Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Öykü etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

Felluce'nin Çocukları

Patricia

Patricia güzel bir kadın; Doğu Avrupa'da bir klise önüne bırakmış annesi. Rahipler alıp manastırda büyütmüş. Gül kurusunu anımsatan, hafif etli dudakları var. Gözlerini kısarak bakıyor, rengini seçemiyorsun; ama yeşil diyebilirsin. Başının üzerinde altın bir hale var ki burada melekleri sembolize ediyor. Melek gibi kadın diyebiliriz Patricia için, ve üstelik sarışın; her erkeğin içinde bir sarışın kompleksi vardır, Patricia'yı görünce bu komplike durum bir aysberk gibi eriyor yavaş ve aheste. Arkamda ergenliğe yeni girmiş oğlanlar ve kızlar ortodoks ilahiler okurken, Patricia'nın gözlerinden sular damlıyor ellerine. Patricia ağlamıyor ama, mucize filan olduğu yok, klisenin çatısı akıyor, dışarıda yağmur...

Bir ihtiyar omzuma çarparak Patricia'nın önüne geliyor, ellerinini bitiştirip dua etmeden önce Patricia'nın önündeki kutuya bir beşlik euroyu indiriyor. Patricia'ya bile rüşvet ha. Vay amcam benim. Tanrı kabul etsin. Patrica kabul edemiyor.

Bugün Patricia'…

KAR

İnce parmaklarımdan kayıyor kar. Soğuk, yakalarımdan içeriye giriyor. Ayaklarımı ısıtmıyor potinlerim. Islak nefesim sıcak buhar üflemiyor. Buzlar bastıkça çatırdıyor altımda. Kaygan bir zeminde cambazlık oynuyorum. Rüzgâr, kıs kıs gülüyor halime. Ağaçlar dökmüş yapraklarını. Çıplak, o yaşlı, buruşuk kadınları andırıyorlar. Ne kadar sade ve basit görünüyorlar o zaman. Makyajını bozmuş, çirkin bir kadın gibi doğa. Üşüyorum.

Fatih'te ikindi ezanını okuyor müezzinler kış edasıyla|; yavaş ve mahur. Bir neyzenin perde aralarında nefes alışlarını anımsatıyor uğultular. Kar yağıyor ve kulaklarımda ezan. Atilla İlhan'ın, Fatih'te eski bir cuma çalarına uygun bir Cuma çalıyor, Balat yokuşlarında eski bir gramafon. Arabalar çoktan demir zincirlerini geçirmiş lastiklerine. Yanımdan geçerken ağır bir ses bırakıyorlar havada; şakır, şukur. Tabanlarım buzlara yapışıyor bazen. O an iç içe geçmiş, sevişen şeyler geliyor aklıma. Buz ve soğuk. Bu ikisi bana yakın şeyler değil.

Kış tatlıları v…

DEPREM

" Bazen resimlere bakarız, birden hüzün alır
Çeker gideriz bir gün oradan; resimler kalır"

İstanbul'da Sıradan bir Sabah...

İstanbul' da sıradan bir sabahtı. Her zamanki sabahlar gibi. Güneş birazdan doğardı. Yedi tepe üzerinde şakıyan ezan sesleri ile karışık, kurulu çalar saatler, insanları yavaş, yavaş güneşin ilk damlalarıyla birlikte sokaklara döküyordu. Önce motör sesleri sonra debriyaj... Caddeler yine korna ve klakson seslerinden, işe yetişme telâşının verdiği stresle birbirine giren şoförlerden, poğaçacı, börekçi ve simitçilerden müteşekkildi. Sonra ayak sesleri karışıyordu kaldırımlarda, kulaklara. Tak, tak, tak... Akıyorlar.

Burunlara taze çiçek kokuları geliyordu. Mevsim bahar olmalı! Şimdiden birçoğu gelecek yaz tatili için planlarını kurmuştu. Kimisi Antalya, Alanya, kimisi Bodrum bazısı Ege, Karadeniz... Eeee! Gidemeyenlerde vardı tabii! Mesela karşıdaki sinekli bakkal yaz, kış açık. Birde köşedeki manav ile birinci kattaki öğretmen emeklisi...…

HİCRET

İskelenin yeşil, yosun yapraklarla sarmalanmış ayaklarını döven dalgaların dingin sessizliğinde, yalnız,karanlığın içine gömülen gemiler vardı. Dolunayın şavkı sıyrılıp sıyrılıp bulutların içinden, onlara vuruyordu. Sahipsizdi onlar. Terk edilmişlerdi.

Bodrum’da yaz nasıl döverse sıcaktan kumları, yalnızlık öyle ağır gelirdi gemilere. Kaptansızdı onlar. Pusulaları paslanmıştı. Rotalarını sorgulamak gibi bir lüksleri hiç olmamıştı. Onların dalgalar küpeşteye vurdukça bir sağa sonra sola savrulan ağır, çürümüş, yorgun gövdeleri vardı. Yelkenli gemiler tarih sahnesinden kalkalı beri, atlas, keten, Hint ipeği karışmış şile bezlerini ambarlarının tozlu kalmış karanlık köşelerinde, unutulmuşluğun gönderlerine çekmişlerdi.

Korsan, vurucu, siyah gemilerden korku aparacak telaşeleri kalmamıştı artık. Açık sularda şimdi terkedilmiş hüzünler bekliyordu onları. Lodos, geceleri insanlar Halikarnas’ ı terk ettiğinde bir cömertlik ederde ufuklardan usul usul eserek kıyılarına uğrarsa iskelenin ve taşı…