3 Mart 2008 Pazartesi

Sılacı


Jean Fritz Jean Fritz, Çin'de doğmuş‏ ve 1927' ye kadar orada ya‏şamıştı. 12 ya‏şına geldiğinde, ailesine dair ev hatıraları ve Pennsylvania’dan gelen akraba mektupları, onu hiç gِörmediği yerler için sıla hasreti çeken birisine çevirmi‏şti. Jean Fritz'in burada okuyacağımız hatıraları, onu Çinli arkada‏şlarına daha çok yakınla‏ştıran –Büyük Duvardaki- (Great Wall) piknikler dahil,- devrim arifesinde Çin'in çalkantılı sokaklarında, yazarın nasıl hissettiğine dair bir nebze de olsa ışık tutuyor.

  * * *                                     * * *

Gerçekten Hankow'da devrim başladığı zaman, bunu görmezden gelmek imkansızdı. Her iki günde bir sokaklarda çe‏şitli grevler olurdu. Öğrenci grevleri, iş‏çi grevleri, madenci grevleri… Yabancıların Çin'den nasıl tekmeleneceğine ve fakir insanların zenginlerden nasıl para kopartabileceğine dair, yürüyü‏şler, gِösteriler ve haklı olduklarını kanıtlamak için bas bas bağırarak konuş‏an kış‏kırtıcılar vardı. Bizim uşaklarımız bile bu protestocuları dinliyordu. Bir keresinde Lin Nai-Nai eve geldi ve anneme Çin'de harikulade bir ş‏eyin gerçekle‏şeceğinden bahsetti. Ülkedeki tüm para bir potada biriktirilecek ve eşit olarak halk arasında böِlüşt‏ürülecekti; bِöylece fakir ve zengin zümreler gibi sınıflandırmalar bir daha olmayacaktı.
Annem, "Eğer onlar bِunu yaparsa, belki ş‏u anda sahip olduğun paradan daha fazlasına sahip olamayabilirsin. Çin'de zenginlerden daha çok fakirler var." dedi. Ama şunu sِöyleyebilirim ki Lin Nai-Nai, para taksiminin yeni büyük Çinin bir parçası olacağına inanıyordu, bِöylece erkekler tek bir kadınla evlenecek ve kadınlar kendi ayakları üzerinde dikilmeye mecbur kalmayacaklardı.
Bir keresinde, protestocunun biri arkasına büyük bir kalabalığı alarak Y.M.C.A (1) binasının ِönüne gelmişti. Protestocu Y.M.C.A'nın, yabancılar yönetiminde, yabancı bir ş‏irket olduğuna ve ş‏irketin kasabadan ihracına dair sloganlar atmış‏tı. Elbette ‏şirketin yöِnetiminde bulunan ki‏şi babamdı ve neler olduğunu iş‏ittiğinde binanın öِn kapısından sessizce dı‏şarıya doğru süzüldü; protestocunun onu göِrmemesine rağmen babam protestocunun hemen arkasında dikildi. Rahat tavırlarla ellerini ceplerine soktu ve ba‏şını dikkatle eğerek konu‏şmasına devam eden adamı dinledi. Sonra gülümsedi ve kalabalığa doğru göِz kırptı; protestocunun babamın ismini anons etmesi gerekiyorken, babam hemen onun yanı ba‏şında dikiliyordu ve bu adeta büyük bir şakaya benziyordu. Kalabalıkta bunun bir ‏şaka olduğunu dü‏şünerek, kahkahadan kırılarak gülüş‏tü. Elbette bu durumda protestocu bozulmuş ve gösteri sona ermişti. Babam şanslıydı ama aynı zamanda yanında birçok Çinli arkada‏şı vardı; hatta devrime karş‏ı ilgisiz olanlar arasından bile. Arkadaşlarından kimisi komünistti, kimisi komünizm kar‏şıtıydı ama babam kararını herhangi bir tarafı tutmamaktan yana vermiş‏ti. O, Y.M.C.A'da çalış‏tı, bِöylece yardıma ihtiyacı olan Çinlilere hangi yolla olursa olsun, ihtiyaçları doğrultusunda yardımlarda bulunabilecekti.
* * * * * * * * *
Ara sıra ayaklanmalar oluyordu. İlk ayaklanma sireni çaldığında akş‏am yemeği yiyorduk. İsyan ekibinde olan babam, (isyanları bastırmak için organize edilmi‏ş bir ekipti, gerektiğinde göِz ya‏şartıcı bombalar kullanırlardı) evden dışarıya fırladı ve annem telaş‏tan evin içinde volta atmaya başladı. Son günlerde iyi hissetmiyordu ve şunu söyleyebilirimki şimdi de kesinlikle iyi hissetmiyordu. O gece beni uyumam için odasında hazır bulunan portatif bir karyolaya yerleş‏tirmi‏şti, yatağa girdiğimde o da hemen yanıba‏şıma oturdu. "Sana bazı ‏şeyler söِylemek istiyorum, Jean." Dedi. "Bu gece senden ne yapmanı istersem isteyeyim, sadece onu yapmanı istiyorum. Soru sormayacaksın, tartış‏ma kabul etmiyorum."
Dilimin ucuna gelen, "Nasıl yani?" sorusu vardı ama bu da ba‏şlı ba‏şına kendi içinde bir soruydu. Elbette annemin neden korktuğunu biliyordum. Annem bir isyan grubunun evimizde patlayacağını düş‏ünüyor ve beni saklamak istiyordu, ama annemin bu durumda gizlenmek için en ideal yeri, hatta merdivenlerin altındaki dolabı dü‏şünebileceğinden bile emin değildim. Ve hatta benimle birlikte saklanacağından da emin değildim. Tüm bunlara rağmen birş‏ey sِöylemedim. Üzerindeki elbiselerini çıkarmadan sırtüstü yatağına uzandı ama biliyordumki onunda göِzleri benimkiler gibi açıktı. Her ikimizde kulaklarımıza dikkat kesilmi‏ştik, fakat tek i‏şittiğimiz sıradan gece sesleriydi. Ölü bebeğini ta‏şıyan dilenci bir kadın para için bağırıyordu, köِpekler uluyordu, karşı caddedeki Fransıza ait olan on tazı, her gece sanki dünyanın sonu gelmi‏ş gibi feryat ediyordu.
Ama hiçbir kavga sesi duymadık. Zamanımı annemin beni kurtarmasına müsade etmeden onu nasıl kurtarabileceğime karar vererek geçirdim fakat ayaklanma son bulurken her ikimizinde birbirini kurtarmasına ihtiyacı kalmamış‏tı. Yaklaşık olarak saat sabahın üçünde Bay Hull penceremizin altındaki bahçeye geldi ve annemi çağırdı. İkimizde süratle balkona ko‏ştuk. "Arthur (Artur) iyi." Dedi. "Ayaklanma sona erdi. Herşey kontrol altında. Arthur yaklaşık bir saat sonra eve dِönecek."
Bay Hull daha fazla konuştu ama dinlemedim. Ben sadece balkonda dikilerek karanlık göِkyüzüne, ayın on dِördüne, yıldızların parlayan küçük noktacıklarına baktım; her biri yerli yerindeydi. Ah, anneciğim dü‏şünüyorum da aynı ay ve aynı yıldızlar yarın gece senin üzüm çardağının ve tavuk kümesinin üzerinde olacaklar! Buna inanmak oldukça zordu.
O bahar her yerde bir ayaklanma vardı ve bu halin çoğu kez korkunç, aynı zamanda puslu olmasına rağmen, yalnızca hızla göِz attığınız bir kitabın pasajlarına benziyordu. "Biz tam olarak tarihin ortasında ya‏şıyoruz," derdi babam, ama bu bana daha ِönceden tarihi bugünden daha iyi anlayabilirmiş‏im gibi göِrünürdü. Tek istediğim bu devrimin sonuçları ne olursa olsun, Lin Nai-Nai' nin istediklerine kavuşabilmesiydi. Ve dilerim berbat hayatlar yaşamaya sürüklenmiş bu insanlara bu devrim bir talih değişimi verirdi! Bana gelince, kendi hayatımı yaş‏amaya devam ettim, okula gittim, ş‏iir öğrendim, okudum. İki kere, çamur bir evde yaşayan küçük arkadaşım için bir portakal bulabilmeyi ba‏şarmıştım. Aslına bakılırsa devrimin benim üzerimde tesiri olan köِtü bir etkisi olmamış‏tı. Bir akşam üstü babam yeni haberlerle eve gelerek Bay Hull'un Shanghai (Şangay)' da bulunan Y.M.C.A ya transfer edildiğini söِyledi. Gelecek hafta tüm aile ta‏şınacaktı. Sanki rüzgârın beni yere serdiğini hissettim ve onlar gitmeden ِönce tekrar silkinemeyeceğimin farkındaydım. Hareket etmeden bir gün öِnce akşam yemeğine geldiler. Hull ailesinin ta‏şınmak hakkında neler hissetiklerini düş‏ünmeye çalı‏şmamı‏tım bile, ama köِtü hissettiğimden beri onlarında benim gibi hissettiğini biliyordum. David dışında hepsi heyecanlıydı. Yılba‏şından beri David herhangi birşey üzerine heyecanlanmayı durdurmuş‏tu. Bazen onu sarsmayı, kendisi için bu kadar üzülmemesi gerektiğini sِöylemeyi dü‏şünmü‏ştüm ama bu gece David Hull'un nasıl hissettiğini dü‏şünmüyordum bile.
Andrea ile başbaşa kaldığımızda Shanghai üzerine konu‏şmaya baş‏ladık. Andrea, be‏ş banyosu olan modern bir evde yaş‏ayacaklarını söِyledi. Hans adında, Avusturya'lı bir dansçıdan dans dersleri alacak, ve Shanghai Amerikan okuluna gidebilecekti. Andrea, "Shanghai, Hnkow'dan daha ileri bir kent." dedi. "Daha çok devletler gibi."
"Ne zamandan beri Amerika'yı devletler diye çağırıyorsun?" dedim. Andrea yalnızca ba‏şını salladı; sanki bu cevaplamak için çok aptalca bir soruydu!
"Annem Shanghai'ya gittiğimizde saçlarını küt yaptıracak." Dedi. "Ve babam buna hiç bir itirazının olmadığını söِylüyor. Shanghai'ya tayinimiz çıktığından beri ikisi de birbirine çok nazik davranmaya ba‏şladı."
Andrea'nın neden heyecanlandığını anlayabilirdim. Yalnızca be‏ş banyosu olan modern bir ev için bende heyecanlanabilirdim ama ondan sonra mutlu olabilmek için en küçük bir ihtimal dahi düş‏ünemiyordum.
Andrea, "Pekala seninde mutlu olup, heyecanlanabileceğin bazı ş‏eyler var." Dedi. Ne olduğunu tahmin bile edemedim. “Çok uzun sürmeyecek." Dedi.
Andrea'nın yaz tatilinden bahsetmi‏ş olabileceğini farz ettim. Bu doğruydu. Her yaz Kuzey Pekin'in okyanusa yakın kıyısı Peitaiho'da yaz tatilini geçirdiğimiz üç ay boyunca kendimi elbette çok mutlu hissederdim. Bir keresinde Peitaiho'ya yakın olan Kuling (Kulin) dağlarına gitmiştik; bu da çok güzeldi; ama Peitaiho kadar değil. Senenin en muhtaşem anı okyanusu gِördüğüm zamanlardı. Tren istasyonundan kumsaldaki evimize dek, eşşekler üzerinde seyehat edebilirdik ve tepedeki yolun yarısına ula‏ştığımızda birdenbire muhte‏şem okyanus manzarasıyla kar‏şıla‏şırdık. Okyanusun ufuk çizgisinden ayrılan ve sağa doğru kıvrılarak uzadıkça uzayan eş‏siz maviliği, içimde bazı ş‏eyleri harekete geçirirdi. Özgür olduğumu dü‏şünürdüm. Okyanus kendimi ِözgür hissetmemi sağًlardı. Okuldan ve yetişkinlerden, iyilikten ve köِtülükten, çirkinlik ve yalnızlıktan uzaktım. Bazen kış‏ları Hankow'da dilencilerin peş‏i sıra yürüdüğümde, Peitaiho'yu düş‏ünür ve böِyle bir yerin aynı dünyada var olduğunu bildiğim için mutlu olurdum. "Evet," Andrea dedim, "Peitaiho beni heyecanlandırıyor ve mutlu ediyor."
"Annen nasıl hissediyor?" Omuzlarımı silktim. Sanki yatakta yeteri kadar hasta yatan benim annem değildi! Andrea'nın bana doğru acaip bir bakış‏ attığını sandım ama hemen ardından elini koluma koyarak, "Yazışacağız." Dedi. "Muhtamelen ara sıra bizi ziyarete gelirsin ve bِöylece bir banyoyu kendininmi‏ş gibi kullanmana izin verebilirim."
Andrea kasabayı terk eder etmez, Peitaiho'ya konsantre olmaya ba‏şladım. Hayallerim tamamen gerçek oluncaya kadar zihnimde yaza dair resimler oluşturdum, böِylece onlara bir fotoğraf albümü gibi göِz atabilirdim. Mesala Büyük Duvar'da (Great Wall) yaptığımız bir piknik resmi. (Her yaz bir defaya mahsus büyük duvarda piknik yapardık.) Babamla birlikte kayadan kayaya, alçak denizde sulara bata çıka yürüyüp, akşam yemeği için istiridyeleri küçük parçalara ayırışımızın resimleri; gün batımında, kapı sundurmasında oturup, gökyüzünün alevlenerek kızıla boyanmasını ve sonra pembe ve mor renklerle uzaklaşmasının bir resmi mesela. "Resimler içinde en güzeli buydu" diyebilirim.
Ebeveynlerimin her ikisi de bugünlerde çok meşguller; resimlerimi onlarla paylaşabilmek için asla zaman bulamıyorum. Ama bir Pazar sabahı babam traş olurken, yazı sadece kendim için ayırmamaya karar verdim. Pazarları, babamın acelesi yoksa sık sık onu traş olurken izlerdim. O alışılagelmiş pantalonuyla aynanın önünde dikilir, gömleğinin altından, gevşek pantolon askıları yere doğru sarkar ve köpük eriyerek çırpılmış krema kıvamını alana kadar yüzünü sabunlardı. Modern bir banyoya sahip olmadığımızdan beri, babam sıcak suyu bir maşrapa vasıtasıyla döker, emaye bir leğen üzerinde traş olurdu. ( Büyük, yeşil salata kasesini andıran yuvarlak banyo küveti, içine asla girmediğiniz bir yağmur birikintisinden çok daha fazla, leğen dolusu su alırdı.)
Babam yüzünün diğer yanını traş etmek için çevirdiğinde, kapı çerçevesine doğru eğildim, "Sence bu sene istiridyeler nasıl olur? Bu yıl bir inci bulabilir miyim dersin?" dedim. (Bir inci bulabilmeyi daima arzu etmişimdir.)
Babam elindeki bıçağı bir kenara bıraktı ve yüzünü bana doğru çevirdi, "Sana söylemek istiyordum," dedi, "bu yaz Peitaiho'ya gidemeyeceğiz. Kuling'e gidiyoruz."
Buna inanamadım. Babam yüzünün diğer yarısında kalan sabunla birlikte, orada öylece dikilip Peitaiho değilde Kuling diyordu; sanki sadece mısır gevreği der gibi, üzüm, fıstık değil.
"Ne demek gidemeyiz?"
"Hankow'daki tüm aksilikler yüzünden," dedi, "buradan çok fazla uzaklaşamam, ara sıra buraya gidip gelmem gerekiyor."
"Pekala, neden bana söylemediniz?" diye bağırdım. "Siz daha karar veremiyorken, neden ben kararlarınıza ortak olamıyorum? Benim için tüm planlarımı bir çırpıda savuşturmanın kolay olduğunu mu düşünüyorsun?"
Babam, "Daha geçen hafta karar verdik." dedi.
"Öyleyse bir daha asla Peitaiho'ya gitmeyeceğiz!" diye irdeledim. Gelecek yıl, Nisan'da Çin'i terkedebilir ve yazın Amerika'da olabilirdik. "Asla!" Asla kelimesinden nefret ettim. Ve bunu duymayı umut ettim, babam planlarımızı değiştirmek için bir yol bulabilirdi. "Belki Amerika'ya gitmek için yola koyulmalıyız!"
Babam, "Onu kastetmediğimi biliyorsun." dedi. Onun bu tür şeyleri şakaya çevirmek gibi bir huyu yoktu. Bıçağını bıraktığı yerden geri alırken göğüs geçirdi ama yüzündeki sabun kurumuştu; şimdi yüzünü kurulaması ve tekrar köpüklemesi gerekiyordu. "Biliyorum, hayal kırıklığına uğradın." Dedi. "Ve üzgünüm. Ama Kuling'i seveceksin. Sadece orayı birazcık unuttun, o kadar."
"Dağa nasıl tırmandığını unutmadım."
"Şimdi daha büyüksün, artık korkmazsın."
"Annemde bir yetişkin ama o korkmuştu!" diye babama hatırlattım.
Kim korkmazdı ki? Dağın tepesinden Kuling'e giden tek yol tahtırevan ileydi. Biri tahtırevan önünde diğeri arkasında olmak üzere iki işçi (Eğer taşınan kişi ağır olursa bu sayı dört hatta altı olabilirdi.) tahtırevanın ince-uzun saplarından tutarak sizi dar, çakıllı, kirli patikalardan sarp dağa doğru taşırlardı. Bazen keskin bir dönemecin etrafından geçerken, tahtırevanınız dağın yamacından uçuruma savrulabilirdi. Eğer işçilerden biri sendelerse, tahtırevandaki kişinin yukarı ve aşağıdan başka gidelebiceği hiç bir yer yoktu.
Elbette neden Kuling'e gitmeliydik bunu anlıyordum, ama bu bana hiçte fikirlerimin aksini düşündürmedi. Pazar gününden beri, her nasılsa kendimi keyifsiz hissettim çünkü ne kadar endişelenirsem endişeleneyim, Pazar kaybediş günüydü. Yalnızca Pazar okulu(2) ve kilise programının bitmesini beklemek zorunda kalmaz, hatta programdan sonra da normal biri gibi olamazdım. Pazar günleri bir anlığına bile nakış işlememe izin verilmezdi. Veya ip atlayamazdım. Yada oyun oynayamazdım. Pazar günleri hakkında sevdiğim tek şey klisede ilahi söylemekti. "İleriye doğru cesurca savaş," gibi bir mısraya geldiğim zaman, eğer tahammül eder ve dayanırsam, bir gün gerçekten Washington, Pennsylvania'da olabilceğime inanabilirdim.
Ama bu Pazar kilisede, "İleriye doğru" ilahisini söylemedik ve hiç bahsetmeye gerek yok ki, Dr. Carhart (Kerhırt)' ın vaazını dinlemedim. Onun yerine o, alışılagelmiş tırmanma oyunumu oynamayı yeğledim. Bu cemiyet klisesinde daha önce hiç bir binada görmediğim kadar çok kriş vardı. Tüm tavan birbirini çaprazlama kesen labirentvari krişlerden oluşuyordu ve ahşap sütunlardan yere doğru uzanıyordu. Zihnimde o ahşap sütünlardan birisine tırmanabilir ve kirişten krişe atlar, bir daha ki hareketimi nasıl atacağımı belirler ve daha ne kadar yükseğe tırmanabileceğimi görebilirdim.
Bugün, Dr. Carhart ölümün nasıl birşey olduğunu biliyorum dediğinde, tam olarak sunak masasının(3) üzerinde kendimi dengede tutmaya çalışıyordum. Sıkıca krişe asıldım. Elbette yetişkinler benim önümde ölüm hakkında konuşmadıklarından beri, ölümün nasıl birşey olduğunu merak ediyordum. Bazen gecenin ortasında uyanarak, idea tam olarak karanlıkta durup, zihnime akmayı bekliyorken, doğruca ölüm hakkında düşünebilirdim.
Pekala, Dr. Carhart, bir keresinde İsviçre'den İtalya'ya doğru trenle seyahat ederken sınırda trenin uzun, karanlık bir tünele girdiğinden bahsetti. Sonra birdenbire karanlığın içinde bembeyaz bir ışık huzmesi patlıyordu ve işte sen İtalya'da oluyordun. Ölümün böyle bir şey olduğundan bahsetti. Bu bir şerefti. Üzerine üzülmeye hiç gerek yoktu.
Kabul etmeliyim ki Dr. Carhart ölümü cazibleştirmişti. Sadece pratik için, düşünüyorumda, belki de herkes İsviçre'den İtalya'ya seyahat etmeliydi. Hala neden Dr. Carhart'a inanamıyorum? Kendisi bir yetişkin ve klise vaiziydi; ne hakkında konuştuğunu iyi bilmeliydi. Ama bir parçam yetişkinler hakkında asla emin olamadı.
Kişisel olarak, eminim İtalya yerine Peitaiho'yu tercih ederdim. Gerçekten, oraya gidemediğimiz için üzüntüm hiç dinmedi, ama babam Mayıs'ın ortasında Kuling' e daha erken gideceğimizi söylediğinde daha iyi hissettim. Okul bitmeden önce...
Şehirden ayrılmadan bir gün önce, annemden Bayan Williams (Vilyıms)'a ulaştırmak üzere, sömestirin geriye kalan günlerinde neden okulda olamayacağımı açıklayan bir mektup aldım.
Bayan Williams mektubu okuduktan sonra, "Ama sınavları kaçıracaksın." dedi.
"Evet, Bayan Williams." diye gülümsedim.
"Sana nasıl notlarını verebilirim bilmiyorum."
Gülümsemeye devam ettim.
"Aritmetikte çok zayıf olduğunu biliyorsun."
"Evet, Bayan Williams."
"Pekala, belki Eylül'de sınavlara girebilir ve notlarını ondan sonra alabilirsin."
Her nasılsa gülmemi bir türlü durduramadım. Eylül mü? Neden daha şimdiden Eylül hakkında endişelenmeliyim ki?
Çeviri: Mustafa Burak Sezer
İslamabad / 18.09.06
BH Sanat, Ağustos-Eylül
Sayı: 5

(1) O yıllarda Çin’de faaliyet gösteren bir Amerikan şirketi (Ç.N.)
(2) Hristiyanlıkta çocukların ergenliğe ulaşıncaya kadar Pazar günleri klise ayinlerinden sonra papazlardan din dersleri alması olayı (Ç.N) NOT: Umarım ülkemizde çocukların din eğitimi alarak beyinlerinin yıkandığını söyleyenler buradan kendilerine bir ders çıkarır. –Ağaç yaşken eğilir-
(3) (Hristiyanlık'da Aşai Rabbani (Communion) Komünyon ayininde) üzerinde ekmek ve şarabın kutsandığı masa.
(Ç.N.)

Hiç yorum yok:

Etiketler

300 (1) Allen Ginsberg (2) Amaççı Yanılım (1) Amiri Baraka (3) Ardengo Soffici (1) Aşk (1) Attila İlhan (1) Cahit Koytak (1) Cemal Süreya (2) CHP (1) Cody Walker (2) Çeviri Öykü (3) Çeviri Şiir (31) Daniel Defoe (1) David Lerner (1) Deneme (3) Diane Di Prima (1) Dictionary of Poets (3) Dimitris Dimosthenous Lentzis (1) Eleştiri (10) Ezra Pound (1) Faiz Ahmed Faiz (2) Footnote to Howl (1) Füruğ Ferruhzad (1) Gregory Corso (1) Henry Fielding (1) Hindistan (1) Hip Hop (1) Hüseyin Cöntürk (1) İngiliz Romantik Şiiri (1) intertextuality (1) İsmet Özel (1) J.A.Cuddon (1) James Merrill (1) Jean Fritz (1) Jeanne Murray Walker (1) Joseph Andrews (1) Julia Kristeva (1) Kamala Das (2) Karen Chase (1) Kay Ryan (1) Liang Xiaoming (1) Lisa Lewis (1) Louise Glück (1) Mahmut Derviş (1) Margaret Atwood (1) Maria Wong (1) Mehmet Akif Ersoy (1) Mehmet Aycı (1) Mein Kampf (1) Metinlerarasılık (1) Mikhail Bakhtin (1) Morning of Hayyam (1) Muhammed İkbal (3) Mustafa Burak Sezer (22) Müzik (1) Nazım Hikmet (1) Necip Fazıl Kısakürek (1) Niels Hav (1) Orhan Veli (1) Oscar Wilde (1) Ountlandish (1) Öykü (5) Parveen Shakir (1) Poetry (1) Poetry in Turkish Translation (20) Post-Modernizm (1) Postmodernist Sanat (1) Robinson Crusoe (1) Senaryo (1) Sezai Karakoç (1) Sinema (1) Söyleşi (2) Sözlük (5) Steve Scafidi (1) Sümeyye Çomaklı (1) Şairler Sözlüğü (3) Şiir (11) T. S. Eliot (1) The Handmaid's Tale (1) Trevanian (1) Turkish Poetry (11) Ünsal Ünlü (1) Valzhyna Mort (1) Vera Pavlova (1) W. K. Wimsatt (1) W.H. Auden (1) William Butler Yeats (1)