Ana içeriğe atla

Felluce'nin Çocukları































Irak' ın batı eyaleti Anbar'da bir asi şehir; Fallujah... Soğuk bir kasım sabahı... Uyku tutmamış gözleri. Bütün çocukların gözleri açık. Geceden korkuyor çocuklar. O cırcır böceği seslerini, perdeleri havalandıran sıcak çöl rüzgârlarını ve anne ninnilerini çoktan unutmuş kulaklar. Gecelere artık silah sesleri, kurşun vızıltıları, bombalar hâkim. Kim bilir kaç kişinin dünyası karardı bu gece, kaçının anne ve babası uzaklara gitti! Ve hayat ucuz kelimelerden ibaretti; bu kararmış ve yanık şehirde.

Bu şehrin çocukları artık kâğıttan gemilerini kan derelerinde yüzdürüyor, yıkık ve yanmış evlerinde saklambaç oynuyor, kurşun parçalarından misket yapıyor. Bu şehrin çocukları vaktinden önce büyüdü. Bu çocukların hepsi adam... Ve birdenbire düştü dam; o bayram sabahı, açıldı gökyüzü.

Evet Falluce'de bayram sabahıydı.. Sokaklar ışımaya başlayacaktı birazdan. Zeynep'in gözlerinde iki kurumuş yaş damlası. Kurumuş gözleri. On üç yaşında bir kız çocuğu Zeynep. Uzaklara daldı mı irileşen zeytin karası gözleri var kumral saçlarının altında. Ama bu gözler savaş karası değil, ölüm karası değil, zeytin karası. Daha dün okula gidiyordu, bahçesinde oynuyordu, yeni şarkılar öğreniyordu barışa dair ve şiirler yepyeni bir dünya kurma adına. Bugün okulları yok. Kitaplarını askerler yaktı.

Babası şehir mektebinde tarih öğretmeniydi. Bir gün askerler geldi evlerine. Ellerinde kocaman silahlar vardı, daha önce hiç görmediği silahlar. O böyle şeyleri sadece filmlerde görmüştü. Babasına: "Sen asisin, halkı isyana kışkırtıyorsun" dediler, alıp götürdüler... Hiçbir şey anlamadı Zeynep. Gözleri abisini aradı boşlukta belki gelir de yardım eder umuduyla. Ama abisi yoktu. Öyle bir geceydi ki o; Amerikan uçakları şehre dalmış ve bombalar yağdırmışlardı evlere, şeker yağdırır gibi. Çığlıklar geliyordu kulaklara, anne çığlıkları, çocuk çığlıkları… Sonra ses kesti bütün sesleri. Sadece burunlara gelen yanık et kokuları ve ağlamakla, bağırmak arasında yükselen sessiz insan çığlıkları kaldı geriye. Zeynep' in kulaklarına babasının hıçkırıkları geldi önce, sonra çıktı odasından. O gece annesi abisinin odasında uyumuştu. Hastaydı abisi. Çok hasta.. Bütün gece kusuyor, ateşler içinde yanıyor, sonra soğuktan üşüyor, titriyordu. Annesi abisine bakıyordu o gece. Zeynep kendisini abisinin odasında buldu. Siyah gözleri önce babasının hıçkırıklarıyla sonra düşmüş damın altında kararmış iki siyah cesetle buluştu. İki yanmış beden. Cansız! Hiçbir şey anlamadı Zeynep. Çünkü o bir çocuktu..!

Bu sabah bayram sabahı. Uyku tutmamış gözleri. Felluce'nin çocukları uyanık. Ezan sesleri giriyor pencerelerden. Sonra bir bebek ağlaması.. Zeynep' in on sekiz aylık kız kardeşinin sesiydi bu. Adını annesi koymuştu: Feyza. Savaşın çocuğu... Bir kibrit alıp kandili yaktı. Feyza'nın beşiğine vardı küçük ve ürkek adımlarla. Yumuşacık ve şefkat dolu ellerle, tıpkı anne şefkati gibi bağrına bastırdı. "Uyandın mı benim minik ve bahtsız kardeşim? Sabahların nur olsun. Acıktın mı küçüğüm?" Feyza'nın ağlaması kesilmiş, küçük dudaklarına tatlı bebek gülümsemesi gelmişti. "Anne" diyordu Feyza. Ablasını anne sanıyordu. Nereden hatırlayabilirdi ki annesini? Kelimeler boğazında tıkandı... Mutfağa gitti. Boş ve çıplak mutfağa. Önceki gün yardım örgütlerinin vermiş olduğu sütü koydu ocağa, sonra bayatlamış hurma liflerini bir sahanda ezip şerbetini yaptı. Bu onun bayram tatlısıydı. Bir ara siyah gözleri uzaklara daldı. Eski bayramları hatırladı. Bayram sabahları anneleri onlara güzel tatlılar yapar, abisi ve babası bayram namazından dönünce yedikleri ilk lokma bu tatlılar olurdu tatlı bir anı olarak kalan damaklarda. Bugün ne onlar ne de annesinin güzel tatlıları vardı. Ocakta bir süt ve kurumuş hurma şerbeti... Feyza'ya sütünü içirdikten sonra salona geçti. Bir hafta önce Guantenemo'dan, babasından bir mektup gelmişti. Okumamıştı onu. Bugüne saklamıştı. Bugün babası burada olamayacaktı ama onun kelimeleri buradaydı. Mektubu açtı:

"Sevgili kızım, savaşın ve esaretin üzerine doğduğu şehrin çocuğu Allah'ın selamı üzerine olsun.

Sana bu satırları uzaklardan, bu esir ve zulüm kampı olan Guantenemo' dan yazıyorum. Bu mektubu yazmak ve göndermek kolay olmadı ama eğer sen şu an bu satırları okuyorsan sana ulaşmış olmalıdır! Tahminimce bir iki hafta sonra ramazan bayramıdır. Bizim burada saatlerden ve günlerden haberimiz yok. Çoğu zaman gecenin ve gündüzün neresinde olduğumuzu kestiremiyoruz. Sen deki bir insan çiftliğindeyiz. Hepimizi küf kokan ve güneş girmeyen odalarda tutuyorlar. Kimsenin kimseden haberi yok. Burada konuşmak yasak. Sadece bekliyoruz beklemeyi! İnsanlık yok burada.

Ben hep düşlerimde bir gün başımıza musallat olan diktatörün (Saddam) gideceğini, aydınlık günlere erişeceğimizi düşledim. Bugünse bir diktatör gitti, başka bir diktatör geldi. Anladım ki cinayetin, diktanın, zulmün ırkı, milleti, dini yok. Bunları yapan ne inançlı bir kişi ne de bir insan olabilir. Biz hep batıyı, uygarlığın uygulayıcısı, özgürlüğün bekçisi, hukuğun, insan haklarının güvencesi olarak algıladık. Şimdi anlıyorum ki hep okullarda, tarih derslerinde, çocuklarıma öğrettiğim bilgiler hasta bir şairin elinden çıkma hayal karalamalarıymış. Öyle bir medeniyet, öyle bir uygarlık yok. Özgürlük fikri sadece bir felsefe olarak kalmış düşüncelerde. Biz burada, bu esir kampında, Amerika'nın, o sözüm ona özgürlükler ülkesinin hiç görmediğimiz yüzünü görüyoruz. Burada başlarımıza çuvallar geçirip, kadınlarımızı ve bizleri çırılçıplak soyuyorlar, meydanlarda yürütüyorlar, başımıza geçip bir ellerinde biraları, diğer ellerinde silahlarıyla dilimin sana söylemeye varmadığı daha bir çok insan dışı, medeniyet dışı şeyler yaptırarak "lugatın bunu ifade etmekte bulabileceği uygun bir kelime bilemiyorum" ne olduklarına yaptıkları fiillerle her gün şahit oluyoruz.

Ama bizler umutsuz değiliz. İçimizde hiçbir zaman sönmeyen ümidimiz var. Eğer birileri bir yerlerde tuzaklar kuruyorsa hepsinin üzerinde bir tuzak kurucu var: Allah. O bize yeter. Biliyorum, bu senin geçirdiğin ilk yalnız bayramın. Bilsen topraklarım, sizler nasıl burnumda tütüyorsunuz. Ama sen de bizim gibi ümitvar ol, umudunu yitirme, bugün değilse yarın, elbet bir gün kavuşacağız. Burada veya orada. Hastalıkta veya sağlıkta. Bizleri onlar gibi ölüm ayırmaz. Birleştirir.

Sevgili yavrum mektubumu bu satırlarla bitiriyorum, benim için topraklarıma, insanlarıma selam söyle. Ve minik kardeşini, yavrumu gözlerinden öp. Siyah gözlerinden öperim. Baban..."

Sokaklardan insan sesleri gelmeye başladı. Gün ağarmıştı dışarıda. İnsanlar bayramlaşacaktı. Sonra çocuk sesleri geldi birer birer. Felluce'nin çocukları. Mektubu katlayıp, annesinin eskiden kullandığı ceviz ağacından oyma sandığa kaldırdı. Annesinin çeyiz sandığıydı bu... Kardeşini sıkıca giydirip dışarıya çıktılar. Sokaklara...

Evleri beyaz kerpiçten yığılma iki katlı bir yapıydı. İçeride elma ve dut ağacı olan küçük bir bahçesi vardı. İkinci katın yıkık çatısı, dışarıdan daha net seçilebiliyordu . Dış cephesinde bilmem hangi gün, hangi gencin kafasına sıkılan bir kurşundan kalma, kurumuş kan lekeleri... Bu kurumuş kan üzerinde rızık arayan kara ölüm sinekleri... Kim bilir daha kaç ölünün kanını içtiler! İki sokak arkada, doğu yakasında sabaha karşı tanımlanamayan eller tarafından Amerikan askerlerine su götüren bir tırın ateşler içinde yanan profili… Etrafa ulu orta saçılmış plastik su şişeleri… Önünde ellerini havaya kaldırıp dans eden, bu manzaranın tadını çıkaran çocuklar... Şehir kabristanının iki mahalle aşağısında mermilerden kalbura dönmüş iki sivil araç ve bir tır... Koltuklarında kurumuş kan izleri... Üzerinde aynı ölüm sinekleri var.

Zeynep kardeşiyle kendini şehir mezarlığında buldu... Anne ve abisinin mezarının başında. Bayramlarda hep elini öperdi onun, bu sabah öpemeyecekti. İçinden bir ürperti gelip, geçti. " Anne!" dedi. "Bak biz geldik. Kızların. Sana minik Feyza'yı getirdim. Bak nasılda gülüyor!"

Babamdan mektup geldi geçen hafta. Bu sabah okudum. Sana çok selam ediyor. Anneciğim bu sabah bayram. Bilsen ne kadar özledim seni. Bu sabah senin bize yaptığın o bayram tatlıları ya da babamın bize verdiği bayram harçlıkları yoktu. Ama babam mektubunda ümitvar olun diyor. Ben ümitvarım anne. Bugün değilse yarın. Elbet bir gün buluşacağız. Burada veya orada. Hastalıkta ve sağlıkta. Bizleri onlar gibi ölüm ayıramaz. Birleştirir... "

Sonra başka sesler geldi mezarlıktan, başka bayram tebrikleri... Çocuk sesleriydi bunlar. Felluce'nin çocukları. Kimisinin babasıydı, kimisinin annesi, abisi, ablası toprağın altında yatan. Onlar bayram tebriğine, elini öpmeye gelmişlerdi kara toprağın. Onlar bu şehrin erken büyüyen çocuklarıydı. Onların hepsi adamdı. Ve birdenbire düştü dam o bayram sabahı; açıldı gökyüzü...


Mustafa Burak Sezer - Kasım/ 2004
Pakistan - İslamabad




* Yayınlandığı Dergilerden Bazıları: Adı Yok, Amigra, Anafilya, Ay Vakti, Beyan, Bezirgan, İki Deniz, İrade, İspinoz, Sayha, Türk Edebiyatı, Türk Solu, Yaprak...

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İngiliz Romantik Şiiri Üzerine Birkaç Söz

Mustafa Burak Sezer
İngiliz Romantik şiirinin William Shakespeare'la başladığı kabul edilir, fakat bu akımın şiirde hakiki bir akım olması, ya da Romantizmin şiirde ikinci kez dirilmesi, William Wordsworth, Coleridge ve Robert Southey'le yaşanmıştır ya da başlamıştır. Bu şairlerin Romantik akımı oluşturmasında 1783'te İngiltere'nin emperyal zulmüne karşı Kuzey Amerika'da cereyan eden Amerikan İhtilali ve akabinde 1789'da emperyal kraliyet sömürge rejimine karşı meydana gelen Fransız İhtilali'nin büyük etkisi olmuştur. Kral Louis'in karısı Kraliçe Mary Antoniette'nin bilindik sözü meşhurdur, "Eğer insanların yiyecek ekmekleri yoksa, müsade edin kek yesinler". Fransız İhtilali başladığında William Wordsworth Paris'te yaşıyordu ve 19 yaşındaydı. Fransız İhtilalinin etkisi, Wordsworth'un "Prelud" (prelüd, peşrev, giriş) adlı şiirinin ilk stanzalarında açıkça görülür.
Romantik şairler sentimental olarak, Fransız İhtilalinin ge…

Henry Fielding'in Joseph Andrews'u Üzerine Birkaç Not

Mustafa Burak Sezer
Fielding, İngiliz romanına getirdiği realistik açılımla, İngiliz romanının babası olarak kabul edilir. Her ne kadar John Bunyan'ın The Pilgrim's Progress'i ve Daniel Defoe'nun Robinson Crusoe'su edebiyat tarihçileri arasında asırlardır ilk roman babında bir tartışma konusu olsa da, İngiliz edebiyatında ilk yazılan roman cumhur gözünde Fielding'in çağdaşı Richardson'ın Pamela'sıdır. Richardson ve Fielding 18. yüzyılın ikinci yarısında aynı zam anda İngiltere'de "Age of Dr.Johnson", -Dr. Jonhson Çağı- olarak adlandırılan zaman diliminde yaşamıştır.
Richardson, Fielding'in aksine sürekli moral üzerine ahlak dersleri vererek, didaktik romanlar yazar. İlk roman olarak kabul edilen Richardson'un Pamela'sı epistolarik (mektup biçimsel) roman türünde kaleme alınmıştır. Tamamen moral kaygılar güden Richardson, Pamela'sını erdemli ve iffetli bir kadın olarak portreler. Büyük bir malikanede hizmetçilik yapan genç v…

Hızlı konuşan kadın