Ana içeriğe atla

KAR



İnce parmaklarımdan kayıyor kar. Soğuk, yakalarımdan içeriye giriyor. Ayaklarımı ısıtmıyor potinlerim. Islak nefesim sıcak buhar üflemiyor. Buzlar bastıkça çatırdıyor altımda. Kaygan bir zeminde cambazlık oynuyorum. Rüzgâr, kıs kıs gülüyor halime. Ağaçlar dökmüş yapraklarını. Çıplak, o yaşlı, buruşuk kadınları andırıyorlar. Ne kadar sade ve basit görünüyorlar o zaman. Makyajını bozmuş, çirkin bir kadın gibi doğa. Üşüyorum.


Fatih'te ikindi ezanını okuyor müezzinler kış edasıyla|; yavaş ve mahur. Bir neyzenin perde aralarında nefes alışlarını anımsatıyor uğultular. Kar yağıyor ve kulaklarımda ezan. Atilla İlhan'ın, Fatih'te eski bir cuma çalarına uygun bir Cuma çalıyor, Balat yokuşlarında eski bir gramafon. Arabalar çoktan demir zincirlerini geçirmiş lastiklerine. Yanımdan geçerken ağır bir ses bırakıyorlar havada; şakır, şukur. Tabanlarım buzlara yapışıyor bazen. O an iç içe geçmiş, sevişen şeyler geliyor aklıma. Buz ve soğuk. Bu ikisi bana yakın şeyler değil.


Kış tatlıları ve acılı çiğ köfte kokuları sarmış Malta Çarşısını. Kimisi toptan erzak alma telaşına düşmüş. Kimisi yakmış sigarasını, kaldırmış yakalarını, bir kahvenin köşeliğinde seyrediyor sessizliğini kalabalığın. Adamlığının kaç kuruş ettiğinin umrunda bile değil bazıları. Hepsi kendi halinden memnun. Sıcak simit ve çay kokusu manavlarda çöreklenmiş. Mavi önlüklü adamlar, hanım ablalara sebze, meyve tartıyor, bir yandan yudumluyorlar sıcak çaylarını. Şen bir kasap, çingen havasına kaptırmış başını, etleri lime lime kesiyor. Dudağında yarım bir izmarit. Ağzından çıkan sıcak buhar, sigara dumanına karışıyor.
 

Bulutlar, zamanın yavaş yeknesaklığına inat, hızla doğuya doğru akıyor. Eski Bizans zamanlarından kalma bir harebenin önüne çökmüş ihtiyar, ikindi ezanını dinliyor. Birazdan gidecek. Malta kahvesi sakinleri çaya davet ediyorlar. Gülümsüyorum. "Eyvallah. Belki... Başka zaman..."
Balat yokuşundan evimin köşeye sinmiş siluetini hala görebiliyorum. Anacığımın istedikleri geliyor aklıma. "Hay Allah! Çok dalgınım." Şekiller ani çağrışımlar yaratıyor zihnimde. Gittikçe çoğalıyorum. Zamanın kuantlarında eriyor kar.
Bir televizyon dizi film çekiyor, Boyacılar Kapısı girişinde. Taşra kızı, kapının önünde bir cüzdan buluyor. Sözde sonra, cüzdanın sahibiyle büyük bir aşk yaşayacaklar. Bunu kameramanla yaptığımız bir sigara içimlik sohbetten öğreniyorum. Kafalarda hala yeşilçam tripleri. Adamlar matrix çağına girdi abicim.
 

Boyacılar kapısı arkasında bir dilenci karşılıyor beni. Yarım yün, naylon karışımlı eldivenli elini uzatıyor sırıtarak: "Allah rızası için bir sadaka. Soğuk, bebelerim aç..." Allah rızası deyince iş değişiyor. Siyah eldivenli eli havada hızla açılıp, kapanıyor. "Allah dualarını kabul etsin yiğidim. Allah seni sevdiklerine kavuştursun..." "Amin abla, Amin..."
Soğuk, buz tutmuş betonlar üzerinde, Fatih Kuran Kursunun öğrencileri futbol oynuyorlar, havası inmiş lastik bir topla. Kimse onlara kızmıyor, -cami bahçesinde top oynuyorsunuz!- diye. Lastik top ayağıma geliyor. Uzunların arasında kaybolmuş kısa boylu, afacan, tatlı yüzlü bir hafız, gülümseyerek yükseltiyor sesini: "Abiiii... Abi bir orta yapsana. Şöyle kafalık. Ama tam kafalık olsun ha. Doksana takıcam..."
 

Çocuk falso kaçırıyor ortayı. Uzun, bir şaplak indiriyor ensesine. "Büyüde gel canım." Bütün uzunlar yakıyor farları. Hepsinde şen bir kahkaha. Ufak afacan sırıtıyor bana uzaktan: "Abi öyle orta yapılır mı ya?" Gülümsüyorum. "E, yaptık ya! İyi orta yapsakdık, futbolcu olurduk zaten..."
Fatih Camii önüne park etmiş salepçinin arabasından sıcak tarçın kokuları yayılıyor bahçeye. Arabanın mangalında ellerimi ısıtıyorum. Sıcak salep, dilimi yakıyor. Kuran kursu kapısından iki cenaze getiriyorlar içeri. Bir tabutun başında beyaz bir tülbent. İkindi sonrası kılacaklar cenazeyi. Mevtanın yakınları asırlık çınarın altına birikiyorlar. Gözlerinde ağır, kalın güneş gözlükleri. Kadınlar başlarını yarım, beyaz, renkli tülbentlerle kapamış. Adamlar sigara soluyup, rahmetliden konuşuyorlar. Kar düşüyor bahçeye...
 

Müezzin kamet getiriyor. Cami kapısı kalabalıklaşıyor. İçeriye giriyorum. Çokta kalabalık değil. Az buçuk dolmuş. Sıcak nefesler ısıtıyor kubbe altını. Ezan-ı kamedi derin boşluklarda yankılanıp, kavisleşerek yayılıyor kuytulara. Loş bir kış aydınlığı, renkli kum camlardan kırılıp içeriye süzülüyor. İmam efendi, safları sıklaştırma direktifleri veriyor cemaate. Sonra kıbleye dönüyor. Sessizlik. "Allah-u ekber..."
 

Dışarıda, bağıran simitçilerin sesleri, Fatih Kuran Kursu Hafızlarının kahkahaları, Salepçinin kazanını karıştırırken çıkan o ağır ses, Boyacılar Kapısı dilencilerinin nidaları, duaları; Malta Kahvesi sakinlerinin sıcak çaylarını karıştırırken çınlayan bardaklar, helvacıların derin kazanları, dizi çekilen filmde taşra kızının, cüzdanını düşüren adamın arkasından bağırışı, cenazeyi bekleyen kadınların bana samimi gelmeyen yakarışları, ağlayışları, caminin arka perdesindeki çeşmeden su dolduran çocukların, suları doldururken taşırmaları, şakalaşmaları, çiğ köfte yoğuran pala bıyıklı adamların "Çiyy Köfteeee... Gel..." diye bağırışları, anamın çıkarken tembihlediği nasihatları, arkadaşlarım, arkadaşlarım... İstanbul... Sessizlik... Sen...
 

İmam efendi selam veriyor. Faysal Caminde mavi bir sessizlik. Esmer adamlar kapıya doğru yöneliyor. Büyük havuzun göbeğindeki çeşmeden sular, üçüncü kata kadar fışkırıyor. İslamabad'a kış geldi. Caminin önünde dolmuşçular bağırıyor: "Aphara, Cinnah Süper, Rawalpindi... Sıcak kış güneşi tenimi yakıyor. İçimde kar... İçimde...


Mustafa Burak Sezer
Pakistan 11 - 12 - 2005
Yedi İklim, Ocak-2006

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İngiliz Romantik Şiiri Üzerine Birkaç Söz

Mustafa Burak Sezer
İngiliz Romantik şiirinin William Shakespeare'la başladığı kabul edilir, fakat bu akımın şiirde hakiki bir akım olması, ya da Romantizmin şiirde ikinci kez dirilmesi, William Wordsworth, Coleridge ve Robert Southey'le yaşanmıştır ya da başlamıştır. Bu şairlerin Romantik akımı oluşturmasında 1783'te İngiltere'nin emperyal zulmüne karşı Kuzey Amerika'da cereyan eden Amerikan İhtilali ve akabinde 1789'da emperyal kraliyet sömürge rejimine karşı meydana gelen Fransız İhtilali'nin büyük etkisi olmuştur. Kral Louis'in karısı Kraliçe Mary Antoniette'nin bilindik sözü meşhurdur, "Eğer insanların yiyecek ekmekleri yoksa, müsade edin kek yesinler". Fransız İhtilali başladığında William Wordsworth Paris'te yaşıyordu ve 19 yaşındaydı. Fransız İhtilalinin etkisi, Wordsworth'un "Prelud" (prelüd, peşrev, giriş) adlı şiirinin ilk stanzalarında açıkça görülür.
Romantik şairler sentimental olarak, Fransız İhtilalinin ge…

Henry Fielding'in Joseph Andrews'u Üzerine Birkaç Not

Mustafa Burak Sezer
Fielding, İngiliz romanına getirdiği realistik açılımla, İngiliz romanının babası olarak kabul edilir. Her ne kadar John Bunyan'ın The Pilgrim's Progress'i ve Daniel Defoe'nun Robinson Crusoe'su edebiyat tarihçileri arasında asırlardır ilk roman babında bir tartışma konusu olsa da, İngiliz edebiyatında ilk yazılan roman cumhur gözünde Fielding'in çağdaşı Richardson'ın Pamela'sıdır. Richardson ve Fielding 18. yüzyılın ikinci yarısında aynı zam anda İngiltere'de "Age of Dr.Johnson", -Dr. Jonhson Çağı- olarak adlandırılan zaman diliminde yaşamıştır.
Richardson, Fielding'in aksine sürekli moral üzerine ahlak dersleri vererek, didaktik romanlar yazar. İlk roman olarak kabul edilen Richardson'un Pamela'sı epistolarik (mektup biçimsel) roman türünde kaleme alınmıştır. Tamamen moral kaygılar güden Richardson, Pamela'sını erdemli ve iffetli bir kadın olarak portreler. Büyük bir malikanede hizmetçilik yapan genç v…

Hızlı konuşan kadın