kulaklarını yalayıp geçiyordu. �Su, su, su...� Yerinden bir ok gibi fırlayarak sesin geldiği yöne doğru koşarken, bir yandan da içinden geçirebildiği bütün duaları okuyordu.

Ses gittikçe dahada belirginleşti. �Su, su, su..� Molozların üzerine kapaklandı. Bütün gücüyle, elinden geldiğince taş yığınlarını kaldırıp fırlatmaya başladı. Bir saat geçmişti ki, bir odaya bakan küçük bir dehliz açıldı önünde. Bağırdı, "sesimi duyan var mı?" Aşağıdaki karaltıdan kesik, kesik su sesleri geliyordu.

Kalktı ve koşarak aceleyle yardım bulmaya gitti. Üç adam ellerindeki kazma ve küreklerle betonları dövdüler, dehlizden bir kişi sığabilecek kadar yer açılınca ikisi içeriye girdi ve su diye inleyen adamı dışarıya çıkardılar. Ay ışığı adamın saçlarını yaladı. Saçları bembayazdı. Genç yaşına rağmen saçları o gece ağarmıştı. Su, diyordu sürekli. On bir numaradaki kız zor bulduğu suyu genç adama içirdi. Gözlerinde muazzam bir merhamet, Allah�a şükür ve damla, damla yaş vardı.

Genç adam, "kardeşlerim, anam" dedi. Adama, "sus" dediler. "Kendini yorma. Sağ kalanları kurtarmaya çalışıyoruz. " Adamın başı kızın omzuna düştü. Bayıldı...

İstanbul�a Yaz Geldi...

İstanbul' a yaz geldi. Sokaklar hala harabe ve molozlarla yığılı. O kadim, tarih kokan şehrin bir çoğu, mazide tatlı bir anı olarak kaldı. Baharda yaz tatili hayali kuranların bir çoğu şimdi yok. Öğretmen emeklisi, karşıdaki sinekli bakkal, köşedeki manav, arebesk kız, on numaradaki üç kardeş ve kadın. Onlar artık yok. Yoklar...

On bir numaradaki genç kız iki aydır hastahaneye gidip, geliyor. Ne hikmettir, on numaradaki genç adamın odasını, on numaralı hasta odasına verdiler! Genç kız ömründe ilk defa adamın resmini karşısına geçip çizebilme fırsatını buldu. Genç adam, her ne kadar resmini görebilmek için ısrar ettiyse de genç kız:, "olmaz" dedi.

Bir gün kız, "yarın resmini sana gösterecegim "dedi. Yüzünde masum bir gülümseme vardı. Adam, "o halde bende yarın sana senin için yazdığım şiiri veririm" dedi. Gülüştüler...

Yarın...

İkiside o gece uyuyamamıştı. Biri şiirini diğeri resmini merak ediyordu. Üstelik sakladıkları bir sır vardı, birbirinden habersiz iki sır...

Genç adamın oda kapısı açıldığında, heyecanla yatağında doğruldu. Gelen hemşireydi. " Hay Allah! Hemşireymiş.�

Hafiften kendi kendine gülümsedi. Hemşire sabah kontrollerini bitirmek üzereydi ki, genç kız bir elinde taze mevsim çiçekleri diğer elinde sarı bir kağıtla sarmalanmış, genç adamın portresiyle çıka geldi.

Ruhu okşayan tatlı bir gülümseme ile, " Günaydın.� dedi. �Nasıl bakalım bugün şairimiz?" Adam gülümsemeye, ince bir tebessümle mukabele etti, "İyiler... Güzel ressamımız nasıllar?"
Genç kız, "İyiler, sağlığınıza duacılar." Birden gülüşmeye başladılar.

�E, artık resmimi görmenin vakti geldi sanırm.�
�Kahvaltı yapmadan mı göreceksin?� Vakti biraz da olsa geçiştirmeye çalışıyordu. �Zaten bir haftadır bekliyorum, görmek için!"
Genç kızın yanakları al, al kızardı, "Evet.Vakti geldi.�

Genç kız, adama sarı bir kağıtla sarmalanmış portresini uzatırken, adamda bitişiğindeki komidinin çekmecesini aralayarak beyaz bir zarf içindeki şiirini genç kıza takdim etti. Genç kız, zarfın içinden iki dosya kağıdına yazılmış şiiri çıkararak okumaya başladı:

" YABANCI

Derse;
Uzaklardan bir yabancı
Gel!
Gider misin?
Baskısına
Katlanabilir misin gerçeğin?
Derse,
Sana, sen kimsin!
Bilebilir misin gerçeği?

Gülümse,
Gülümsemek güzelse
Değilse
Neden ağlıyoruz biz?
Mona Lisa' lar gibi..!
Evini,
Bir dev uçursa
Sana yepyeni bir dünya kursa!
Ağlaman durur mu?
O diyara,
Acının olmadığı mekana
Verse,
İşte biletin dese
O yabancıya güvenir misin?

Kimsin!
Tekrarlansa ses
Vites,
Yokuşta boşa kaysa
Dudakların kapanık
Bulanık,
Bakabilir misin gözlerine?
Sihirbazın gözlerine değebilir misin!

Sesin,
Başka tınlasa notayı
Hatayı
Kaldırmasa bu hayat
Bayat,
Bir simit yer gibi
Kendini
Sıcak çaya bandırsan.
Kandırsan
Polyannacılık oynayarak,
Kayarak,
Yaşlanırsın sen!

Elbisen,
Değişmeye mahkûm yıllardır
Hayırdır!
Sen değişmeden...
Kimseden...
Kimsen!
Derse,
Haydi çıkar, at!
Çıkarabilir misin elbiseni?

Gerçeği,
Arıyorsun sen.
Bunun için önce
Başladın
İlk Adem' in Havva' yı aradığı gibi,
Kendinden.
Derdinden
Yollar sana dar gelse
Uzak bir memleketse
Mutlu olmak!
Derse,
Haydi çıkar at!
Atacak mısın kendini?
Yusuf gibi
Karanlık zindanlara!

Elveda,
Dağ, dağ ardında
Yaşanmış bir zaman bırakacak.
Mekan,
Aslında içinde bir resimdi!
Ressam,
Onu sana çizdi!
Düştün
Sen bu toprağa.
Açtığında
Gözlerini o sabah
Sen çocuktun!

Boşsa,
Hepsi, hepsi hemen.
Kıyamet kopsa,
Ansızın ölsen!
Mona Lisa gülümsemen
Ölse!
Dese,
İşte sana yeni bir dünya!
Eski rüyalara veda.
Verse,
İşte biletin dese
O yabancıya güvenir misin?�

Şiirin burasına gelince yeşil gözleri dolarak, şaşkınlık ve hüzün içinde büyük harflerle alt köşeye yazılmış şu cümleyi okudu: �BENİMLE EVLENİR MİSİN?�

Genç adam, o sırada resmin kağıt sargısını açmış, kendi portresine bakmakla meşguldü. Gök-yüzünde parlak, milyarlarca yıldızın bütün şehri aydınlattığı, yıkık evlerin, kalkık tratuvar taşlarının, gri ve monoton molozların arasında bir park, o delinin yazlık ve kışlık olarak kullandığı park, o gece, adamın oraya yaralılar arasına taşındığı park, fon olarak seçilmişti. Bu fon üzerinde adamın beyazlarla karışık saçlarını aydınlatan asi bir dolunay ve genç adamın yüzünde parlayan buruk bir tebessüm vardı. Tıpkı Mona Lisa' nın ağlamasını gizleyen tebessüm gibi. Resimde, uzandığı yerde, hemen yanıbaşında, mevsimsiz açmış bir yaban gülü, boynu bükük yatıyordu. Bu gül toprakta değil, parkın betonları arasından çatlayarak, kendisine bir yol bulmuş ve oracıkta açmıştı. Kimbilir belki de o gece açmıştı!

On numaradaki genç adamın gözleri portrenin sağ alt köşesindeki imzaya kaydı. İmzanın hemen altında kırmızı büyük harflerle şu cümle yazıyordu: �BENİMLE EVLENİR MİSİN???�

O an ikisi de göz göze geldi. İkiside konuşmak istedi ama kekelemeye başladılar. Kelimeler kifayetsizdi. O an, on numaranın genç adamıyla, on bir numaranın genç kızı büyük bir mutlulukla birbirlerine sarıldılar. Ağlıyorlardı...

Mustafa Burak Sezer
Eylül - 2004
İslamabad - Pakistan
Yedi İklim / Ekim-2004


DİPNOTLAR:
(1) Saim: Arapça bir kelime olup , oruçlu manasında kullanılıyor.
(2) Kaim: Arapça, ayakta olmak, dikilmek manasına geliyor.
(3) Kum: Arapça emir kipi: Kalk, uyan manasında kullanılıyor.
(4) Mıhlanmak: Kökü tam olarak bilinmemekle birlikte Rumca ve Farsça bir kelime: çivilenmek manasında kullanılıyor.
(5) Kutsal kitap, Kuran-ı Kerimde, Zelzele suresi 99 - birinci giriş ayeti, �Yeryüzü sarsılmakla sarsıldığı vakit!� Manasına geliyor. Zelzele: Sarsılmak ve deprem manalarına geliyor.
(6) Anarkh: Latince bir kelime : Kader demek.

*Kitap: Kuran-ı Kerim

(Dipnot: Öyküde geçen rüyada, genç kızın babannesinie Arapça kelimeler kullandırmamın sebebi, rivayetlere ve İslam akidesine göre, ölümden sonraki ebedi yaşamda konuşulacak dilin Arapça olmasından dolayıdır ki yine İslam akidesi ve rivayetlere göre ölümden sonra direkt olarak Kabir (sorgu) Meleklerinin, mezarda cesetlerin üzeri toprakla örtülür örtülmez, ölüleri sorguya çektiği dil, ölü hangi etnik köken, dil ve dinden olursa olsun, Arapça olacaktır. Yine rivayetler ve İslam akidesine göre cennetin dili Arapçadır.)

Hiç yorum yok:

Etiketler

300 (1) Allen Ginsberg (2) Amaççı Yanılım (1) Amiri Baraka (3) Ardengo Soffici (1) Aşk (1) Attila İlhan (1) Cahit Koytak (1) Cemal Süreya (2) CHP (1) Cody Walker (2) Çeviri Öykü (3) Çeviri Şiir (31) Daniel Defoe (1) David Lerner (1) Deneme (3) Diane Di Prima (1) Dictionary of Poets (3) Dimitris Dimosthenous Lentzis (1) Eleştiri (10) Ezra Pound (1) Faiz Ahmed Faiz (2) Footnote to Howl (1) Füruğ Ferruhzad (1) Gregory Corso (1) Henry Fielding (1) Hindistan (1) Hip Hop (1) Hüseyin Cöntürk (1) İngiliz Romantik Şiiri (1) intertextuality (1) İsmet Özel (1) J.A.Cuddon (1) James Merrill (1) Jean Fritz (1) Jeanne Murray Walker (1) Joseph Andrews (1) Julia Kristeva (1) Kamala Das (2) Karen Chase (1) Kay Ryan (1) Liang Xiaoming (1) Lisa Lewis (1) Louise Glück (1) Mahmut Derviş (1) Margaret Atwood (1) Maria Wong (1) Mehmet Akif Ersoy (1) Mehmet Aycı (1) Mein Kampf (1) Metinlerarasılık (1) Mikhail Bakhtin (1) Morning of Hayyam (1) Muhammed İkbal (3) Mustafa Burak Sezer (22) Müzik (1) Nazım Hikmet (1) Necip Fazıl Kısakürek (1) Niels Hav (1) Orhan Veli (1) Oscar Wilde (1) Ountlandish (1) Öykü (5) Parveen Shakir (1) Poetry (1) Poetry in Turkish Translation (20) Post-Modernizm (1) Postmodernist Sanat (1) Robinson Crusoe (1) Senaryo (1) Sezai Karakoç (1) Sinema (1) Söyleşi (2) Sözlük (5) Steve Scafidi (1) Sümeyye Çomaklı (1) Şairler Sözlüğü (3) Şiir (11) T. S. Eliot (1) The Handmaid's Tale (1) Trevanian (1) Turkish Poetry (11) Ünsal Ünlü (1) Valzhyna Mort (1) Vera Pavlova (1) W. K. Wimsatt (1) W.H. Auden (1) William Butler Yeats (1)