Çeviri Öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Çeviri Öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Mart 2008 Cumartesi

Kayıp Oyuncak Bebek





Maria Wong*



Küçük Maria Del Carmen, Roberto ve Rosa Sato çiftinin tek çocuğuydu. Çok güzel bir kız çocuğuydu ve herkes onu “Carmen” diye çağırırdı. Aynı zamanda kibar, alımlı ve sevimliydi. Bununla birlikte, küçük kız doğumundan sonra hastalandı. Zaman ilerledikçe durumu da gittikçe kötüleşti. Dört yaşına geldiğinde çok zayıftı. Birkaç gün sonra ise kırılgan ve zayıf çocuk öldü.
Ertesi gün neredeyse köyün tamamı Carmen’in cenaze törenine katılmıştı. Sırayla hepsi küçük tabutun yanından geçerken, bir çoğu şöyle dedi: “Küçük, oyuncak bir bebek gibi duruyor.”
Cenaze ayini sona erince Carmen’in babası Roberto, küçük ahşap tabutu omzuna yerleştirdi. Ardından arkasına karısını alarak, sessiz kalabalığı tek sıra halinde, köyün dışında kalan tepedeki mezarlığa götürdü.
Birkaç gün sonra Carmen’in annesi Rosa, küçük kızın tüm elbise ve oyuncaklarını ufak bir sandığa koyarak, başka bir köyün papazına teslim etti. O akşam, Roberto tarladan eve döndüğü zaman, Rosa şöyle dedi: “Bugün Carmen’in eşyalarını dağıttım.”
“Carmen’in eşyalarını mı dağıttın?” Roberto büyük bir şaşkınlık içersindeydi.
“Evet. Onları aşağı vadideki köylerden bir papaza verdim. Papaz onlara sahip olduğu için mutluydu, çünkü…”
Roberto araya girdi: “Ama neden? En azından onları bir süreliğine saklayabilirdin!”
Rosa eşinin karşısına dikilerek, nasırlı ellerini avuçları arasına aldı. “Onları muhafaza etmek için hiçbir sebep yoktu. Carmen’i doğurduktan sonra doktorun ne dediğini biliyorsun.”
Roberto eşine doğru yaklaşırken gözleri doldu. “Doktorun ne dediğini çok iyi biliyorum. Fakat bu onun her şeyi bildiği anlamına gelmez. Kimin bir çocuğa sahip olup olamayacağını yalnızca Tanrı bilir.” Konuşmasına devam ederken sesi çatallaştı. “Benim hâlâ umudum var.”
Rosa gerileyerek kocasının gözlerinin içine baktı. “Benim sevgili Robertom, umut etmek güzeldir ama olmayacak bir şeyi umut etmek değil. Elbette doktor her şeyi bilemez, fakat sen de biliyorsun ki bu dört yıl içinde…
“Bu dört yıl içinde,” Roberto, Rosa’nın sözünü kesti, “Senin ellerinde tamamen hasta bir çocuk vardı. Allah daha iyi bilir. Bu yüzden Tanrı bize başka bir çocuk göndermedi.”
Rosa ne diyeceğini bilemiyordu. Masaya oturdu ve başını elleri arasına aldı. Roberto pencereye doğru yürüdü ve çoğu kez küçük Carmen’in oynadığı arka bahçeye göz attı. Sonra birden Rosa’ya dönerek sordu: “O küçük oyuncak bebeği de verdin mi? Hani Carmen sürekli elinde gezdirirdi?”
Rosa başını kaldırarak kocasına baktı: “Hayır Roberto, o oyuncak bebek Carmen’in eşyaları arasında yoktu.”
“Yok muydu?” Roberto yüzünde bir hayret ifadesiyle sordu.
“Hayır, bundan eminim yoktu. Acaba o bebeğe ne oldu?”
“Hatırlıyorum, Carmen gözlerini son kez yumduğunda o da ellerindeydi.”
“Evet, haklısın. Oyuncak bebek Carmen’in ellerindeydi. Fakat ondan sonra bebek nereye kayboldu?”
* * *
Rosa ve Roberto küçük evlerinin her köşesine baktılar fakat oyuncak bebeği bulamadılar. Sonra arkadaşlarına, komşu çocuklarına ve hatta cenaze işleri görevlisine dahi sordular bunu, fakat hiç kimse kayıp bebek hakkında bir şey bilmiyordu. Roberto ve Rosa bu konu üzerine haftalarca konuştularsa da oyuncak bebeği asla bulamadılar.
Bununla birlikte çok geçmeden her ikisi de kayıp bebeği unutmuştu. Düşünmeleri gereken başka şeyler vardı. Dört yıl önce Rosa’ya doğum yapamayacağını söyleyen doktor, teşhisinde yanıldığını anlamıştı. Carmen’in birinci ölüm yıldönümünde, Rosa başka bir kız çocuğu doğurdu. Bu onlar için çok mutlu bir andı. Rosa kocasına şöyle dedi: “Düşünüyorum da, sanırım Tanrı bebeğimizi bize geri verdi. Baksana tıpkı Carmen’e benziyor.”
Bebeğin vaftiz töreninde, ona papazın –güzel haberler- anlamına geldiğini söylediği "Evangelina" adını verdiler. Evangelina büyürken, gittikçe daha fazla kız kardeşi Carmen’e benziyordu. Aralarındaki büyük fark ise Evangelina sağlıklıydı.
Bir gün, Evangelina iki yaşına geldiğinde kilise papazı bir yandan Evangelina’yı oynar halde izlerken, Rosa’ya şöyle dedi: “Rosa, bazı zamanlar düşünüyorum da Tanrı senin hasta çocuğunu aldı, iyileştirdi ve sana geri verdi.”
“Sanırım böyle görünüyor, değil mi?” Rosa cevapladı. “Bu çocuk çok fazla Carmen’i andırıyor.”
Bir gün Evangelina dört yaşlarına geldiğinde, annesine şöyle dedi: “Uzun zaman önce ben çok hastaydım, öyle değil mi anneciğim?”
Rosa gülümseyerek cevapladı: “Hayır yavrucum, sen hasta değildin. Kız kardeşin Carmen hastaydı.”
“Ama anneciğim,” çocuk ısrar etti, “Biliyorum ben hastaydım.”
“Hayır yavrucum,” Rosa Evangelina’yı kucağına aldı, “Uzun zaman önce sen hasta değildin ve şimdi de değilsin.
Sağlıklısın. Tanrıya bunun için şükrediyorum.”
“Ama hatırlıyorum anneciğim, hatırlıyorum!”
“Sanırım kız kardeşin hakkında çok fazla konuştuk Evangelina. Bu yüzden hasta olan kişinin sen olduğunu düşünüyorsun hep.”
* * *
Birkaç gün sonra, Rosa’nın kız kardeşi kısa bir ziyaret için Bogata’dan gelmişti. İki kız kardeş birlikte birçok şey üzerine konuşmuşlardı. Bir keresinde küçük Evangelina odaya girdiğinde, Rosa’nın kız kardeşi şöyle dedi: “Senin kaybettiğin çocuğa ne kadar çok benziyor Rosa!”
“Evet,” Rosa yanıtladı, “ve Evangelina yalnızca ona benzemiyor aynı zamanda her şeyiyle tıpa tıp o. Tabiî ki aradaki fark Evangelina sağlıklı ve canlı.”
Evangelina, annesi ve teyzesini hakkında konuşurlarken işitmişti. Sonra teyzesine doğru yürüyerek şöyle dedi: “Teyzeciğim uzun zaman önce ben çok hastaydım ama şimdi iyiyim. Bunun için Allaha şükrediyorum.”
Rosa kız kardeşine, “Eminim ki Evangelina kız kardeşi hakkında konuşurken bizi duymuştur. Şimdi de hasta olanın kendisi olduğunu düşünüyor.” dedi.
Küçük kız çocuğu ağlamaya başladı. “Ben hastaydım teyzeciğim. Biliyorum, öyleydim. Ve hatırlıyorum benim mavi gözlü ve kırmızı elbiseli bir oyuncak bebeğim vardı!”
Rosa gülümsedi. “Düşünsene!” kız kardeşine hitaben, “Hatta Evangelina küçük oyuncak bebeğin nasıl olduğuna dair söylenenleri bile hatırlıyor.”
“Aklıma gelmişken,” Rosa’nın kız kardeşi söz aldı, “Şu Carmen’in sürekli elinde gezdirdiği oyuncak bebeği buldun mu hiç?”
“Hayır bulamadık. Ona ne olduğunu bilmiyoruz.”
Küçük Evangelina’nın gözleri irileşti. “Şimdi hatırlıyorum anneciğim!” Ansızın heyecanla bağırıp çağırmaya başladı. “O oyuncak bebeği nereye koyduğumu hatırlıyorum!”
“Nereye koydun ayol?” Rosa kahkaha attı. “Benim sevgili, sevimli yavrum, o oyuncak bebek senin değildi ki! Sen onu hayatında hiç görmedin!”
“Ama gördüm anneciğim, gördüm! Ben hastayken o bebek benimdi. Ve onunla ne yapacağımı bilemiyordum, bu yüzden onu bahçedeki büyük ağacın altına koydum!”
Evangelina annesinin ve teyzesinin elinden tutarak arka bahçeye yürüdü. İşaret parmağıyla ağacın yanı başındaki sert, kayalık zemini gösterirken, bağırıp çağırmaya başladı. “Bebek büyük ağacın tam altında! Kaz orayı anneciğim! Kaz orayı! Bebek tam bu yerin altında!”
İki kız kardeş birbirine baktı. Ne diyeceklerini bilemiyorlardı. Sonra her nedense Rosa yakında bir yerlerden bir kürek alarak zemini kazmaya başladı. Çukurun birkaç karış aşağısında oyuncak bir bebek kolunun meydana çıktığını gördüler. Rosa dikkatle daha derin kazarken, kalbi güm güm atıyordu. Bir dakika içinde Rosa, oyuncak bebeği sığ mezarından çıkarıp, üzerindeki toz toprağı çırptı. Gözlerine inanamıyordu.
Evangelina mutluluktan havaya sıçradı. “Sana söylemiştim anneciğim! Sana söylemiştim bebek oradaydı! Söylemedim mi teyzeciğim?”
Rosa ne diyeceğini bilemedi. Kız kardeşine hayretle baktıktan sonra Evangelina’ya dönerek şöyle dedi: “Yavrucuğum, lütfen söyle bana, oyuncak bebeği buraya kim koydu? Ve söyle bana bunun burada olduğunu nasıl bilebildin?”
“Onu oraya ben koydum anneciğim! Gerçekten ben koydum! Şimdi hatırlıyorum. Gerçekten hatırlıyorum!”
Rosa başka bir kelime daha söyleyemedi. Sonra Rosa’nın kız kardeşi küçük kıza, “Bize daha fazlasını anlat Evangelina. Bize hatırladığın her şeyi anlat.” dedi.
“Pekâlâ.” diyerek çocuk söze başladı, “Hatırladığım çok hastaydım. Papaz yanıma geldi ve elini alnıma koyarak dua etti. Sonra ben uykuya daldım. Sonra birisi beni uyandırdı! Gerçek bir beyefendi beni uyandırdı ve elimi tuttu. Ama diğer elimde oyuncak bebeğimi gördüğü zaman, ‘Üzgünüm ama onu yanında götüremezsin. Şimdi ona ihtiyacın yok.’ Veya buna benzer şeyler söyledi. Bu yüzden ben de ona, bebeğimi bahçeye gömebilir miyim dedim. ‘Evet.’ dedi ve bebeğimi bu ağacın altına gömmem için bana yardım etti. Onun küreği bile yoktu.”
Sonra küçük Evangelina başını kaldırarak annesine baktı. “Anneciğim iyi misin? Biraz hasta gibi görünüyorsun!”


Çeviri: Mustafa Burak Sezer
Yedi İklim, Eylül 2006


*Güney Amerikalı (Colombia) yazar.

3 Mart 2008 Pazartesi

Sılacı


Jean Fritz Jean Fritz, Çin'de doğmuş‏ ve 1927' ye kadar orada ya‏şamıştı. 12 ya‏şına geldiğinde, ailesine dair ev hatıraları ve Pennsylvania’dan gelen akraba mektupları, onu hiç gِörmediği yerler için sıla hasreti çeken birisine çevirmi‏şti. Jean Fritz'in burada okuyacağımız hatıraları, onu Çinli arkada‏şlarına daha çok yakınla‏ştıran –Büyük Duvardaki- (Great Wall) piknikler dahil,- devrim arifesinde Çin'in çalkantılı sokaklarında, yazarın nasıl hissettiğine dair bir nebze de olsa ışık tutuyor.

  * * *                                     * * *

Gerçekten Hankow'da devrim başladığı zaman, bunu görmezden gelmek imkansızdı. Her iki günde bir sokaklarda çe‏şitli grevler olurdu. Öğrenci grevleri, iş‏çi grevleri, madenci grevleri… Yabancıların Çin'den nasıl tekmeleneceğine ve fakir insanların zenginlerden nasıl para kopartabileceğine dair, yürüyü‏şler, gِösteriler ve haklı olduklarını kanıtlamak için bas bas bağırarak konuş‏an kış‏kırtıcılar vardı. Bizim uşaklarımız bile bu protestocuları dinliyordu. Bir keresinde Lin Nai-Nai eve geldi ve anneme Çin'de harikulade bir ş‏eyin gerçekle‏şeceğinden bahsetti. Ülkedeki tüm para bir potada biriktirilecek ve eşit olarak halk arasında böِlüşt‏ürülecekti; bِöylece fakir ve zengin zümreler gibi sınıflandırmalar bir daha olmayacaktı.
Annem, "Eğer onlar bِunu yaparsa, belki ş‏u anda sahip olduğun paradan daha fazlasına sahip olamayabilirsin. Çin'de zenginlerden daha çok fakirler var." dedi. Ama şunu sِöyleyebilirim ki Lin Nai-Nai, para taksiminin yeni büyük Çinin bir parçası olacağına inanıyordu, bِöylece erkekler tek bir kadınla evlenecek ve kadınlar kendi ayakları üzerinde dikilmeye mecbur kalmayacaklardı.
Bir keresinde, protestocunun biri arkasına büyük bir kalabalığı alarak Y.M.C.A (1) binasının ِönüne gelmişti. Protestocu Y.M.C.A'nın, yabancılar yönetiminde, yabancı bir ş‏irket olduğuna ve ş‏irketin kasabadan ihracına dair sloganlar atmış‏tı. Elbette ‏şirketin yöِnetiminde bulunan ki‏şi babamdı ve neler olduğunu iş‏ittiğinde binanın öِn kapısından sessizce dı‏şarıya doğru süzüldü; protestocunun onu göِrmemesine rağmen babam protestocunun hemen arkasında dikildi. Rahat tavırlarla ellerini ceplerine soktu ve ba‏şını dikkatle eğerek konu‏şmasına devam eden adamı dinledi. Sonra gülümsedi ve kalabalığa doğru göِz kırptı; protestocunun babamın ismini anons etmesi gerekiyorken, babam hemen onun yanı ba‏şında dikiliyordu ve bu adeta büyük bir şakaya benziyordu. Kalabalıkta bunun bir ‏şaka olduğunu dü‏şünerek, kahkahadan kırılarak gülüş‏tü. Elbette bu durumda protestocu bozulmuş ve gösteri sona ermişti. Babam şanslıydı ama aynı zamanda yanında birçok Çinli arkada‏şı vardı; hatta devrime karş‏ı ilgisiz olanlar arasından bile. Arkadaşlarından kimisi komünistti, kimisi komünizm kar‏şıtıydı ama babam kararını herhangi bir tarafı tutmamaktan yana vermiş‏ti. O, Y.M.C.A'da çalış‏tı, bِöylece yardıma ihtiyacı olan Çinlilere hangi yolla olursa olsun, ihtiyaçları doğrultusunda yardımlarda bulunabilecekti.
* * * * * * * * *
Ara sıra ayaklanmalar oluyordu. İlk ayaklanma sireni çaldığında akş‏am yemeği yiyorduk. İsyan ekibinde olan babam, (isyanları bastırmak için organize edilmi‏ş bir ekipti, gerektiğinde göِz ya‏şartıcı bombalar kullanırlardı) evden dışarıya fırladı ve annem telaş‏tan evin içinde volta atmaya başladı. Son günlerde iyi hissetmiyordu ve şunu söyleyebilirimki şimdi de kesinlikle iyi hissetmiyordu. O gece beni uyumam için odasında hazır bulunan portatif bir karyolaya yerleş‏tirmi‏şti, yatağa girdiğimde o da hemen yanıba‏şıma oturdu. "Sana bazı ‏şeyler söِylemek istiyorum, Jean." Dedi. "Bu gece senden ne yapmanı istersem isteyeyim, sadece onu yapmanı istiyorum. Soru sormayacaksın, tartış‏ma kabul etmiyorum."
Dilimin ucuna gelen, "Nasıl yani?" sorusu vardı ama bu da ba‏şlı ba‏şına kendi içinde bir soruydu. Elbette annemin neden korktuğunu biliyordum. Annem bir isyan grubunun evimizde patlayacağını düş‏ünüyor ve beni saklamak istiyordu, ama annemin bu durumda gizlenmek için en ideal yeri, hatta merdivenlerin altındaki dolabı dü‏şünebileceğinden bile emin değildim. Ve hatta benimle birlikte saklanacağından da emin değildim. Tüm bunlara rağmen birş‏ey sِöylemedim. Üzerindeki elbiselerini çıkarmadan sırtüstü yatağına uzandı ama biliyordumki onunda göِzleri benimkiler gibi açıktı. Her ikimizde kulaklarımıza dikkat kesilmi‏ştik, fakat tek i‏şittiğimiz sıradan gece sesleriydi. Ölü bebeğini ta‏şıyan dilenci bir kadın para için bağırıyordu, köِpekler uluyordu, karşı caddedeki Fransıza ait olan on tazı, her gece sanki dünyanın sonu gelmi‏ş gibi feryat ediyordu.
Ama hiçbir kavga sesi duymadık. Zamanımı annemin beni kurtarmasına müsade etmeden onu nasıl kurtarabileceğime karar vererek geçirdim fakat ayaklanma son bulurken her ikimizinde birbirini kurtarmasına ihtiyacı kalmamış‏tı. Yaklaşık olarak saat sabahın üçünde Bay Hull penceremizin altındaki bahçeye geldi ve annemi çağırdı. İkimizde süratle balkona ko‏ştuk. "Arthur (Artur) iyi." Dedi. "Ayaklanma sona erdi. Herşey kontrol altında. Arthur yaklaşık bir saat sonra eve dِönecek."
Bay Hull daha fazla konuştu ama dinlemedim. Ben sadece balkonda dikilerek karanlık göِkyüzüne, ayın on dِördüne, yıldızların parlayan küçük noktacıklarına baktım; her biri yerli yerindeydi. Ah, anneciğim dü‏şünüyorum da aynı ay ve aynı yıldızlar yarın gece senin üzüm çardağının ve tavuk kümesinin üzerinde olacaklar! Buna inanmak oldukça zordu.
O bahar her yerde bir ayaklanma vardı ve bu halin çoğu kez korkunç, aynı zamanda puslu olmasına rağmen, yalnızca hızla göِz attığınız bir kitabın pasajlarına benziyordu. "Biz tam olarak tarihin ortasında ya‏şıyoruz," derdi babam, ama bu bana daha ِönceden tarihi bugünden daha iyi anlayabilirmiş‏im gibi göِrünürdü. Tek istediğim bu devrimin sonuçları ne olursa olsun, Lin Nai-Nai' nin istediklerine kavuşabilmesiydi. Ve dilerim berbat hayatlar yaşamaya sürüklenmiş bu insanlara bu devrim bir talih değişimi verirdi! Bana gelince, kendi hayatımı yaş‏amaya devam ettim, okula gittim, ş‏iir öğrendim, okudum. İki kere, çamur bir evde yaşayan küçük arkadaşım için bir portakal bulabilmeyi ba‏şarmıştım. Aslına bakılırsa devrimin benim üzerimde tesiri olan köِtü bir etkisi olmamış‏tı. Bir akşam üstü babam yeni haberlerle eve gelerek Bay Hull'un Shanghai (Şangay)' da bulunan Y.M.C.A ya transfer edildiğini söِyledi. Gelecek hafta tüm aile ta‏şınacaktı. Sanki rüzgârın beni yere serdiğini hissettim ve onlar gitmeden ِönce tekrar silkinemeyeceğimin farkındaydım. Hareket etmeden bir gün öِnce akşam yemeğine geldiler. Hull ailesinin ta‏şınmak hakkında neler hissetiklerini düş‏ünmeye çalı‏şmamı‏tım bile, ama köِtü hissettiğimden beri onlarında benim gibi hissettiğini biliyordum. David dışında hepsi heyecanlıydı. Yılba‏şından beri David herhangi birşey üzerine heyecanlanmayı durdurmuş‏tu. Bazen onu sarsmayı, kendisi için bu kadar üzülmemesi gerektiğini sِöylemeyi dü‏şünmü‏ştüm ama bu gece David Hull'un nasıl hissettiğini dü‏şünmüyordum bile.
Andrea ile başbaşa kaldığımızda Shanghai üzerine konu‏şmaya baş‏ladık. Andrea, be‏ş banyosu olan modern bir evde yaş‏ayacaklarını söِyledi. Hans adında, Avusturya'lı bir dansçıdan dans dersleri alacak, ve Shanghai Amerikan okuluna gidebilecekti. Andrea, "Shanghai, Hnkow'dan daha ileri bir kent." dedi. "Daha çok devletler gibi."
"Ne zamandan beri Amerika'yı devletler diye çağırıyorsun?" dedim. Andrea yalnızca ba‏şını salladı; sanki bu cevaplamak için çok aptalca bir soruydu!
"Annem Shanghai'ya gittiğimizde saçlarını küt yaptıracak." Dedi. "Ve babam buna hiç bir itirazının olmadığını söِylüyor. Shanghai'ya tayinimiz çıktığından beri ikisi de birbirine çok nazik davranmaya ba‏şladı."
Andrea'nın neden heyecanlandığını anlayabilirdim. Yalnızca be‏ş banyosu olan modern bir ev için bende heyecanlanabilirdim ama ondan sonra mutlu olabilmek için en küçük bir ihtimal dahi düş‏ünemiyordum.
Andrea, "Pekala seninde mutlu olup, heyecanlanabileceğin bazı ş‏eyler var." Dedi. Ne olduğunu tahmin bile edemedim. “Çok uzun sürmeyecek." Dedi.
Andrea'nın yaz tatilinden bahsetmi‏ş olabileceğini farz ettim. Bu doğruydu. Her yaz Kuzey Pekin'in okyanusa yakın kıyısı Peitaiho'da yaz tatilini geçirdiğimiz üç ay boyunca kendimi elbette çok mutlu hissederdim. Bir keresinde Peitaiho'ya yakın olan Kuling (Kulin) dağlarına gitmiştik; bu da çok güzeldi; ama Peitaiho kadar değil. Senenin en muhtaşem anı okyanusu gِördüğüm zamanlardı. Tren istasyonundan kumsaldaki evimize dek, eşşekler üzerinde seyehat edebilirdik ve tepedeki yolun yarısına ula‏ştığımızda birdenbire muhte‏şem okyanus manzarasıyla kar‏şıla‏şırdık. Okyanusun ufuk çizgisinden ayrılan ve sağa doğru kıvrılarak uzadıkça uzayan eş‏siz maviliği, içimde bazı ş‏eyleri harekete geçirirdi. Özgür olduğumu dü‏şünürdüm. Okyanus kendimi ِözgür hissetmemi sağًlardı. Okuldan ve yetişkinlerden, iyilikten ve köِtülükten, çirkinlik ve yalnızlıktan uzaktım. Bazen kış‏ları Hankow'da dilencilerin peş‏i sıra yürüdüğümde, Peitaiho'yu düş‏ünür ve böِyle bir yerin aynı dünyada var olduğunu bildiğim için mutlu olurdum. "Evet," Andrea dedim, "Peitaiho beni heyecanlandırıyor ve mutlu ediyor."
"Annen nasıl hissediyor?" Omuzlarımı silktim. Sanki yatakta yeteri kadar hasta yatan benim annem değildi! Andrea'nın bana doğru acaip bir bakış‏ attığını sandım ama hemen ardından elini koluma koyarak, "Yazışacağız." Dedi. "Muhtamelen ara sıra bizi ziyarete gelirsin ve bِöylece bir banyoyu kendininmi‏ş gibi kullanmana izin verebilirim."
Andrea kasabayı terk eder etmez, Peitaiho'ya konsantre olmaya ba‏şladım. Hayallerim tamamen gerçek oluncaya kadar zihnimde yaza dair resimler oluşturdum, böِylece onlara bir fotoğraf albümü gibi göِz atabilirdim. Mesala Büyük Duvar'da (Great Wall) yaptığımız bir piknik resmi. (Her yaz bir defaya mahsus büyük duvarda piknik yapardık.) Babamla birlikte kayadan kayaya, alçak denizde sulara bata çıka yürüyüp, akşam yemeği için istiridyeleri küçük parçalara ayırışımızın resimleri; gün batımında, kapı sundurmasında oturup, gökyüzünün alevlenerek kızıla boyanmasını ve sonra pembe ve mor renklerle uzaklaşmasının bir resmi mesela. "Resimler içinde en güzeli buydu" diyebilirim.
Ebeveynlerimin her ikisi de bugünlerde çok meşguller; resimlerimi onlarla paylaşabilmek için asla zaman bulamıyorum. Ama bir Pazar sabahı babam traş olurken, yazı sadece kendim için ayırmamaya karar verdim. Pazarları, babamın acelesi yoksa sık sık onu traş olurken izlerdim. O alışılagelmiş pantalonuyla aynanın önünde dikilir, gömleğinin altından, gevşek pantolon askıları yere doğru sarkar ve köpük eriyerek çırpılmış krema kıvamını alana kadar yüzünü sabunlardı. Modern bir banyoya sahip olmadığımızdan beri, babam sıcak suyu bir maşrapa vasıtasıyla döker, emaye bir leğen üzerinde traş olurdu. ( Büyük, yeşil salata kasesini andıran yuvarlak banyo küveti, içine asla girmediğiniz bir yağmur birikintisinden çok daha fazla, leğen dolusu su alırdı.)
Babam yüzünün diğer yanını traş etmek için çevirdiğinde, kapı çerçevesine doğru eğildim, "Sence bu sene istiridyeler nasıl olur? Bu yıl bir inci bulabilir miyim dersin?" dedim. (Bir inci bulabilmeyi daima arzu etmişimdir.)
Babam elindeki bıçağı bir kenara bıraktı ve yüzünü bana doğru çevirdi, "Sana söylemek istiyordum," dedi, "bu yaz Peitaiho'ya gidemeyeceğiz. Kuling'e gidiyoruz."
Buna inanamadım. Babam yüzünün diğer yarısında kalan sabunla birlikte, orada öylece dikilip Peitaiho değilde Kuling diyordu; sanki sadece mısır gevreği der gibi, üzüm, fıstık değil.
"Ne demek gidemeyiz?"
"Hankow'daki tüm aksilikler yüzünden," dedi, "buradan çok fazla uzaklaşamam, ara sıra buraya gidip gelmem gerekiyor."
"Pekala, neden bana söylemediniz?" diye bağırdım. "Siz daha karar veremiyorken, neden ben kararlarınıza ortak olamıyorum? Benim için tüm planlarımı bir çırpıda savuşturmanın kolay olduğunu mu düşünüyorsun?"
Babam, "Daha geçen hafta karar verdik." dedi.
"Öyleyse bir daha asla Peitaiho'ya gitmeyeceğiz!" diye irdeledim. Gelecek yıl, Nisan'da Çin'i terkedebilir ve yazın Amerika'da olabilirdik. "Asla!" Asla kelimesinden nefret ettim. Ve bunu duymayı umut ettim, babam planlarımızı değiştirmek için bir yol bulabilirdi. "Belki Amerika'ya gitmek için yola koyulmalıyız!"
Babam, "Onu kastetmediğimi biliyorsun." dedi. Onun bu tür şeyleri şakaya çevirmek gibi bir huyu yoktu. Bıçağını bıraktığı yerden geri alırken göğüs geçirdi ama yüzündeki sabun kurumuştu; şimdi yüzünü kurulaması ve tekrar köpüklemesi gerekiyordu. "Biliyorum, hayal kırıklığına uğradın." Dedi. "Ve üzgünüm. Ama Kuling'i seveceksin. Sadece orayı birazcık unuttun, o kadar."
"Dağa nasıl tırmandığını unutmadım."
"Şimdi daha büyüksün, artık korkmazsın."
"Annemde bir yetişkin ama o korkmuştu!" diye babama hatırlattım.
Kim korkmazdı ki? Dağın tepesinden Kuling'e giden tek yol tahtırevan ileydi. Biri tahtırevan önünde diğeri arkasında olmak üzere iki işçi (Eğer taşınan kişi ağır olursa bu sayı dört hatta altı olabilirdi.) tahtırevanın ince-uzun saplarından tutarak sizi dar, çakıllı, kirli patikalardan sarp dağa doğru taşırlardı. Bazen keskin bir dönemecin etrafından geçerken, tahtırevanınız dağın yamacından uçuruma savrulabilirdi. Eğer işçilerden biri sendelerse, tahtırevandaki kişinin yukarı ve aşağıdan başka gidelebiceği hiç bir yer yoktu.
Elbette neden Kuling'e gitmeliydik bunu anlıyordum, ama bu bana hiçte fikirlerimin aksini düşündürmedi. Pazar gününden beri, her nasılsa kendimi keyifsiz hissettim çünkü ne kadar endişelenirsem endişeleneyim, Pazar kaybediş günüydü. Yalnızca Pazar okulu(2) ve kilise programının bitmesini beklemek zorunda kalmaz, hatta programdan sonra da normal biri gibi olamazdım. Pazar günleri bir anlığına bile nakış işlememe izin verilmezdi. Veya ip atlayamazdım. Yada oyun oynayamazdım. Pazar günleri hakkında sevdiğim tek şey klisede ilahi söylemekti. "İleriye doğru cesurca savaş," gibi bir mısraya geldiğim zaman, eğer tahammül eder ve dayanırsam, bir gün gerçekten Washington, Pennsylvania'da olabilceğime inanabilirdim.
Ama bu Pazar kilisede, "İleriye doğru" ilahisini söylemedik ve hiç bahsetmeye gerek yok ki, Dr. Carhart (Kerhırt)' ın vaazını dinlemedim. Onun yerine o, alışılagelmiş tırmanma oyunumu oynamayı yeğledim. Bu cemiyet klisesinde daha önce hiç bir binada görmediğim kadar çok kriş vardı. Tüm tavan birbirini çaprazlama kesen labirentvari krişlerden oluşuyordu ve ahşap sütunlardan yere doğru uzanıyordu. Zihnimde o ahşap sütünlardan birisine tırmanabilir ve kirişten krişe atlar, bir daha ki hareketimi nasıl atacağımı belirler ve daha ne kadar yükseğe tırmanabileceğimi görebilirdim.
Bugün, Dr. Carhart ölümün nasıl birşey olduğunu biliyorum dediğinde, tam olarak sunak masasının(3) üzerinde kendimi dengede tutmaya çalışıyordum. Sıkıca krişe asıldım. Elbette yetişkinler benim önümde ölüm hakkında konuşmadıklarından beri, ölümün nasıl birşey olduğunu merak ediyordum. Bazen gecenin ortasında uyanarak, idea tam olarak karanlıkta durup, zihnime akmayı bekliyorken, doğruca ölüm hakkında düşünebilirdim.
Pekala, Dr. Carhart, bir keresinde İsviçre'den İtalya'ya doğru trenle seyahat ederken sınırda trenin uzun, karanlık bir tünele girdiğinden bahsetti. Sonra birdenbire karanlığın içinde bembeyaz bir ışık huzmesi patlıyordu ve işte sen İtalya'da oluyordun. Ölümün böyle bir şey olduğundan bahsetti. Bu bir şerefti. Üzerine üzülmeye hiç gerek yoktu.
Kabul etmeliyim ki Dr. Carhart ölümü cazibleştirmişti. Sadece pratik için, düşünüyorumda, belki de herkes İsviçre'den İtalya'ya seyahat etmeliydi. Hala neden Dr. Carhart'a inanamıyorum? Kendisi bir yetişkin ve klise vaiziydi; ne hakkında konuştuğunu iyi bilmeliydi. Ama bir parçam yetişkinler hakkında asla emin olamadı.
Kişisel olarak, eminim İtalya yerine Peitaiho'yu tercih ederdim. Gerçekten, oraya gidemediğimiz için üzüntüm hiç dinmedi, ama babam Mayıs'ın ortasında Kuling' e daha erken gideceğimizi söylediğinde daha iyi hissettim. Okul bitmeden önce...
Şehirden ayrılmadan bir gün önce, annemden Bayan Williams (Vilyıms)'a ulaştırmak üzere, sömestirin geriye kalan günlerinde neden okulda olamayacağımı açıklayan bir mektup aldım.
Bayan Williams mektubu okuduktan sonra, "Ama sınavları kaçıracaksın." dedi.
"Evet, Bayan Williams." diye gülümsedim.
"Sana nasıl notlarını verebilirim bilmiyorum."
Gülümsemeye devam ettim.
"Aritmetikte çok zayıf olduğunu biliyorsun."
"Evet, Bayan Williams."
"Pekala, belki Eylül'de sınavlara girebilir ve notlarını ondan sonra alabilirsin."
Her nasılsa gülmemi bir türlü durduramadım. Eylül mü? Neden daha şimdiden Eylül hakkında endişelenmeliyim ki?
Çeviri: Mustafa Burak Sezer
İslamabad / 18.09.06
BH Sanat, Ağustos-Eylül
Sayı: 5

(1) O yıllarda Çin’de faaliyet gösteren bir Amerikan şirketi (Ç.N.)
(2) Hristiyanlıkta çocukların ergenliğe ulaşıncaya kadar Pazar günleri klise ayinlerinden sonra papazlardan din dersleri alması olayı (Ç.N) NOT: Umarım ülkemizde çocukların din eğitimi alarak beyinlerinin yıkandığını söyleyenler buradan kendilerine bir ders çıkarır. –Ağaç yaşken eğilir-
(3) (Hristiyanlık'da Aşai Rabbani (Communion) Komünyon ayininde) üzerinde ekmek ve şarabın kutsandığı masa.
(Ç.N.)

Mutlu Prens


Oscar Wilde
Oscar Wilde*
Şehir manzarasına hakim olan yüksek bir sütunda, Mutlu Prensin çok beğenilen heykeli dikilirdi. Heykel baştan başa ince, altın yapraklarla kaplanmıştı; gözlerinde iki parlak safir taşı ve kılıcının kabzasında geniş, sürekli parıldayan kan kırmızısı bir yakut vardı.
Bir gece yarısı, küçük bir kırlangıç şehrin üzerinde uçuyordu. Arkadaşlarının bir hafta önce Mısır’a gitmesine rağmen, o güzel bir kamışın aşkına, geride kalmaya karar vermişti. Kamışla, baharın ilk günleri, büyük sarı bir pervane böceğinin(1) ardından nehrin aşağısına doğru süzülürken tanışmıştı. Kırlangıç, kamışın narin, ince beline vurulmuş, bu yüzden onunla konuşmak için durmuştu.
“Seni sevebilir miyim?” dedi Kırlangıç, ki bir çırpıda sadade gelmek istiyordu. Kamış başını eğerek Kırlangıca reverans yaptı; bu onun dilinde ‘evet’ anlamına geliyordu. Bu cevap Kırlangıcı çok mesud etti öyle ki Kamışın etrafında pır pır dönerek uçmaya, kanatlarıyla suya dokunup gümüş dalgacıklar çıkarmaya başladı. Bu onun kur yapma edasıydı ve bu olay tüm yaz boyunca sürdü.
Bununla beraber diğer ebabiller, kamışın hiç bir değeri olmaması ve bir çok ilişkiden uzak olması nedeniyle bunun gülünç ve saçma bir bağlılık olduğunu düşünmüşlerdi. Nehrin su kamışlarıya dolu olması sebebiyle, bu gerçekten doğruydu. Sonbahar eriştiğinde bütün ebabiller uzak ülkelere doğru uçmuşlardı.
Kırlangıç, arkadaşları gidince yalnız hissetmeye başlamış ve çok kısa süre sonra Kamışa duyduğu muhabbetten de usanmıştı. Kırlangıç kamışa, ‘Hanımefendi hiç konuşmuyor ve korkarım daima rüzgârla flört ediyorlar,’ dedi. Bunu farketmişti çünkü ne zaman bir rüzgâr esse, Su Kamışı en göz alıcı reveranslarını sergiliyordu. Herşeye rağmen ondaki evcimen meziyeti sevmişti. Birgün uzun bir yolculuğa çıkma sevdasına kapıldı ve hanımından kendisiyle birlikte gelmesini bekledi.
Sonunda, “Benimle uzağa gelecek misin?” dedi; fakat Kamış başını salladı— bu onun evine çok bağlı olduğunun bir simgesiydi. Kamış ona nazikçe davranıyorken, Kırlangıç piramitlere doğru uçabileceğini söyledi.
Böylece bütün gün boyunca kanat çırptı ve gece vakti bir şehre ulaştı. Nerede konaklayacağı hakkında hiçbir fikri yoktu. Fakat yüksek sütunun fevkinde dikilen heykeli gördüğü zaman, bereketli, temiz hava sirkülasyonu olacağını düşünerek orada konaklamaya karar kıldı. Sonunda tam olarak Mutlu Prensin ayakları arasına inmişti.
Etrafına bakınırken, yumuşak bir edayla, “Benim altın bir yatağım var,” dedi ve uyumak için hazırlandı. Fakat tam başını kanatları altına koyuyorken, kocaman bir yağmur damlası üzerine düşüverdi. Bir nebze endişelendi çünkü gökyüzünde bir tane bile bulut yoktu. Yıldızlar bile tamamen parlak ve berraktı, ve buna rağmen yağmur hâlâ yağıyordu.
Belli bir süre sonra başka bir damla daha düşüverdi.
“Eğer yağmurdan beri kılmıyorsa, bir heykelin ne faydası olabilir ki?” dedi. “İyi bir baca aramalıyım,” diyerek tamamen uzaklara doğru kanat çırpmaya niyet etmişti.
Ama kanatlarını açmadan önce, üçüncü bir damla daha düşüverdi; yukarı baktığında Mutlu Prensin gözlerinin yaşlarla dolu olduğunu gördü; damlalar altın yanaklarından aşağıya doğru kayıyordu. Prensin yüzü ayışığında çok güzeldi, bu küçük Kırlangıcın kalbini merhametle doldurdu.
“Sen kimsin ki?” dedi.
“Ben Mutlu Prensim.”
“Öyleyse neden ağlıyorsun?” diye sordu Kırlangıç “beni adamakıllı ıslattın.”
Mutlu Prens hayattayken, ıstırap ve kederin girmesine katıyyetle izin verilmediği, Sans-Souci Sarayında yaşadığını ve göz yaşlarının ne olduğunu bilmediğini söyledi. O baştanbaşa eğlence ve zevklerle kuşatılmışken çok mesud ve bahtiyardı. Gün boyunca saraylı arkadaşlarıyla bahçelerde oynar, akşam karanlık çökünce de muazzam balolarda dansları yönetirdi. Bahçe yüksek duvarlarla çevrelenmişken, prens asla bu duvarların ardında neyin yattığını sormamıştı—herşey onun için çok harikulâdeydi. Saray maiyeti onu Mutlu Prens diye çağırırdı—ve hakikaten o da mutluydu.
Ölümünden sonra, büyük bir heykelini inşa ederek, yüksek bir tepeye koydular ki şehrinin tüm çirkinliklerini ve ıstıraplarını görebilsindi. Her şeye rağmen kalbi kurşundan yapılmıştı. Henüz hissedemiyordu ama ağlayabiliyordu.
Mutlu Prens hafif, müzikal bir ses tonuyla, “Irakta, küçük bir sokakta fakir bir ev var. Pencerelerden biri açık, ve oradan masaya çökmüş bir kadını görebiliyorum. Yüzü ince ve yorgun, kırmızı elleri pürüzlü ve kaba, hepsi iğneyle delik deşik olmuş, ki onlar bir terzinin eli. Kraliçenin bakireliği onuruna verilecek balo için atlas bir tuvalet üzerine çarkıfelek(2) çiçekleri nakşediyor. Odanın köşesindeki yatakta,, küçük oğlu hasta yatıyor. Oğlunun humması var ve portakal yemek istiyor. Annesinin ırmak suyundan başka ona verebileceği hiçbir şeyi yok, bu yüzden oğlu ağlıyor. Kırlangıç, Kırlangıç, küçük Kırlangıç, lütfen kılıcımın kabzasındaki yakutu sökte ona ver. Ayaklarım bu kaideye çakıldığından beri hareket edemiyorum.”
Kırlangıç, arkadaşlarının onu Mısır’da beklediğini ve oraya yönelmesi gerektiğini söyledi. Fakat Prens çocuğun susuz kaldığını ve annesinin çok üzgün olduğunu söylerek, oraya gitmesinde ısrar etti.
“Erkek çocuklarından hoşlandığımı pek sanmıyorum,” dedi Kırlangıç. “Geçen yaz, ben nehirde kalırken, iki tane kaba çocuk vardı, değirmencinin oğlanları... Onlar bana sürekli taş attı. Elbette, asla isabet ettiremediler; biz ebabiller bu iş için çok yükseklere uçarız, bunun yanında, atik ve kıvraklığıyla nam salmış bir aileden geliyorum; ama yine de, bu yaptıkları saygısızlığın alemetidir.”
Fakat Kırlangıç, Mutlu Prensin yüzündeki ıstıraplı bakışı gördüğü zaman, bir gece için kalarak, onun elçisi olmaya karar verdi. Böylece harikulâde yakutu Prensin kılıncından söktü ve gagasında kırmızı yakut olduğu halde şehrin çatıları üzerinden süzülerek uçtu.
Katedral Kulesini geçti. Sarayı geçerken çok güzel bir dilberin, balkonda aşığıyla konuştuğunu gördü. “Umarım elbisem, eyalet balosu için zamanında hazır olur,” dedi; “Üzerine çarkıfelek çiçekleri nakşolunmasını emrettim, ama terzi çok tembel birşey...”
Nehrin üzerinde süzülerek, gecekonduların olduğu mıntıkaya ve oradan nihayet fakir eve ulaştı. Çocuğu yatağında humma ile güreşirken buldu. Annesi çok yorgun olduğu için uyuya kalmıştı. Kırlangıç pencereden içeriye hopladı ve harikulâde yakutu terzi kadının yüksüğünün yanına ileştirdi. Sonra yatağın etrafında usulcacık kanat çırptı ve kanatlarıyla çocuğun alnını serinletti. Çocuk serinlediğini hissederek daha iyi olduğunu düşündü, ve tedricen derin bir uykuya daldı.
Sonra Kırlangıç, Mutlu Prense doğru uçtu, ve neler yaptığını bir bir anlattı. Herşeye rağmen hava soğuktu ama o tatlı bir sıcaklık hissetti. Prense göre o böyle hissetmişti çünkü erdemli bir amel gerçekleştirmişti. Küçük Kırlangıç bunu düşünerek uykuya daldı.
Gün doğduğu zaman, nehre doğru uçtu ve yıkandı. Kırlangıç o gece Mısır’a gitme düşüncesiyle çok neşeliydi. Bütün halk anıtlarını ziyaret etti ve kilisenin kulesinde uzun süre oturdu. Serçelerden topladığı hayran bakışlarla eğlendi ve bu ona asil bir görünüşü olduğunu düşündürdü.
Ay yükseldiği zaman, Kırlangıç Mutlu Prense doğru uçtu ve hazır Mısır’a doğru sefere çıkmak üzereyken, oradan herhangi bir isteği olup olmadığını sordu. Fakat Prens, bir gece daha kalması için rica etti.
“Mısır’da bekleniyorum.” Dedi Kırlangıç.
“Kırlangıç, Kırlangıç, küçük Kırlangıç,” dedi Prens, “Irakta, şehrin karşısında, bir evin tepesinde, çok küçük, konforsuz bir odada genç bir adam görüyorum. Kâğıtlarla kaplanmış bir sıranın üzerine eğiliyor. Yanındaki su bardağının içinde solmuş mor menekşeler var. Tiyatronun direktörü için bir oyunu tamamlamaya çalışıyor ama ısınmak için hiç ateş yokken ve üstelik çok soğukken yazmak hiç te kolay değil, ve bunun üzerine açlık onu soldurdu.”
Kırlangıç iyi bir kalbe sahip olduğu için, bir gece daha kalmaya karar verdi.
Fakat, Prens artık yakutu olmadığı için, Kırlangıçtan, gözünden, pek nadir bulunan safirlerden birisini çekip çıkarmasını ve genç adama vermesini istedi, böylece onu bir kuyumcuya satabilecek, ekmek ve odun alabilecek ve eserini bitirebilecekti.
Sonuçta Kırlangıç, Prensin gözünü söktü ve öğrencinin evine doğru uçtu. Çatıda bir delik olduğu için içeriye gitmek hiç te zor olmamıştı.Genç adam başını kolları arasına gömdüğü için, kuşun kanat çırpışlarını duymadı. Başını yukarı kaldırdığı zaman solgun menekşeler üzerinde yatan harikulâde safiri gördü.
Genç adam, bu hediyenin, çalışmalarının kadrini bilen büyük bir hayranı tarafından verildiği düşüncesiyle çok mesud oldu. Şimdi oyununu tamamlayabilirdi.
Ertesi gün Kırlangıç şehir limanına doğru uçtu ve tayfaların muazzam sandıkları muazzam halatlarla gemi ambarlarından dışarıya çıkarışını seyretti. Ay yükseldiğinde, Mısır’a gitmeden önce hoşça kal demek için Mutlu Prense doğru kanat çırptı.
Ama Prens ondan bir gece daha kalmasını rica etti, öyle ki Prensin diğer gözünü de çekip çıkarabilir ve kibritlerini yol kenarındaki oluğa düşürüp heba ettiği için durmadan ağlayan kibritçi-kıza verebilirdi. Şimdi eve gitmekten korkuyordu çünkü babası para getirmediği için onu dövebilirdi.
“Seninle bir gece daha kalacağım,” dedi Kırlangıç, “fakat gözünü çekip çıkaramam. O zaman tamamen kör olursun.”
“Kırlangıç, Kırlangıç, küçük Kırlangıç,” dedi Prens, “sana nasıl buyurduysam öyle yap.”
Böylece Kırlangıç, Prensin diğer gözünü de çekip çıkardı, ve kibritçi-kızın üzerinden süzülürken, mücevheri kibritçi-kızın küçük avuçları arasına kaydırdı. Küçük kız safiri görünce çok mutlu oldu; elindekinin sevimli bir cam parçası olduğunu düşünüyordu. Neşeli kahkahalar atarak eve koştu.
Sonra Kırlangıç Prensin yanına döndü.
“Sen şimdi körsün,” dedi, “bunun için sonsuza dek seninle kalacağım.”
Küçük Kırlangıç, evvelden Prense ardı ardına gitmek fikrini yinelese de, Mısır’a gitmedi. Prensin omzuna oturabilir ve ona gördüğü, gezdiği ülkelerden hikâyeler anlatabilirdi. Fakat Prensin duymak istediği tek şey kendi şehrinde acı ve ıstırap çeken erkek ve kadınların halini bilmekti.
Böylece Kırlangıç muazzam şehrin üzerinde uçtu, dilencilerin kapılarda otururken, zenginlerin evlerinde alem ve cümbüş yaparak eğlendiklerini gördü. Açlıktan kıvranan, yüzleri hastalıktan solgun ve mat çocuklar gördü. Kırlangıç yine, birbirlerinin kolları üzerine yatmış, birbirlerini ısıtmaya çalışan aç ve üşümüş iki erkek çocuğu gördü.
Sonra Prense doğru uçtu ve gördüklerini anlattı. Prens, üzerini kaplayan bütün altın tabakaları sökmesini ve fakirlere dağıtmasını söyledi. Bu onları mutlu edebilirdi.
Böylece Kırlangıç, Prens cansız ve gri gözükünceye kadar üzerini kaplayan bütün değerli altın yaprakları teker teker söktü. Sonra onları fakirlere verdi. Onların çocukları yiyecek bir ekmekleri olduğu için şimdi gülebilir ve neşeli oyunlar oynayabilirlerdi.
Kar yağmaya başladığında, herkes kürklerini giydi, ve küçük erkek çocukları kırmızı kasketlerini kuşandı. Ama zavallı küçük Kırlangıç, gittikçe daha çok üşüdü. Hâlâ çok sevdiği Prensi terk etmemişti.
Kırlangıç fırıncı bakmıyorken, fırının kapısı önündeki ekmek kırıntılarını topluyor ve kendisini ısıtmak için kanatlarını çırpıyordu.
Ama nihayet öleceğini biliyordu. Prense doğru yeniden uçmak, omzuna konmak, elini öpmek, ve ona elveda diyebilmek için çok az bir takâti kalmıştı. Sonunda Prensin ayakları ucuna ölü olarak düştü.
O an heykelin içinden tuhaf bir çatlama sesi geldi— Prensin kurşun kalbi havanın ayazından ve donundan dolayı ikiye ayrılarak kırılmıştı.
Sabahın erken saatlerinde, Belediye Başkanı ve şehir encümeni, heykelin safirsiz gözlerini, bedenini saran ince, değerli altın yaprakları olmayan çıplak vücudunu ve yakutsuz kılıcını gördükleri zaman, onun pejmürde gözüktüğünü söylediler. Hakikaten, Prensin bir dilenciden biraz daha iyi göründüğüne hem fikir oldular. Ayrıca Prensin ayak ucunda yatan Kırlangıç ölüsünü de gördüler.
Sonunda, artık güzel olmadığı için Prensin heykelini yüksek sütundan aşağıya indirdiler. Sonra heykeli fabrika ocağında erittiler. Daha sonra Belediye Başkanı bir toplantı düzenleyerek, metal ile ne yapılacağını tartıştı. Belediye Başkanı ve şehir encümeni şimdi oraya kimin heykelinin dikileceği üzerine birbirlerine girdiler. Her biri kendi heykelini diktirmek istiyordu.
“Ne tuhaf şey!” dedi, heykeli eriten fabrikadaki adamlardan biri. “Bu kırılmış kurşun kalp ocakta erimiyor. Bunu atmalıyız.” Böylece kurşun kalbi bir toz yığınının içine attılar; orada Kırlangıcın ölüsü yatıyordu.
* * *
“Bana şehrin en kıymetli şeylerini getirin,” dedi, meleklerinden birine Tanrı; ve melekler O’na kurşun kalbi ve ölü ebabili getirdiler.
“Siz hakkıyla bir seçim yaptınız,” dedi Tanrı, “Benim Cennetimin bahçesinde bu küçük kuş ebediyyen şakıyacak, ve altın şehrimde Mutlu Prens beni methedecek.”
-Son-
Çeviri: Mustafa Burak Sezer
2006-10-21 / İslamabad
Yedi İklim, Sayı 214
Ocak 2008

*Oscar Wilde İrlanda’nın Dublin kentinde doğdu. Gerçek adı Oscar Fingal O’Flahartia Wills Wilde’ dir. 20 yaşında, Wilde Oxford Üniversitesinde okumak için İrlanda’yı terk etti. Zamanla önem verilen bir ilim adamı ve düşünce gücü oldu. Çok kısa süre sonra çok iyi bilinen bir halk figürüydü, fakat esas başarısı Mutlu Prens (The Happy Prince) ve Diğer öyküleri 1888’de basılıncaya kadar gerçekleşmedi. Bu peri-cin masalları ve kıssalarında, Wilde kendi melekesiyle iyi-uyumlu, edebi bir form oluşturdu.
Wilde yalnızca, Dorian Gray’in Portresi (The Picture of Dorian Gray) adı altında tek bir roman kaleme aldı.(1890) Bu eseri, tamamen haz ve güzelliğe adanmış bir hayatın yıkıcı yanını göstermiştir ki haddi zatında Wilde’ın kendi özel yaşamıyla paraleldir.
Wilde’ın bir araya getirilen piyesleri, onun en önemli çalışmalarıdır. Lady Winder-Mere’in Hayranı (Lady Winder-Mere’s Fan 1892), Önemsiz Kadın (A Woman of No Importance 1893), ve İdeal Bir Koca (An İdeal Husband 1895) yüksek komedyası ve nükteleriyle popüler dramalar olarak bilinir.
Wilde’ın kısa-öykülerindeki en önemli tema, çocuklara verilen yetişkin sorumluluğu fikridir. Mesala, Bencil Dev’deki (The Selfish Giant) çocuğun rolü, deve çocuk yetiştirme sanatını öğretmektir. Wilde, çocuğun dünyasını muazzam bir şefkat ve hassaslıkla belirler.
1895’te, Wilde kariyerinin zirvesindeydi ve üç başarılı oyunu şehrin tiyatrolarında aynı anda gösteriliyordu. Fakat umutsuz bir kanuni çekişmenin içine karıştı ve iki yıl hapis ve kürek cezasına çarptırıldı. Wilde’ın hapishâne tecrübelerinden, onun en mükemmel şiiri neşet etti, Gaul Okuma Baladı (The Ballad of Reading Gaul 1898)
Serbest bırakıldıktan sonra İngiltere’yi terketti; yara almadan sağ kalan düşünce gücü ve nüktedanlığı hariç, sağlığı, ekonomik durumu ve yaratıcı enerjisi iflas etti. Üç yıl sonra Fransa’da öldü.(Ç.N)

Pervane böceği:
kelebek ailesi ile akrabalığı bulunan, fakat onlar kadar parlak renkli olmayan, çoğunlukla geceleri uçan ve ışığa doğru yönelmekten kendini alamayan geniş kanatlı bir böcek (moth)
Çarkıfelek: genl. sıcak ülkelerde yetişen, iri çiçekli, yumurta biçiminde yenilebilen bir meyva(passionfruit) veren, tırmanıcı bir bitki.(passion-flower)

Etiketler

300 (1) Allen Ginsberg (2) Amaççı Yanılım (1) Amiri Baraka (3) Ardengo Soffici (1) Aşk (1) Attila İlhan (1) Cahit Koytak (1) Cemal Süreya (2) CHP (1) Cody Walker (2) Çeviri Öykü (3) Çeviri Şiir (31) Daniel Defoe (1) David Lerner (1) Deneme (3) Diane Di Prima (1) Dictionary of Poets (3) Dimitris Dimosthenous Lentzis (1) Eleştiri (10) Ezra Pound (1) Faiz Ahmed Faiz (2) Footnote to Howl (1) Füruğ Ferruhzad (1) Gregory Corso (1) Henry Fielding (1) Hindistan (1) Hip Hop (1) Hüseyin Cöntürk (1) İngiliz Romantik Şiiri (1) intertextuality (1) İsmet Özel (1) J.A.Cuddon (1) James Merrill (1) Jean Fritz (1) Jeanne Murray Walker (1) Joseph Andrews (1) Julia Kristeva (1) Kamala Das (2) Karen Chase (1) Kay Ryan (1) Liang Xiaoming (1) Lisa Lewis (1) Louise Glück (1) Mahmut Derviş (1) Margaret Atwood (1) Maria Wong (1) Mehmet Akif Ersoy (1) Mehmet Aycı (1) Mein Kampf (1) Metinlerarasılık (1) Mikhail Bakhtin (1) Morning of Hayyam (1) Muhammed İkbal (3) Mustafa Burak Sezer (22) Müzik (1) Nazım Hikmet (1) Necip Fazıl Kısakürek (1) Niels Hav (1) Orhan Veli (1) Oscar Wilde (1) Ountlandish (1) Öykü (5) Parveen Shakir (1) Poetry (1) Poetry in Turkish Translation (20) Post-Modernizm (1) Postmodernist Sanat (1) Robinson Crusoe (1) Senaryo (1) Sezai Karakoç (1) Sinema (1) Söyleşi (2) Sözlük (5) Steve Scafidi (1) Sümeyye Çomaklı (1) Şairler Sözlüğü (3) Şiir (11) T. S. Eliot (1) The Handmaid's Tale (1) Trevanian (1) Turkish Poetry (11) Ünsal Ünlü (1) Valzhyna Mort (1) Vera Pavlova (1) W. K. Wimsatt (1) W.H. Auden (1) William Butler Yeats (1)