Öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Mart 2008 Salı

Felluce'nin Çocukları































Irak' ın batı eyaleti Anbar'da bir asi şehir; Fallujah... Soğuk bir kasım sabahı... Uyku tutmamış gözleri. Bütün çocukların gözleri açık. Geceden korkuyor çocuklar. O cırcır böceği seslerini, perdeleri havalandıran sıcak çöl rüzgârlarını ve anne ninnilerini çoktan unutmuş kulaklar. Gecelere artık silah sesleri, kurşun vızıltıları, bombalar hâkim. Kim bilir kaç kişinin dünyası karardı bu gece, kaçının anne ve babası uzaklara gitti! Ve hayat ucuz kelimelerden ibaretti; bu kararmış ve yanık şehirde.

Bu şehrin çocukları artık kâğıttan gemilerini kan derelerinde yüzdürüyor, yıkık ve yanmış evlerinde saklambaç oynuyor, kurşun parçalarından misket yapıyor. Bu şehrin çocukları vaktinden önce büyüdü. Bu çocukların hepsi adam... Ve birdenbire düştü dam; o bayram sabahı, açıldı gökyüzü.

Evet Falluce'de bayram sabahıydı.. Sokaklar ışımaya başlayacaktı birazdan. Zeynep'in gözlerinde iki kurumuş yaş damlası. Kurumuş gözleri. On üç yaşında bir kız çocuğu Zeynep. Uzaklara daldı mı irileşen zeytin karası gözleri var kumral saçlarının altında. Ama bu gözler savaş karası değil, ölüm karası değil, zeytin karası. Daha dün okula gidiyordu, bahçesinde oynuyordu, yeni şarkılar öğreniyordu barışa dair ve şiirler yepyeni bir dünya kurma adına. Bugün okulları yok. Kitaplarını askerler yaktı.

Babası şehir mektebinde tarih öğretmeniydi. Bir gün askerler geldi evlerine. Ellerinde kocaman silahlar vardı, daha önce hiç görmediği silahlar. O böyle şeyleri sadece filmlerde görmüştü. Babasına: "Sen asisin, halkı isyana kışkırtıyorsun" dediler, alıp götürdüler... Hiçbir şey anlamadı Zeynep. Gözleri abisini aradı boşlukta belki gelir de yardım eder umuduyla. Ama abisi yoktu. Öyle bir geceydi ki o; Amerikan uçakları şehre dalmış ve bombalar yağdırmışlardı evlere, şeker yağdırır gibi. Çığlıklar geliyordu kulaklara, anne çığlıkları, çocuk çığlıkları… Sonra ses kesti bütün sesleri. Sadece burunlara gelen yanık et kokuları ve ağlamakla, bağırmak arasında yükselen sessiz insan çığlıkları kaldı geriye. Zeynep' in kulaklarına babasının hıçkırıkları geldi önce, sonra çıktı odasından. O gece annesi abisinin odasında uyumuştu. Hastaydı abisi. Çok hasta.. Bütün gece kusuyor, ateşler içinde yanıyor, sonra soğuktan üşüyor, titriyordu. Annesi abisine bakıyordu o gece. Zeynep kendisini abisinin odasında buldu. Siyah gözleri önce babasının hıçkırıklarıyla sonra düşmüş damın altında kararmış iki siyah cesetle buluştu. İki yanmış beden. Cansız! Hiçbir şey anlamadı Zeynep. Çünkü o bir çocuktu..!

Bu sabah bayram sabahı. Uyku tutmamış gözleri. Felluce'nin çocukları uyanık. Ezan sesleri giriyor pencerelerden. Sonra bir bebek ağlaması.. Zeynep' in on sekiz aylık kız kardeşinin sesiydi bu. Adını annesi koymuştu: Feyza. Savaşın çocuğu... Bir kibrit alıp kandili yaktı. Feyza'nın beşiğine vardı küçük ve ürkek adımlarla. Yumuşacık ve şefkat dolu ellerle, tıpkı anne şefkati gibi bağrına bastırdı. "Uyandın mı benim minik ve bahtsız kardeşim? Sabahların nur olsun. Acıktın mı küçüğüm?" Feyza'nın ağlaması kesilmiş, küçük dudaklarına tatlı bebek gülümsemesi gelmişti. "Anne" diyordu Feyza. Ablasını anne sanıyordu. Nereden hatırlayabilirdi ki annesini? Kelimeler boğazında tıkandı... Mutfağa gitti. Boş ve çıplak mutfağa. Önceki gün yardım örgütlerinin vermiş olduğu sütü koydu ocağa, sonra bayatlamış hurma liflerini bir sahanda ezip şerbetini yaptı. Bu onun bayram tatlısıydı. Bir ara siyah gözleri uzaklara daldı. Eski bayramları hatırladı. Bayram sabahları anneleri onlara güzel tatlılar yapar, abisi ve babası bayram namazından dönünce yedikleri ilk lokma bu tatlılar olurdu tatlı bir anı olarak kalan damaklarda. Bugün ne onlar ne de annesinin güzel tatlıları vardı. Ocakta bir süt ve kurumuş hurma şerbeti... Feyza'ya sütünü içirdikten sonra salona geçti. Bir hafta önce Guantenemo'dan, babasından bir mektup gelmişti. Okumamıştı onu. Bugüne saklamıştı. Bugün babası burada olamayacaktı ama onun kelimeleri buradaydı. Mektubu açtı:

"Sevgili kızım, savaşın ve esaretin üzerine doğduğu şehrin çocuğu Allah'ın selamı üzerine olsun.

Sana bu satırları uzaklardan, bu esir ve zulüm kampı olan Guantenemo' dan yazıyorum. Bu mektubu yazmak ve göndermek kolay olmadı ama eğer sen şu an bu satırları okuyorsan sana ulaşmış olmalıdır! Tahminimce bir iki hafta sonra ramazan bayramıdır. Bizim burada saatlerden ve günlerden haberimiz yok. Çoğu zaman gecenin ve gündüzün neresinde olduğumuzu kestiremiyoruz. Sen deki bir insan çiftliğindeyiz. Hepimizi küf kokan ve güneş girmeyen odalarda tutuyorlar. Kimsenin kimseden haberi yok. Burada konuşmak yasak. Sadece bekliyoruz beklemeyi! İnsanlık yok burada.

Ben hep düşlerimde bir gün başımıza musallat olan diktatörün (Saddam) gideceğini, aydınlık günlere erişeceğimizi düşledim. Bugünse bir diktatör gitti, başka bir diktatör geldi. Anladım ki cinayetin, diktanın, zulmün ırkı, milleti, dini yok. Bunları yapan ne inançlı bir kişi ne de bir insan olabilir. Biz hep batıyı, uygarlığın uygulayıcısı, özgürlüğün bekçisi, hukuğun, insan haklarının güvencesi olarak algıladık. Şimdi anlıyorum ki hep okullarda, tarih derslerinde, çocuklarıma öğrettiğim bilgiler hasta bir şairin elinden çıkma hayal karalamalarıymış. Öyle bir medeniyet, öyle bir uygarlık yok. Özgürlük fikri sadece bir felsefe olarak kalmış düşüncelerde. Biz burada, bu esir kampında, Amerika'nın, o sözüm ona özgürlükler ülkesinin hiç görmediğimiz yüzünü görüyoruz. Burada başlarımıza çuvallar geçirip, kadınlarımızı ve bizleri çırılçıplak soyuyorlar, meydanlarda yürütüyorlar, başımıza geçip bir ellerinde biraları, diğer ellerinde silahlarıyla dilimin sana söylemeye varmadığı daha bir çok insan dışı, medeniyet dışı şeyler yaptırarak "lugatın bunu ifade etmekte bulabileceği uygun bir kelime bilemiyorum" ne olduklarına yaptıkları fiillerle her gün şahit oluyoruz.

Ama bizler umutsuz değiliz. İçimizde hiçbir zaman sönmeyen ümidimiz var. Eğer birileri bir yerlerde tuzaklar kuruyorsa hepsinin üzerinde bir tuzak kurucu var: Allah. O bize yeter. Biliyorum, bu senin geçirdiğin ilk yalnız bayramın. Bilsen topraklarım, sizler nasıl burnumda tütüyorsunuz. Ama sen de bizim gibi ümitvar ol, umudunu yitirme, bugün değilse yarın, elbet bir gün kavuşacağız. Burada veya orada. Hastalıkta veya sağlıkta. Bizleri onlar gibi ölüm ayırmaz. Birleştirir.

Sevgili yavrum mektubumu bu satırlarla bitiriyorum, benim için topraklarıma, insanlarıma selam söyle. Ve minik kardeşini, yavrumu gözlerinden öp. Siyah gözlerinden öperim. Baban..."

Sokaklardan insan sesleri gelmeye başladı. Gün ağarmıştı dışarıda. İnsanlar bayramlaşacaktı. Sonra çocuk sesleri geldi birer birer. Felluce'nin çocukları. Mektubu katlayıp, annesinin eskiden kullandığı ceviz ağacından oyma sandığa kaldırdı. Annesinin çeyiz sandığıydı bu... Kardeşini sıkıca giydirip dışarıya çıktılar. Sokaklara...

Evleri beyaz kerpiçten yığılma iki katlı bir yapıydı. İçeride elma ve dut ağacı olan küçük bir bahçesi vardı. İkinci katın yıkık çatısı, dışarıdan daha net seçilebiliyordu . Dış cephesinde bilmem hangi gün, hangi gencin kafasına sıkılan bir kurşundan kalma, kurumuş kan lekeleri... Bu kurumuş kan üzerinde rızık arayan kara ölüm sinekleri... Kim bilir daha kaç ölünün kanını içtiler! İki sokak arkada, doğu yakasında sabaha karşı tanımlanamayan eller tarafından Amerikan askerlerine su götüren bir tırın ateşler içinde yanan profili… Etrafa ulu orta saçılmış plastik su şişeleri… Önünde ellerini havaya kaldırıp dans eden, bu manzaranın tadını çıkaran çocuklar... Şehir kabristanının iki mahalle aşağısında mermilerden kalbura dönmüş iki sivil araç ve bir tır... Koltuklarında kurumuş kan izleri... Üzerinde aynı ölüm sinekleri var.

Zeynep kardeşiyle kendini şehir mezarlığında buldu... Anne ve abisinin mezarının başında. Bayramlarda hep elini öperdi onun, bu sabah öpemeyecekti. İçinden bir ürperti gelip, geçti. " Anne!" dedi. "Bak biz geldik. Kızların. Sana minik Feyza'yı getirdim. Bak nasılda gülüyor!"

Babamdan mektup geldi geçen hafta. Bu sabah okudum. Sana çok selam ediyor. Anneciğim bu sabah bayram. Bilsen ne kadar özledim seni. Bu sabah senin bize yaptığın o bayram tatlıları ya da babamın bize verdiği bayram harçlıkları yoktu. Ama babam mektubunda ümitvar olun diyor. Ben ümitvarım anne. Bugün değilse yarın. Elbet bir gün buluşacağız. Burada veya orada. Hastalıkta ve sağlıkta. Bizleri onlar gibi ölüm ayıramaz. Birleştirir... "

Sonra başka sesler geldi mezarlıktan, başka bayram tebrikleri... Çocuk sesleriydi bunlar. Felluce'nin çocukları. Kimisinin babasıydı, kimisinin annesi, abisi, ablası toprağın altında yatan. Onlar bayram tebriğine, elini öpmeye gelmişlerdi kara toprağın. Onlar bu şehrin erken büyüyen çocuklarıydı. Onların hepsi adamdı. Ve birdenbire düştü dam o bayram sabahı; açıldı gökyüzü...


Mustafa Burak Sezer - Kasım/ 2004
Pakistan - İslamabad




* Yayınlandığı Dergilerden Bazıları: Adı Yok, Amigra, Anafilya, Ay Vakti, Beyan, Bezirgan, İki Deniz, İrade, İspinoz, Sayha, Türk Edebiyatı, Türk Solu, Yaprak...

3 Mart 2008 Pazartesi

Patricia



Patricia güzel bir kadın; Doğu Avrupa'da bir klise önüne bırakmış annesi. Rahipler alıp manastırda büyütmüş. Gül kurusunu anımsatan, hafif etli dudakları var. Gözlerini kısarak bakıyor, rengini seçemiyorsun; ama yeşil diyebilirsin. Başının üzerinde altın bir hale var ki burada melekleri sembolize ediyor. Melek gibi kadın diyebiliriz Patricia için, ve üstelik sarışın; her erkeğin içinde bir sarışın kompleksi vardır, Patricia'yı görünce bu komplike durum bir aysberk gibi eriyor yavaş ve aheste. Arkamda ergenliğe yeni girmiş oğlanlar ve kızlar ortodoks ilahiler okurken, Patricia'nın gözlerinden sular damlıyor ellerine. Patricia ağlamıyor ama, mucize filan olduğu yok, klisenin çatısı akıyor, dışarıda yağmur...

Bir ihtiyar omzuma çarparak Patricia'nın önüne geliyor, ellerinini bitiştirip dua etmeden önce Patricia'nın önündeki kutuya bir beşlik euroyu indiriyor. Patricia'ya bile rüşvet ha. Vay amcam benim. Tanrı kabul etsin. Patrica kabul edemiyor.

Bugün Patricia'nın doğum günü ve ben ona bir tek karanfil getirdim, o yüzden yağmur yağarken Patricia ağladı.

8 Mart 2007 / İslamabad
Mustafa Burak Sezer

KAR



İnce parmaklarımdan kayıyor kar. Soğuk, yakalarımdan içeriye giriyor. Ayaklarımı ısıtmıyor potinlerim. Islak nefesim sıcak buhar üflemiyor. Buzlar bastıkça çatırdıyor altımda. Kaygan bir zeminde cambazlık oynuyorum. Rüzgâr, kıs kıs gülüyor halime. Ağaçlar dökmüş yapraklarını. Çıplak, o yaşlı, buruşuk kadınları andırıyorlar. Ne kadar sade ve basit görünüyorlar o zaman. Makyajını bozmuş, çirkin bir kadın gibi doğa. Üşüyorum.


Fatih'te ikindi ezanını okuyor müezzinler kış edasıyla|; yavaş ve mahur. Bir neyzenin perde aralarında nefes alışlarını anımsatıyor uğultular. Kar yağıyor ve kulaklarımda ezan. Atilla İlhan'ın, Fatih'te eski bir cuma çalarına uygun bir Cuma çalıyor, Balat yokuşlarında eski bir gramafon. Arabalar çoktan demir zincirlerini geçirmiş lastiklerine. Yanımdan geçerken ağır bir ses bırakıyorlar havada; şakır, şukur. Tabanlarım buzlara yapışıyor bazen. O an iç içe geçmiş, sevişen şeyler geliyor aklıma. Buz ve soğuk. Bu ikisi bana yakın şeyler değil.


Kış tatlıları ve acılı çiğ köfte kokuları sarmış Malta Çarşısını. Kimisi toptan erzak alma telaşına düşmüş. Kimisi yakmış sigarasını, kaldırmış yakalarını, bir kahvenin köşeliğinde seyrediyor sessizliğini kalabalığın. Adamlığının kaç kuruş ettiğinin umrunda bile değil bazıları. Hepsi kendi halinden memnun. Sıcak simit ve çay kokusu manavlarda çöreklenmiş. Mavi önlüklü adamlar, hanım ablalara sebze, meyve tartıyor, bir yandan yudumluyorlar sıcak çaylarını. Şen bir kasap, çingen havasına kaptırmış başını, etleri lime lime kesiyor. Dudağında yarım bir izmarit. Ağzından çıkan sıcak buhar, sigara dumanına karışıyor.
 

Bulutlar, zamanın yavaş yeknesaklığına inat, hızla doğuya doğru akıyor. Eski Bizans zamanlarından kalma bir harebenin önüne çökmüş ihtiyar, ikindi ezanını dinliyor. Birazdan gidecek. Malta kahvesi sakinleri çaya davet ediyorlar. Gülümsüyorum. "Eyvallah. Belki... Başka zaman..."
Balat yokuşundan evimin köşeye sinmiş siluetini hala görebiliyorum. Anacığımın istedikleri geliyor aklıma. "Hay Allah! Çok dalgınım." Şekiller ani çağrışımlar yaratıyor zihnimde. Gittikçe çoğalıyorum. Zamanın kuantlarında eriyor kar.
Bir televizyon dizi film çekiyor, Boyacılar Kapısı girişinde. Taşra kızı, kapının önünde bir cüzdan buluyor. Sözde sonra, cüzdanın sahibiyle büyük bir aşk yaşayacaklar. Bunu kameramanla yaptığımız bir sigara içimlik sohbetten öğreniyorum. Kafalarda hala yeşilçam tripleri. Adamlar matrix çağına girdi abicim.
 

Boyacılar kapısı arkasında bir dilenci karşılıyor beni. Yarım yün, naylon karışımlı eldivenli elini uzatıyor sırıtarak: "Allah rızası için bir sadaka. Soğuk, bebelerim aç..." Allah rızası deyince iş değişiyor. Siyah eldivenli eli havada hızla açılıp, kapanıyor. "Allah dualarını kabul etsin yiğidim. Allah seni sevdiklerine kavuştursun..." "Amin abla, Amin..."
Soğuk, buz tutmuş betonlar üzerinde, Fatih Kuran Kursunun öğrencileri futbol oynuyorlar, havası inmiş lastik bir topla. Kimse onlara kızmıyor, -cami bahçesinde top oynuyorsunuz!- diye. Lastik top ayağıma geliyor. Uzunların arasında kaybolmuş kısa boylu, afacan, tatlı yüzlü bir hafız, gülümseyerek yükseltiyor sesini: "Abiiii... Abi bir orta yapsana. Şöyle kafalık. Ama tam kafalık olsun ha. Doksana takıcam..."
 

Çocuk falso kaçırıyor ortayı. Uzun, bir şaplak indiriyor ensesine. "Büyüde gel canım." Bütün uzunlar yakıyor farları. Hepsinde şen bir kahkaha. Ufak afacan sırıtıyor bana uzaktan: "Abi öyle orta yapılır mı ya?" Gülümsüyorum. "E, yaptık ya! İyi orta yapsakdık, futbolcu olurduk zaten..."
Fatih Camii önüne park etmiş salepçinin arabasından sıcak tarçın kokuları yayılıyor bahçeye. Arabanın mangalında ellerimi ısıtıyorum. Sıcak salep, dilimi yakıyor. Kuran kursu kapısından iki cenaze getiriyorlar içeri. Bir tabutun başında beyaz bir tülbent. İkindi sonrası kılacaklar cenazeyi. Mevtanın yakınları asırlık çınarın altına birikiyorlar. Gözlerinde ağır, kalın güneş gözlükleri. Kadınlar başlarını yarım, beyaz, renkli tülbentlerle kapamış. Adamlar sigara soluyup, rahmetliden konuşuyorlar. Kar düşüyor bahçeye...
 

Müezzin kamet getiriyor. Cami kapısı kalabalıklaşıyor. İçeriye giriyorum. Çokta kalabalık değil. Az buçuk dolmuş. Sıcak nefesler ısıtıyor kubbe altını. Ezan-ı kamedi derin boşluklarda yankılanıp, kavisleşerek yayılıyor kuytulara. Loş bir kış aydınlığı, renkli kum camlardan kırılıp içeriye süzülüyor. İmam efendi, safları sıklaştırma direktifleri veriyor cemaate. Sonra kıbleye dönüyor. Sessizlik. "Allah-u ekber..."
 

Dışarıda, bağıran simitçilerin sesleri, Fatih Kuran Kursu Hafızlarının kahkahaları, Salepçinin kazanını karıştırırken çıkan o ağır ses, Boyacılar Kapısı dilencilerinin nidaları, duaları; Malta Kahvesi sakinlerinin sıcak çaylarını karıştırırken çınlayan bardaklar, helvacıların derin kazanları, dizi çekilen filmde taşra kızının, cüzdanını düşüren adamın arkasından bağırışı, cenazeyi bekleyen kadınların bana samimi gelmeyen yakarışları, ağlayışları, caminin arka perdesindeki çeşmeden su dolduran çocukların, suları doldururken taşırmaları, şakalaşmaları, çiğ köfte yoğuran pala bıyıklı adamların "Çiyy Köfteeee... Gel..." diye bağırışları, anamın çıkarken tembihlediği nasihatları, arkadaşlarım, arkadaşlarım... İstanbul... Sessizlik... Sen...
 

İmam efendi selam veriyor. Faysal Caminde mavi bir sessizlik. Esmer adamlar kapıya doğru yöneliyor. Büyük havuzun göbeğindeki çeşmeden sular, üçüncü kata kadar fışkırıyor. İslamabad'a kış geldi. Caminin önünde dolmuşçular bağırıyor: "Aphara, Cinnah Süper, Rawalpindi... Sıcak kış güneşi tenimi yakıyor. İçimde kar... İçimde...


Mustafa Burak Sezer
Pakistan 11 - 12 - 2005
Yedi İklim, Ocak-2006

DEPREM



" Bazen resimlere bakarız, birden hüzün alır
Çeker gideriz bir gün oradan; resimler kalır"

İstanbul'da Sıradan bir Sabah...

İstanbul' da sıradan bir sabahtı. Her zamanki sabahlar gibi. Güneş birazdan doğardı. Yedi tepe üzerinde şakıyan ezan sesleri ile karışık, kurulu çalar saatler, insanları yavaş, yavaş güneşin ilk damlalarıyla birlikte sokaklara döküyordu. Önce motör sesleri sonra debriyaj... Caddeler yine korna ve klakson seslerinden, işe yetişme telâşının verdiği stresle birbirine giren şoförlerden, poğaçacı, börekçi ve simitçilerden müteşekkildi. Sonra ayak sesleri karışıyordu kaldırımlarda, kulaklara. Tak, tak, tak... Akıyorlar.

Burunlara taze çiçek kokuları geliyordu. Mevsim bahar olmalı! Şimdiden birçoğu gelecek yaz tatili için planlarını kurmuştu. Kimisi Antalya, Alanya, kimisi Bodrum bazısı Ege, Karadeniz... Eeee! Gidemeyenlerde vardı tabii! Mesela karşıdaki sinekli bakkal yaz, kış açık. Birde köşedeki manav ile birinci kattaki öğretmen emeklisi...Altı yıl önce emekli olmuştu. Geceleri uyumuyor. Sürekli bir şeyler okurdu. Hayat arkadaşını kaybettiğinden beri, gözlerine uyku girmediğini bilirim! Gidemeyenler arasında karşıdaki parkın gündüzleri saim (1), geceleri kaim (2), deliside vardı. O da bu parkı, kışlık ve yazlık olarak kendisine tahsis etmişti. Bodrum katındaki "arebesk kız" yine sabah, sabah teybini son ses açtı. Orhan Gencebay' dan " bir teselli ver " çalıyordu. Söylemesi ayıptır, görücü bekliyor zatı aliyeleri! Evvelden seçememiş; şimdi seçilemiyor!

"On numaradaki genç adam" her zamanki gibi saat yedide kapısının önünde. Üzerinde mevsimlik bej bir mont, siyah kumaş pantalon ve kahverengi ayakkabılar var. Pazarlamacı. Okumaktı ideali. Okuyamadı. Okuyan kardeşleri için çalışıyor. Sonra "on bir numaradaki genç kız" kapısının önünde. Mimar Sinan Üniversitesi, güzel sanatlar fakultesi öğrencisi. Aynı zamanda aşık! Az önceki genç adamın, sadece hayalindeki figürüyle tam on yedi kez resmini çizdi! On numaradaki çocuk ise kendi çapında şair! Çocukluğundan beri o kız için şiirler yazıyor. Bazende rahmetli babası için yazdığı şiirler malum... Bazılarını isimsiz olarak on bir numaranın altından içeri atarken görmüştüm! Yani ikiside aşık. Ama birbirinden habersiz!

Sıradan Günler Geçiyor...

İstanbul birinci bahar ayını doldurdu. Kimi zaman yağmurlar yağdı, Alibeyköy deresi taştı, öğrenciler YÖK' ü protesto etti, PKK saldırılarını artırdı, kiralar yine yükseldi, televizyonlarda deprem senaryoları başladı, İstanbul belediyesi çalışıyor, falan, filan... Sıradan günler geçti böylece. İstanbul o eski, insanlar o eski insan olarak kaldı..!

.....den Önce...

Saat sabahın dördüne varmak üzere. Şehire sıcak ve rüzgârsız bir hava hakimdi. Öğretmen emeklisinin gözleri üç saattir aynı sayfada. Konsantre olamıyor. Kulaklarında sokak kedilerinin çıglık atmakla, ağlamak arasındaki karışık iniltileri, köpeklerin uzun ve kesik ulumaları, martıların gökyüzünün alacakaranlığında hiç durmadan kanat çırparak cıyaklamaları onu o sayfaya mahkûm etmiş. Sanki müebbet bir hayalin peşinde!

On numaradaki genç adam üçüncü kez genç kızı rüyasında görüyor. Yan odada uyuyan üç kardeşi ve annesi, genç adamın uykusunda genç kızın ismini sayıkladığından habersizdi.

Kimsenin farkına varmadığı, karşıdaki sinekli bakkalı aynı kişiler üçüncü kez soyuyor. Parkın delisi gökyüzüne konuşuyor! Uyumamış...


Saat 03:50 ...Kum! (3)

Acaip bir rüyaydı. En son yedisindeyken gördüğü ve kendisine sürekli dini hikayeler ve kıssalar anlatan, Kuran-ı Kerim okumasını öğreten babaannesi odasındaydı. Babaannesi, resim çizerken kullandığı koltuğun üzerine oturmuştu; gözleri seçemediği bir kitabın üzerine mıhlanmış(4), dudakları durmadan ne dediği anlaşılmayan küçük ama hızlı fısıltılar halinde kımıldıyordu. Sonra sesler gittikçe yükselmeye, harfler irileşmeye, babaannesinin dudaklarından çıkan fısıltılar kelimelere dönüşmeye başladı. Durmadan, " İze zulziletül arz- u zilzale he "(5) kelimelerini tekrarlıyordu! Ses gittikçe yükseliyor ve odanın duvarlarında yankılanıyordu. Aniden... Babaannesi durdu. Başını "Kitaptan*" kaldırdı ve göz göze geldiler on bir numaranın genç kızıyla. Tanrım! O gözler! O kadar korkunç, telâş içinde bakıyordu ki..! "Kum" dedi dudaklarından, " kuuummmmmmmm " ....

Genç kız bir fırtına gibi fırladı yataktan. Henüz uyku sersemliğini atamamıştı üzerinden ki, ters bir şeyler olduğunun farkına vardı! Müthiş bir şekilde başı sarsılıyordu. Hayır, hayır sarsılan başı değildi, odası sallanıyordu. Sallanan yerdi.

Tavan, yerle aynı anda fakat farklı yönlere doğru hareket ediyordu. Raflardaki bütün kitapları yerlere kapaklanmış, pencere kenarında duran tuveli, fırça ve boyaları, mor menekşeler, saksılardaki toprak halının üzerine saçılmıltı. Kulaklarına çığlık sesleri geliyordu. Bağıranlar, yalvaranlar, delirenler... Evler, sokaklar birbirine giriyordu. Öyle bir geceydi ki bu; yerle gök bir oluyordu!

Parkın delisi sürekli ağlamak ve kahkaha atmak arasındaki belirsiz bir edâyla, sinir bozucu sesler çıkartıyor, kimi zaman yere yatıp, gece sanki gök yarılmış da dökülmüş gibi parlayan milyarlarca yıldızı bakımsız parmaklarıyla işaret ediyor, sonra hızlıca kalkıp, parkın içinde zıplayarak koşuyor, geldiler, geldiler, geldiler diyordu..! �Geldiler, geldiler, ha ha ha işte geldiler...�

Depremden Sonra... 04:20

Mahalle parkı kurtulanların ve yaralıların vücutlarıyla doluydu. Vücuttular sadece, nefes alan birer vücut. Diğer parçalarını evlerinden çıkarken bırakmışlardı. Sinekli bakkal dükkanı, daha ilk sarsıntılarda, içindeki kasayı kırmaya çalışan hırsızlarıyla beraber üzerindeki binanın altında kaldı. Öğretmen emeklisinin hercai gözleri saatlerdir aynı sayfaya bakan kitabının üzerinde zelzele başlamadan önce durmuştu zaten! Cesedini çıkartırlarken kitabı elllerine yapışıktı. Latince bir kitaptı okuduğu: " ANARKH " ... (6)

Arebesk kızın oturduğu bodrum katı çoktan " harâbesk" olmuştu. Molozların altında hayatı gözlerinin önünden geçerken, dudaklarında ölümcül bir susuzluk, düşüncesinde ise beş yıl önceki kısmetini geri tepişinin sızısı vardı! Gözleri teybine kaydı. Öldü...

On bir numaranın genç kızı bir haftadır evde yalnız kalıyordu ve o acaip rüyadan uyandırılışıyla an içinde sokağa fırlaması bir olmuştu. Dışarısı ona en vahşi savaşların sonuçlarından, en asi fırtınaların bozgunlarından daha korkunç ve ürkütücü göründü. Evlerin kimisi birbirinin içine girmiş, bazısı yan yatmış, kimisi kendi üzerinde toz, buz olmuş, yollar yarılmış, asfaltlar kalkmış, sokak lambaları, kanalizasyonlar patlamış, telefon direkleri kırılmış, arabalar taş ve beton yığınları altında birer teneke haline gelmişti. Tek kelimeyle İstanbul' da kıyamet yaşanmıştı!

Birden aklına on numaradaki genç adam geldi. Süratle taş ve moloz yığınlarının arasından geçerek, artık ne on numaradan ne de kendisinden eser kalmayan binanın eskiden olduğu yere yürüdü. Çığlık atarak ve ağlayarak bağırıyordu : "Sesimi duyan var mı?"

Diğer sağ kalan insanlar aynı binadan yaşlı bir kadınla, sekiz aylık torununu sağ olarak çıkarttılar. Yaşlı kadın, bebeğin deprem başlamadan az önce ağlamasıyla uyanmış ve aniden deprem başlayınca, torununu kaptığı gibi kolonların altına sığınmıştı.

On bir numaradaki kızın gözleri yanıyordu. Ağlamaktan gözleri kan çanağı olmuş, bağırmak ve çığlık atmaktan sesi çıkmaz olmuştu. Eğer ismini bilseydi, evet eğer bilseydi artık utanmadan, çekinmeden söyleyecekti! Nerdesin diyebilecekti! Ama aşık olduğu genç adamın ismini bilmiyordu işte! Dizlerinin üzerinde molozlara yığıldı. Başı omzuna düştü. Sayıklıyordu. �Nerdesin, nerdesin...� Bulutsuz gökyüzündeki dolunay, saçlarını ve yara içindeki bileklerini aydınlattı. Sonra...

Aynı rüyasındaki gibi bir ses, önce fısıltı halinde sonra kelimelere dönüşerek "su" dedi. Kelimeler kulaklarını yalayıp geçiyordu. �Su, su, su...� Yerinden bir ok gibi fırlayarak sesin geldiği yöne doğru koşarken, bir yandan da içinden geçirebildiği bütün duaları okuyordu.

Ses gittikçe dahada belirginleşti. �Su, su, su..� Molozların üzerine kapaklandı. Bütün gücüyle, elinden geldiğince taş yığınlarını kaldırıp fırlatmaya başladı. Bir saat geçmişti ki, bir odaya bakan küçük bir dehliz açıldı önünde. Bağırdı, "sesimi duyan var mı?" Aşağıdaki karaltıdan kesik, kesik su sesleri geliyordu.

Kalktı ve koşarak aceleyle yardım bulmaya gitti. Üç adam ellerindeki kazma ve küreklerle betonları dövdüler, dehlizden bir kişi sığabilecek kadar yer açılınca ikisi içeriye girdi ve su diye inleyen adamı dışarıya çıkardılar. Ay ışığı adamın saçlarını yaladı. Saçları bembayazdı. Genç yaşına rağmen saçları o gece ağarmıştı. Su, diyordu sürekli. On bir numaradaki kız zor bulduğu suyu genç adama içirdi. Gözlerinde muazzam bir merhamet, Allah�a şükür ve damla, damla yaş vardı.

Genç adam, "kardeşlerim, anam" dedi. Adama, "sus" dediler. "Kendini yorma. Sağ kalanları kurtarmaya çalışıyoruz. " Adamın başı kızın omzuna düştü. Bayıldı...

İstanbul�a Yaz Geldi...

İstanbul' a yaz geldi. Sokaklar hala harabe ve molozlarla yığılı. O kadim, tarih kokan şehrin bir çoğu, mazide tatlı bir anı olarak kaldı. Baharda yaz tatili hayali kuranların bir çoğu şimdi yok. Öğretmen emeklisi, karşıdaki sinekli bakkal, köşedeki manav, arebesk kız, on numaradaki üç kardeş ve kadın. Onlar artık yok. Yoklar...

On bir numaradaki genç kız iki aydır hastahaneye gidip, geliyor. Ne hikmettir, on numaradaki genç adamın odasını, on numaralı hasta odasına verdiler! Genç kız ömründe ilk defa adamın resmini karşısına geçip çizebilme fırsatını buldu. Genç adam, her ne kadar resmini görebilmek için ısrar ettiyse de genç kız:, "olmaz" dedi.

Bir gün kız, "yarın resmini sana gösterecegim "dedi. Yüzünde masum bir gülümseme vardı. Adam, "o halde bende yarın sana senin için yazdığım şiiri veririm" dedi. Gülüştüler...

Yarın...

İkiside o gece uyuyamamıştı. Biri şiirini diğeri resmini merak ediyordu. Üstelik sakladıkları bir sır vardı, birbirinden habersiz iki sır...

Genç adamın oda kapısı açıldığında, heyecanla yatağında doğruldu. Gelen hemşireydi. " Hay Allah! Hemşireymiş.�

Hafiften kendi kendine gülümsedi. Hemşire sabah kontrollerini bitirmek üzereydi ki, genç kız bir elinde taze mevsim çiçekleri diğer elinde sarı bir kağıtla sarmalanmış, genç adamın portresiyle çıka geldi.

Ruhu okşayan tatlı bir gülümseme ile, " Günaydın.� dedi. �Nasıl bakalım bugün şairimiz?" Adam gülümsemeye, ince bir tebessümle mukabele etti, "İyiler... Güzel ressamımız nasıllar?"
Genç kız, "İyiler, sağlığınıza duacılar." Birden gülüşmeye başladılar.

�E, artık resmimi görmenin vakti geldi sanırm.�
�Kahvaltı yapmadan mı göreceksin?� Vakti biraz da olsa geçiştirmeye çalışıyordu. �Zaten bir haftadır bekliyorum, görmek için!"
Genç kızın yanakları al, al kızardı, "Evet.Vakti geldi.�

Genç kız, adama sarı bir kağıtla sarmalanmış portresini uzatırken, adamda bitişiğindeki komidinin çekmecesini aralayarak beyaz bir zarf içindeki şiirini genç kıza takdim etti. Genç kız, zarfın içinden iki dosya kağıdına yazılmış şiiri çıkararak okumaya başladı:

" YABANCI

Derse;
Uzaklardan bir yabancı
Gel!
Gider misin?
Baskısına
Katlanabilir misin gerçeğin?
Derse,
Sana, sen kimsin!
Bilebilir misin gerçeği?

Gülümse,
Gülümsemek güzelse
Değilse
Neden ağlıyoruz biz?
Mona Lisa' lar gibi..!
Evini,
Bir dev uçursa
Sana yepyeni bir dünya kursa!
Ağlaman durur mu?
O diyara,
Acının olmadığı mekana
Verse,
İşte biletin dese
O yabancıya güvenir misin?

Kimsin!
Tekrarlansa ses
Vites,
Yokuşta boşa kaysa
Dudakların kapanık
Bulanık,
Bakabilir misin gözlerine?
Sihirbazın gözlerine değebilir misin!

Sesin,
Başka tınlasa notayı
Hatayı
Kaldırmasa bu hayat
Bayat,
Bir simit yer gibi
Kendini
Sıcak çaya bandırsan.
Kandırsan
Polyannacılık oynayarak,
Kayarak,
Yaşlanırsın sen!

Elbisen,
Değişmeye mahkûm yıllardır
Hayırdır!
Sen değişmeden...
Kimseden...
Kimsen!
Derse,
Haydi çıkar, at!
Çıkarabilir misin elbiseni?

Gerçeği,
Arıyorsun sen.
Bunun için önce
Başladın
İlk Adem' in Havva' yı aradığı gibi,
Kendinden.
Derdinden
Yollar sana dar gelse
Uzak bir memleketse
Mutlu olmak!
Derse,
Haydi çıkar at!
Atacak mısın kendini?
Yusuf gibi
Karanlık zindanlara!

Elveda,
Dağ, dağ ardında
Yaşanmış bir zaman bırakacak.
Mekan,
Aslında içinde bir resimdi!
Ressam,
Onu sana çizdi!
Düştün
Sen bu toprağa.
Açtığında
Gözlerini o sabah
Sen çocuktun!

Boşsa,
Hepsi, hepsi hemen.
Kıyamet kopsa,
Ansızın ölsen!
Mona Lisa gülümsemen
Ölse!
Dese,
İşte sana yeni bir dünya!
Eski rüyalara veda.
Verse,
İşte biletin dese
O yabancıya güvenir misin?�

Şiirin burasına gelince yeşil gözleri dolarak, şaşkınlık ve hüzün içinde büyük harflerle alt köşeye yazılmış şu cümleyi okudu: �BENİMLE EVLENİR MİSİN?�

Genç adam, o sırada resmin kağıt sargısını açmış, kendi portresine bakmakla meşguldü. Gök-yüzünde parlak, milyarlarca yıldızın bütün şehri aydınlattığı, yıkık evlerin, kalkık tratuvar taşlarının, gri ve monoton molozların arasında bir park, o delinin yazlık ve kışlık olarak kullandığı park, o gece, adamın oraya yaralılar arasına taşındığı park, fon olarak seçilmişti. Bu fon üzerinde adamın beyazlarla karışık saçlarını aydınlatan asi bir dolunay ve genç adamın yüzünde parlayan buruk bir tebessüm vardı. Tıpkı Mona Lisa' nın ağlamasını gizleyen tebessüm gibi. Resimde, uzandığı yerde, hemen yanıbaşında, mevsimsiz açmış bir yaban gülü, boynu bükük yatıyordu. Bu gül toprakta değil, parkın betonları arasından çatlayarak, kendisine bir yol bulmuş ve oracıkta açmıştı. Kimbilir belki de o gece açmıştı!

On numaradaki genç adamın gözleri portrenin sağ alt köşesindeki imzaya kaydı. İmzanın hemen altında kırmızı büyük harflerle şu cümle yazıyordu: �BENİMLE EVLENİR MİSİN???�

O an ikisi de göz göze geldi. İkiside konuşmak istedi ama kekelemeye başladılar. Kelimeler kifayetsizdi. O an, on numaranın genç adamıyla, on bir numaranın genç kızı büyük bir mutlulukla birbirlerine sarıldılar. Ağlıyorlardı...

Mustafa Burak Sezer
Eylül - 2004
İslamabad - Pakistan
Yedi İklim / Ekim-2004


DİPNOTLAR:
(1) Saim: Arapça bir kelime olup , oruçlu manasında kullanılıyor.
(2) Kaim: Arapça, ayakta olmak, dikilmek manasına geliyor.
(3) Kum: Arapça emir kipi: Kalk, uyan manasında kullanılıyor.
(4) Mıhlanmak: Kökü tam olarak bilinmemekle birlikte Rumca ve Farsça bir kelime: çivilenmek manasında kullanılıyor.
(5) Kutsal kitap, Kuran-ı Kerimde, Zelzele suresi 99 - birinci giriş ayeti, �Yeryüzü sarsılmakla sarsıldığı vakit!� Manasına geliyor. Zelzele: Sarsılmak ve deprem manalarına geliyor.
(6) Anarkh: Latince bir kelime : Kader demek.

*Kitap: Kuran-ı Kerim

(Dipnot: Öyküde geçen rüyada, genç kızın babannesinie Arapça kelimeler kullandırmamın sebebi, rivayetlere ve İslam akidesine göre, ölümden sonraki ebedi yaşamda konuşulacak dilin Arapça olmasından dolayıdır ki yine İslam akidesi ve rivayetlere göre ölümden sonra direkt olarak Kabir (sorgu) Meleklerinin, mezarda cesetlerin üzeri toprakla örtülür örtülmez, ölüleri sorguya çektiği dil, ölü hangi etnik köken, dil ve dinden olursa olsun, Arapça olacaktır. Yine rivayetler ve İslam akidesine göre cennetin dili Arapçadır.)

HİCRET




İskelenin yeşil, yosun yapraklarla sarmalanmış ayaklarını döven dalgaların dingin sessizliğinde, yalnız,karanlığın içine gömülen gemiler vardı. Dolunayın şavkı sıyrılıp sıyrılıp bulutların içinden, onlara vuruyordu. Sahipsizdi onlar. Terk edilmişlerdi.

Bodrum’da yaz nasıl döverse sıcaktan kumları, yalnızlık öyle ağır gelirdi gemilere. Kaptansızdı onlar. Pusulaları paslanmıştı. Rotalarını sorgulamak gibi bir lüksleri hiç olmamıştı. Onların dalgalar küpeşteye vurdukça bir sağa sonra sola savrulan ağır, çürümüş, yorgun gövdeleri vardı. Yelkenli gemiler tarih sahnesinden kalkalı beri, atlas, keten, Hint ipeği karışmış şile bezlerini ambarlarının tozlu kalmış karanlık köşelerinde, unutulmuşluğun gönderlerine çekmişlerdi.

Korsan, vurucu, siyah gemilerden korku aparacak telaşeleri kalmamıştı artık. Açık sularda şimdi terkedilmiş hüzünler bekliyordu onları. Lodos, geceleri insanlar Halikarnas’ ı terk ettiğinde bir cömertlik ederde ufuklardan usul usul eserek kıyılarına uğrarsa iskelenin ve taşırsa bulut bulut öte denizlerden haberler, bu bile mutlu edebilirdi onları. Bir gemi olarak doğmak, azgın, derin, deli sularda çılgın dalgaları yararak yol almak zordu. Bir balıkçı teknesi, bir savaş gemisi, bir taşıyıcı, bir kruvazör, bir transatlantik olabilirdi hepsi. Üç insan ömrüne eş yüzerdi bazen kimisi ki bu bir cinin aynı zamanda yarı ömrüne eşti. Asla vefasız değillerdi; en azgın sularda kaybolmak pahasına, yağız atlı süvarilerin dört nala, dur durak bilmeyen, uzun yeleli siyah safkanları gibi sahiplerini hep bir sonraki hedefe taşımak için cansiperane, hep hiç o yitirmedikleri ümitleriyle, tıpkı çocukları için kendilerini feda eden anneler gibi yitip yok olmak uğruna ama hep tumturaklı o esrarengiz vücutlarıyla sahiplerini güven dolu adalara bırakırlardı. Onlar bir taka yada muazzam yapılardı. Onlar gemiydi.

Şimdi Bodrum’da dalgaların yüksek bir iskelenin çürümüş, yosunlu ayaklarını dövdüğü bir gecede, yalnızlıktan kafa kafaya vermiş üç gemi, geçmişte kaybettikleri âlemi, arıyordu deryalarda. Gözleri keskinliklerini yitirmişti. Yıllara yayılan bitip tükenmez dedik enerjileri körelmiş. Ayakları kireçlenmiş, bir zamanlar önlerinden geçen çılgın, toy bir gemi gördüklerinde, bas bas bağıran, avazı çıktığı kadar haykıran, biraz korkutucu amaokşayan o uyarıcı sesleri rengini kaybetmişti. Artık o eski gemi değildi onlar.

Hatırlamıyordu kimse onları. İstenmedikleri için böyle sarhoş, ayakta duramayan, içi çürümüş bir iskeleye bağlanmışlardı. Ne çakılı kaldıkları sular teselli edebiliyordu onları ne de onlar suları memnun. Yaşlandıklarının farkına vardıkları anda, yürümekte oldukları yolun tükendiğini, artık sona erdiğini değil, sonsuz bir yolda onları sonsuz idare edebilecek bir ayaklarının olmadığını anladılar. Onları terk edenlere de hak veriyorlardı artık. Yeni doğan çocuklar, açık denizlerde ölüm ve korku tüketen yeni gemiler vardı şimdi. Daha çevik, süratli ve uzun ömürlüydü onlar. Yeni nesil dedikleri bu olsa gerekti. Daha akıllı, daha idealist, daha çok istenen yeni şeyler. Ya birileri de arada bir ansızın çıkıverip onları hatırlasaydı, bir gece vakti hani utanır belki diye gizlice karanlığı örtünerek sislerin içinden sürünerek gelseler, konuşmasalar bile sırf nasırlı elleriyle çürümüş, ağır, boyası akmış renksiz gövdelerini sırf dostluk adına, eski yıllar adına, azgın sularda çarpıştıkları kara sevdalar adına salt yol arkadaşlığı uğruna okşasalardı başlarını, fena mı olurdu hani? Bu istedikleri çok muydu? Hatırlanmak yani?

Dolunayın arada bir üzerlerine düştüğü bu talihsiz üç gemi, sonunda Halikarnas’ta kimselerin olmadığı bir sırada, etrafı telaşla kolaçan ettiler, sonra sırayla yek diğerinin gevşek iplerini çözdüler. Madem hatırlamayacaktı hiç kimse, biteviyesine çile, biteviyesine ölümse beklemek, açık sularda kaybolmak daha erdemli, daha yüceydi.

Sabah tanyeli yavaş yavaş ağarıyorken, ufukta uzaklara mıhlanan, yalnızlıktan bunalmış üç karaltı, kıyıda bırakarak küflü hatıralarını, denize hicret ettiler.


Mustafa Burak Sezer
23.07.2006 /İstanbul

Ayvakti / Sayı:73 Eylül 2006

Etiketler

300 (1) Allen Ginsberg (2) Amaççı Yanılım (1) Amiri Baraka (3) Ardengo Soffici (1) Aşk (1) Attila İlhan (1) Cahit Koytak (1) Cemal Süreya (2) CHP (1) Cody Walker (2) Çeviri Öykü (3) Çeviri Şiir (31) Daniel Defoe (1) David Lerner (1) Deneme (3) Diane Di Prima (1) Dictionary of Poets (3) Dimitris Dimosthenous Lentzis (1) Eleştiri (10) Ezra Pound (1) Faiz Ahmed Faiz (2) Footnote to Howl (1) Füruğ Ferruhzad (1) Gregory Corso (1) Henry Fielding (1) Hindistan (1) Hip Hop (1) Hüseyin Cöntürk (1) İngiliz Romantik Şiiri (1) intertextuality (1) İsmet Özel (1) J.A.Cuddon (1) James Merrill (1) Jean Fritz (1) Jeanne Murray Walker (1) Joseph Andrews (1) Julia Kristeva (1) Kamala Das (2) Karen Chase (1) Kay Ryan (1) Liang Xiaoming (1) Lisa Lewis (1) Louise Glück (1) Mahmut Derviş (1) Margaret Atwood (1) Maria Wong (1) Mehmet Akif Ersoy (1) Mehmet Aycı (1) Mein Kampf (1) Metinlerarasılık (1) Mikhail Bakhtin (1) Morning of Hayyam (1) Muhammed İkbal (3) Mustafa Burak Sezer (22) Müzik (1) Nazım Hikmet (1) Necip Fazıl Kısakürek (1) Niels Hav (1) Orhan Veli (1) Oscar Wilde (1) Ountlandish (1) Öykü (5) Parveen Shakir (1) Poetry (1) Poetry in Turkish Translation (20) Post-Modernizm (1) Postmodernist Sanat (1) Robinson Crusoe (1) Senaryo (1) Sezai Karakoç (1) Sinema (1) Söyleşi (2) Sözlük (5) Steve Scafidi (1) Sümeyye Çomaklı (1) Şairler Sözlüğü (3) Şiir (11) T. S. Eliot (1) The Handmaid's Tale (1) Trevanian (1) Turkish Poetry (11) Ünsal Ünlü (1) Valzhyna Mort (1) Vera Pavlova (1) W. K. Wimsatt (1) W.H. Auden (1) William Butler Yeats (1)