Ana içeriğe atla

HİCRET




İskelenin yeşil, yosun yapraklarla sarmalanmış ayaklarını döven dalgaların dingin sessizliğinde, yalnız,karanlığın içine gömülen gemiler vardı. Dolunayın şavkı sıyrılıp sıyrılıp bulutların içinden, onlara vuruyordu. Sahipsizdi onlar. Terk edilmişlerdi.

Bodrum’da yaz nasıl döverse sıcaktan kumları, yalnızlık öyle ağır gelirdi gemilere. Kaptansızdı onlar. Pusulaları paslanmıştı. Rotalarını sorgulamak gibi bir lüksleri hiç olmamıştı. Onların dalgalar küpeşteye vurdukça bir sağa sonra sola savrulan ağır, çürümüş, yorgun gövdeleri vardı. Yelkenli gemiler tarih sahnesinden kalkalı beri, atlas, keten, Hint ipeği karışmış şile bezlerini ambarlarının tozlu kalmış karanlık köşelerinde, unutulmuşluğun gönderlerine çekmişlerdi.

Korsan, vurucu, siyah gemilerden korku aparacak telaşeleri kalmamıştı artık. Açık sularda şimdi terkedilmiş hüzünler bekliyordu onları. Lodos, geceleri insanlar Halikarnas’ ı terk ettiğinde bir cömertlik ederde ufuklardan usul usul eserek kıyılarına uğrarsa iskelenin ve taşırsa bulut bulut öte denizlerden haberler, bu bile mutlu edebilirdi onları. Bir gemi olarak doğmak, azgın, derin, deli sularda çılgın dalgaları yararak yol almak zordu. Bir balıkçı teknesi, bir savaş gemisi, bir taşıyıcı, bir kruvazör, bir transatlantik olabilirdi hepsi. Üç insan ömrüne eş yüzerdi bazen kimisi ki bu bir cinin aynı zamanda yarı ömrüne eşti. Asla vefasız değillerdi; en azgın sularda kaybolmak pahasına, yağız atlı süvarilerin dört nala, dur durak bilmeyen, uzun yeleli siyah safkanları gibi sahiplerini hep bir sonraki hedefe taşımak için cansiperane, hep hiç o yitirmedikleri ümitleriyle, tıpkı çocukları için kendilerini feda eden anneler gibi yitip yok olmak uğruna ama hep tumturaklı o esrarengiz vücutlarıyla sahiplerini güven dolu adalara bırakırlardı. Onlar bir taka yada muazzam yapılardı. Onlar gemiydi.

Şimdi Bodrum’da dalgaların yüksek bir iskelenin çürümüş, yosunlu ayaklarını dövdüğü bir gecede, yalnızlıktan kafa kafaya vermiş üç gemi, geçmişte kaybettikleri âlemi, arıyordu deryalarda. Gözleri keskinliklerini yitirmişti. Yıllara yayılan bitip tükenmez dedik enerjileri körelmiş. Ayakları kireçlenmiş, bir zamanlar önlerinden geçen çılgın, toy bir gemi gördüklerinde, bas bas bağıran, avazı çıktığı kadar haykıran, biraz korkutucu amaokşayan o uyarıcı sesleri rengini kaybetmişti. Artık o eski gemi değildi onlar.

Hatırlamıyordu kimse onları. İstenmedikleri için böyle sarhoş, ayakta duramayan, içi çürümüş bir iskeleye bağlanmışlardı. Ne çakılı kaldıkları sular teselli edebiliyordu onları ne de onlar suları memnun. Yaşlandıklarının farkına vardıkları anda, yürümekte oldukları yolun tükendiğini, artık sona erdiğini değil, sonsuz bir yolda onları sonsuz idare edebilecek bir ayaklarının olmadığını anladılar. Onları terk edenlere de hak veriyorlardı artık. Yeni doğan çocuklar, açık denizlerde ölüm ve korku tüketen yeni gemiler vardı şimdi. Daha çevik, süratli ve uzun ömürlüydü onlar. Yeni nesil dedikleri bu olsa gerekti. Daha akıllı, daha idealist, daha çok istenen yeni şeyler. Ya birileri de arada bir ansızın çıkıverip onları hatırlasaydı, bir gece vakti hani utanır belki diye gizlice karanlığı örtünerek sislerin içinden sürünerek gelseler, konuşmasalar bile sırf nasırlı elleriyle çürümüş, ağır, boyası akmış renksiz gövdelerini sırf dostluk adına, eski yıllar adına, azgın sularda çarpıştıkları kara sevdalar adına salt yol arkadaşlığı uğruna okşasalardı başlarını, fena mı olurdu hani? Bu istedikleri çok muydu? Hatırlanmak yani?

Dolunayın arada bir üzerlerine düştüğü bu talihsiz üç gemi, sonunda Halikarnas’ta kimselerin olmadığı bir sırada, etrafı telaşla kolaçan ettiler, sonra sırayla yek diğerinin gevşek iplerini çözdüler. Madem hatırlamayacaktı hiç kimse, biteviyesine çile, biteviyesine ölümse beklemek, açık sularda kaybolmak daha erdemli, daha yüceydi.

Sabah tanyeli yavaş yavaş ağarıyorken, ufukta uzaklara mıhlanan, yalnızlıktan bunalmış üç karaltı, kıyıda bırakarak küflü hatıralarını, denize hicret ettiler.


Mustafa Burak Sezer
23.07.2006 /İstanbul

Ayvakti / Sayı:73 Eylül 2006

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İngiliz Romantik Şiiri Üzerine Birkaç Söz

Mustafa Burak Sezer
İngiliz Romantik şiirinin William Shakespeare'la başladığı kabul edilir, fakat bu akımın şiirde hakiki bir akım olması, ya da Romantizmin şiirde ikinci kez dirilmesi, William Wordsworth, Coleridge ve Robert Southey'le yaşanmıştır ya da başlamıştır. Bu şairlerin Romantik akımı oluşturmasında 1783'te İngiltere'nin emperyal zulmüne karşı Kuzey Amerika'da cereyan eden Amerikan İhtilali ve akabinde 1789'da emperyal kraliyet sömürge rejimine karşı meydana gelen Fransız İhtilali'nin büyük etkisi olmuştur. Kral Louis'in karısı Kraliçe Mary Antoniette'nin bilindik sözü meşhurdur, "Eğer insanların yiyecek ekmekleri yoksa, müsade edin kek yesinler". Fransız İhtilali başladığında William Wordsworth Paris'te yaşıyordu ve 19 yaşındaydı. Fransız İhtilalinin etkisi, Wordsworth'un "Prelud" (prelüd, peşrev, giriş) adlı şiirinin ilk stanzalarında açıkça görülür.
Romantik şairler sentimental olarak, Fransız İhtilalinin ge…

Henry Fielding'in Joseph Andrews'u Üzerine Birkaç Not

Mustafa Burak Sezer
Fielding, İngiliz romanına getirdiği realistik açılımla, İngiliz romanının babası olarak kabul edilir. Her ne kadar John Bunyan'ın The Pilgrim's Progress'i ve Daniel Defoe'nun Robinson Crusoe'su edebiyat tarihçileri arasında asırlardır ilk roman babında bir tartışma konusu olsa da, İngiliz edebiyatında ilk yazılan roman cumhur gözünde Fielding'in çağdaşı Richardson'ın Pamela'sıdır. Richardson ve Fielding 18. yüzyılın ikinci yarısında aynı zam anda İngiltere'de "Age of Dr.Johnson", -Dr. Jonhson Çağı- olarak adlandırılan zaman diliminde yaşamıştır.
Richardson, Fielding'in aksine sürekli moral üzerine ahlak dersleri vererek, didaktik romanlar yazar. İlk roman olarak kabul edilen Richardson'un Pamela'sı epistolarik (mektup biçimsel) roman türünde kaleme alınmıştır. Tamamen moral kaygılar güden Richardson, Pamela'sını erdemli ve iffetli bir kadın olarak portreler. Büyük bir malikanede hizmetçilik yapan genç v…

Hızlı konuşan kadın