Şiir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Şiir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Kasım 2015 Çarşamba

Denize doğru




Denize doğru

Mustafa Burak Sezer

sevmek lazım illa ki
şu denize doğru uçuşan kumruları
her sabah işe giderken, ölürken hatta
bir tramvayın içinde atan yüzbinlerce kalbi

şu çirkin binaların sahipleri
güzel yaşayabiliyorlar mıdır bilemem
bu şehri fi tarihinde
çirkinleştirmek için anadolu'dan gelen
halkı da anlamak lazım, herkesi anlamak

yaşamak her gün
hiç yaşamamış olmaktan hallice
biriken bir şeyler
onların da vardır kitapta bir yeri
yoruyor bazen bu kalabalık

koşup denize doğru kaçıyorum.

Akatala, Eylül 2015

10 Kasım 2015 Salı

yüksek hayal


yüksek hayal
mustafa burak sezer


beraber bir sokakta yürüyoruz
çamurlu, badanasız duvarların arasında
mis gibi yüksek hayal kurmak
sen burada yoksun aslında.

perdelerin ardında bir dünya var
içerlerde bir yerdesin
böyle boyunca uzanmışsın
beraber filan da değiliz.

otobüs durakları terk edilmiş, oturaklar boş
siyah beyaz kâbus görüyor kediler. 

Ekim, 2011, İstanbul
AKATALPA, Kasım 2011

23 Temmuz 2015 Perşembe

kentin müziği


  
mustafa burak sezer

yandaki tuvaletten osuruk sesleri geliyor,
ilerdeki banyodan balgam sesleri
işte bu kentin müziğidir adamım
tiksindirici darbelerle seni hırpalar
köpürerek kıyılara taşan bir deniz gibi korkutur.
kemancılar, gitarcılar, dümbelekçiler bu sesi bastırır durur
kentin müziği kirli ve iğrenç yüzünü
yağmur yağdığında gizleyemez

o yüzden insanlar yağmurlu havalarda
korkunç yalnızlıklarını da alıp iş yerlerine giderler
birbirlerini çay ve muhteşem geyiklerle oyalarlar.
büyük adamlar parlak takım elbiseleriyle
işçiler mavi ve beyaz önlükleriyle ve kadınlar
kırmızı rujlarıyla ve ağır parfümleriyle ve çorbacılar kalın defterleriyle
hep bir ağızdan kentin o şom, gevşek sakız çiğneyen paslı ağzından
birbirlerine doğru yasladıkları abartılı sesleriyle
gelirler ve giderler

taşıdıkları amorfik cüsseleriyle
bir ceplerinde düşürdükleri geçmişlerini
zımpara kağıdıyla parlattıkları
o çok gururlandıkları hayal güçleriyle
durmadan uyuyarak ve uyanarak
perdeleri açıp giyinerek hep aynı sabahı
aynı yolları geçerek
kendi suretlerinde yarattıkları biçimsiz binaların yanından
veya ötesinden
çok sevdikleri takımlarından, kadınlarından, fikirlerinden de
getirirler ve götürürler
her şeyleri birbirinin aynısı olan her şeyleriyle.

ayaklarımızın altından pis sular akıyor,
yürüdüğümüz yolların altında
yüzbinlerce gider borusunun birleştiği
kanalizasyon tünelleri
o şefsiz enstrümansız ritimsiz şarkısını kuruyor
fareleri ve karanlığı yaratan

veya korkutan çürük hünerleriyle
dökülüyorlar gittikçe çoğalan
gürleşen ve koşan ve koştukça derinleşen
ve tek vücut olan kendileriyle
kentin tıpkısı olan insana
insanın tıpkısı olan kente doğru
yaraları kabuk bağlayan
koşarak büyüyen bir çocuğun
hırçınlaşan kaprisleri gibi
gümleyerek ve toslayak
ahenksiz müziklerini yapıyorlar
altı günde
yedinci gün evlerinde oturup dinleniyorlar.

1 Kasım 2011, İstanbul

Akaltalpa, Eylül 2012


19 Haziran 2013 Çarşamba

yoksa ben insan değil miyim çiçeğim

yoksa ben insan değil miyim çiçeğim

mustafa burak sezer

içimde yavşayan bir coğrafya var / ben insan değil miyim çiçeğim?
içimden çıkarıyorum rengarenk paspaslar ayaklarınla bas diye
bir günde on beş kere sevişen adam içimden geçiyor / işsizlik gittikçe artıyor çiçeğim
geçiyor belli belirsiz bir burukluk bir hüzün içimden / sana gelince çoğalıyor
içimden yorgun işçiler geçiyor enselerini soğuk güneşlerin yaktığı
içimden ferrari geçiyor satıp bilgeleşemiyorum çiçeğim
bu şarkı içimden senin için geliyor çıtır çıtır ye diye beni
içimden kızılırmak geçiyor balıklar geçiyor bir de boru hattı geçiyor
içimizdeki derin mevzu bizi aşıyor çiçeğim

içimden halkların kardeşliği geçiyor, çeto sen hala burda mısın
içimden aşk desem herkes merhaba diyor bayrak açıyor
içimden inleyen nağmeli bir çiçek geçiyor / duruyor sonra terlerini soğutuyor
o zaman aşk kalbimizde yaşar /onu  suyla büyütürüz çiçeğim
ben aynada kendisini göremeyen kişiyim / ıssızlaştıkça çorak bir ülke oluyorum
içimden kendi insanlarını büyütüp öldüren lirik bir şehir geçiyor / bahçeler geçiyor bir de, çiçeksiz ve ağaçsız

ben gayrı umumi bahçelerde seni sularken paslanan su bidonuyum
içimden böyle bir şarkı geçiyor, notalarını deniz rüzgarlarının çaldığı gelişigüzel isabetsiz şarkılar / kalbini ıskalıyorum çiçeğim
kalbine nişan alıyorum içimden bir ok geçiyor / afrika geçiyor,  sımcıcak çöl kumlarını kavuran kızıl güneş geçiyor
içimden sana doğru transit bir yol geçiyor / gümrüklerin kaldırıldığı
çiçeğim bütün gümrüklerin sahiplerini bir peçete gibi büzüştüren tır şoförü geçiyor içimden

toprak evlerin ve kurak tarlaların yorgun rençperleri geçiyor içimden / bir de çamurlu sular geçiyor
şehir hatları geçiyor radyosunda futbol haberleri dolaşan bir uçak geçiyor / kanatsız bir ufo geçiyor
içimden bir falcı geçiyor fanusunu barbarlara kaptırmış / çarşı pazar geçiyor içimden
içimden pazara çıkan bir teyze geçiyor bir de elma şekeri diye tutturan sümüklü veletler
içimden çiçekleri sonradan tanımış çekingen bir çocuk geçiyor / burda çekimser kalıyorum çiçeğim

sıradaki şarkı senin için geliyor / içimden bir coşku sokağa taşıyor çiçeğim
kendimi çay içmek için yaratılmış klasik türk erkeği gibi hissediyorum bazen
sabahları uyumamak için içimden "that's the way i like iiitttt... uh-huh uh-huh!” şarkısını çalıyorum
ayakkabıyı daha farklı görmeye başlıyorum / ufkum açılıyor çiçeğim
nutellanın sadece nutella olmadığını anladım bir de
seni nutellalayarak mı yemeli yoksa nutellalamalayarak mı yemeli hala bunu düşünmekteyim
yoksa ben insan değil miyim çiçeğim?


Mühür dergisi, 41. sayı

2 Mart 2013 Cumartesi

haydar abi



haydar abi / mustafa burak sezer

 
yalnızlığa savrulmuş bakır bir traktör gibiyim uçurumun dibindeyim haydar abi
buraya yuvarlanarak gelmedim düşerken yürüyerek geldim polisler bile çevirmedi
etkinliklerin içinde çoğalıp binlerce yüzün arasında ben de kayboldum sizin gibi kim olduğumu unuttum
herkes yukarı aşağı yürürken hepimizi herkesleştiren o kıpır kıpır müzikleri dinledim lambaya püf dedim
fransızca turistleri seksi bir şeylere benzettim biz türkçe konuşunca çok romantik oluyoruz di mi haydar abi
#hayat böyle diyorlar bunlar her boku biliyorlar bilmedikleri bok yok haydar abi sanki dünyanın sahibi onlar
en güzel kızı futbol maçına götürüp bağırtıyorlar hepimiz galatasaraylıyız bunu hala bilmiyorlar en şahane kupalar bizim haydar abi
biz sevince elimize yüzümüze bulaştırıyoruz peçete varsa bir zahmet uzatıver haydar abi ellerim yine sersem, ürkek, nasıl da yapış yapış
bak kalbim nasıl da güm güm titriyor bunlar içimdeki taraftarın ayak sesleri
traş olurken köpük sürmüyorum klişeyi böyle yıkıyorum kendimi çok süper hissediyorum
çok kirliyim haydar abi suların altında saatlerce kalıyorum ama hep bir kirlilik hissiyle kurulanıyorum derimin altına kadar sinmiş sanki
mitolojik bir kanalizasyon gibiyim paslı boruların içinden atomlarım şıllık hızıyla geçiyor
yaşamak bazen çok felsefik geliyor her şeyin bir tanımı var terminolojide biz nerdeyiz, bizi acaba sikleyen var mı haydar abi
futbol maçından sonra neden bu manyaklar oturup saatlerce oyunu yorumluyorlar / biz gerizekalı mıyız, biz götümüzle mi izliyoruz haydar abi
kıza tecavüz etmişler skiper yorumluyor: böyle ettiler buralar buralarını / porno sektörü kan ağlıyor haydar abi
birileri neden hep bizim adımıza konuşuyor, bizim için yemek seçiyor / yoksa bir şarkıcının dediği gibi zurna mıyız ha
otobüste teyzelere yer vermemek için uyur numarası yapan makatları jöle kaplı gençlerin beynini amerikan filmleri yıkıyor haydar abi
nerden biliyorum bizi de böyle yıkadılar haydar abi sidikli sularda tramplenden atlattılar
gösterecek hiçbir şeyim yok "akıp giden sokaktan başka" seksi olsaydım zaten kuşe kağıtlı dergilere kapak olurdum haydar abi
biz bu zevzek meseleleri etüd ederken birileri binlercesini roketle havaya uçuruyor / koku gelmiyor havada parfüm kokusu var haydar abi
gazeteler parfümle basılıyor, bütün dizilerde baş rol olabiliriz nasıl olsa çocuklar tutkalla yapıştırılıyor orta doğu'da haydar abi

bir caminin önüne bırakılan şüpheli paket gibiyim ınga ınga diyorum halüsünasyon görüyorlar bomba değilim beni kimse sevmiyor haydar abi
benim sevdiklerim hep ellerin oldu artık seni seviyorum senden bir yanlış beklemiyorum sana güveniyorum haydar abi
ama korkarım bize güvenmiyorlar big brother is watching us haydar abi
bizim enternasyonel kavgamız metropollerde avmlerde marka oldu biz treni çoktan kaçırdık haydar abi

karayazı, 20. sayı

9 Temmuz 2011 Cumartesi

don-gü




insan şişmanlayınca donu hafifçe yırtılır
güzel günler geride kaldı fala inanmıyoruz
yeni elbiseler almak, büyümek lazım
ama insan büyüyünce erkenden yaşlanır

oturup, bacakları açtıkça eski donlarda
deruni bir cart sesi ve kulaklar
pür dikkat yırtılışın albenisine kapılır
orda bir yırtık don var uzakta

şimdi bol bol alışveriş, böl böl mağazalar
kadınlar, ayakkabıcılar ve çantacılar
iç çamaşırın markalıları, etiketlileri
iki yıl garantili, likralı, bu da şiir mi

diye poflarken şişmanlayınca kaçan donlar
var, bu acılı, ketçaplı, ve fevkalade bir şey değil
şimdi bu donu on sene yıkaya yıkaya
giymişim, kaç ülke gezmişim bu donla

insan zamanla donuna bir arkadaş gibi alışır
amma çok don dedim, don, don, don, don
dedim, hüzün, acılar, yalnızlık ve aşk demedim
türk şiiri demedim, aysel demedim, sana demedim

şimdi üzülmüyorum bu donu çıkarıp atıyorum.

Akatalpa, 138
Haziran










30 Mayıs 2011 Pazartesi

Biz


 

ne kadar yalnızız biz ikimiz
bu dünyanın sonundaki kumsalda
terli, korkular içinde
ölüler için ilahiler okuyup bakışarak
biz ne kadar yalnız

öfkeli, gergin insanların içinde
her gün gümbür gümbür bir gürültü
her gün isyan bayrakları ve alaturka hüzün
her gün biraz daha şişmanlayan masif ağrılar

biz ikimiz dünyanın ucunda yırtık bir bayrak gibi
araba seslerinin ve yayaların musikisini dinliyoruz

durmanın bir anlamı yok dünya döndükçe
kimse duramaz kimse umursamadan
yapraklar düşecek sürekli dalından
çocuklar duramaz büyüyecek
büyükler duramaz yaşlanacak
suyu çekilince kuruyacak bu deniz

kederinden fişini çekmiş bir atlı karıncanın
üzerinde oturup hiç kıpırdamadan
saatleri sayamayız, koşan bulutları gözleyebiliriz
göçmen kuşları, geçen uçakları, değişen gökyüzünü
biz ikimiz yorgun bir balıkçı, esmer bir rençper, yaşlı
ekmek ustası olamayız

duramayız, zamanı tutamayız, süpernovaları ve yıldızları
biz ikimiz elbiseleri dolduramayız ve sayfaları

biz engin dünyanın dingin sahilinde
dikilip hadiseleri izleyen sürreal bir çift hayalet
gibi çok yalnız bir geminin içinde
rüzgâr nereye savurursa oraya gidiyoruz.

2010 İstanbul

Akatalpa, Sayı 137
Mayıs, 2011

4 Haziran 2010 Cuma

İsyan Manifestosu




-->

İsyan Manifestosu

( I )

Coğrafyalarda kan kokusu
Kusar kusmuklarını tam tamlar
Ey atinin vefakâr kırlangıçları!
Ebabil olun dönün taşlarla
Korkak köşelerde sizi bekleyen karılar ordusu…
Çocukların gözlerinde birer hüzün vakasıdır vatan
Sahip çıkılmayan her söz için ölecekler
Durup bir an dinlesem toprakları
Sonsuza dek uzanan ufuk çizgisinden
Savaşın çığırtkan korkakları
Saçlarını dikerek delirecekler

( II )

Bu mu öfke damarlarınızda gezinen?
Dudaklarınızda nikotin kırıntısı kelimeleriniz var
Bu mu Musa’nın Kızıldeniz’den aşırdığı?
Heybelerinizde suyu akmış, paslı, sahte, teneke altınlar…

Siz yahudiye piç olan kekemeler korosu !
Sevişirken çürük deliklerinizden hava kaçırırsınız
Zalimlerde geberme tutkusu
Kerhanede günah çıkaran papazlar biliyorum
Siz kutsal orospu çocukları !
Bizi görünce çıldırırsınız

( III )

İsyan! Kırmızı bir çağda dehşetli bir ses.
Her sabah ölüm otobüsleri kalkan şehirlerden
Ezanlarda kendine güvenemeyen müezzinler
Bir numunelik gibi yürürler evlerinden

Siyah şapkalar, siyah botlar, siyah bomba
Masum hayalleri yok kitapların
Tarihin içinde gizlenir çakallar
Sakın sen oyunları gerçek sanma
Onlar çocukları sobeleyerek vururlar

( IV)

Hahamların kutsal sözleri var
Öldürülen her bebek için bir cennet vaat eden
Kiliselere İsa hiç uğramadı
Silahları vaftiz ettiler
Meryem İsa’yı böyle hasta bir kavim için doğurmadı.

( V )

Şimdi isyan şiirleri genleyerek ben
Ardımdan bir ordu sürükleyeceğim
Saçlarıma verdiğim hiçbir şekil uymadı
Ama ben bir erkek gibi korkmadan
Şekilsiz kelimelerle dövüşeceğim

Siz kutsal orospu çocukları
Bilirim siyah kalpçiklerinizin titrer gölgesi
Erir yağlı yüzlerinizde merhamet
Topu topu bir nefeslik saltanatınız var
Ve sayenizde işte geldi kıyamet
Bu şairlerin ilk savaş bildirgesi:
Her isyan bir şiirle başlar.

Mustafa Burak Sezer
08.08.06. – İstanbul


Etiketler

300 (1) Allen Ginsberg (2) Amaççı Yanılım (1) Amiri Baraka (3) Ardengo Soffici (1) Aşk (1) Attila İlhan (1) Cahit Koytak (1) Cemal Süreya (2) CHP (1) Cody Walker (2) Çeviri Öykü (3) Çeviri Şiir (31) Daniel Defoe (1) David Lerner (1) Deneme (3) Diane Di Prima (1) Dictionary of Poets (3) Dimitris Dimosthenous Lentzis (1) Eleştiri (10) Ezra Pound (1) Faiz Ahmed Faiz (2) Footnote to Howl (1) Füruğ Ferruhzad (1) Gregory Corso (1) Henry Fielding (1) Hindistan (1) Hip Hop (1) Hüseyin Cöntürk (1) İngiliz Romantik Şiiri (1) intertextuality (1) İsmet Özel (1) J.A.Cuddon (1) James Merrill (1) Jean Fritz (1) Jeanne Murray Walker (1) Joseph Andrews (1) Julia Kristeva (1) Kamala Das (2) Karen Chase (1) Kay Ryan (1) Liang Xiaoming (1) Lisa Lewis (1) Louise Glück (1) Mahmut Derviş (1) Margaret Atwood (1) Maria Wong (1) Mehmet Akif Ersoy (1) Mehmet Aycı (1) Mein Kampf (1) Metinlerarasılık (1) Mikhail Bakhtin (1) Morning of Hayyam (1) Muhammed İkbal (3) Mustafa Burak Sezer (22) Müzik (1) Nazım Hikmet (1) Necip Fazıl Kısakürek (1) Niels Hav (1) Orhan Veli (1) Oscar Wilde (1) Ountlandish (1) Öykü (5) Parveen Shakir (1) Poetry (1) Poetry in Turkish Translation (20) Post-Modernizm (1) Postmodernist Sanat (1) Robinson Crusoe (1) Senaryo (1) Sezai Karakoç (1) Sinema (1) Söyleşi (2) Sözlük (5) Steve Scafidi (1) Sümeyye Çomaklı (1) Şairler Sözlüğü (3) Şiir (11) T. S. Eliot (1) The Handmaid's Tale (1) Trevanian (1) Turkish Poetry (11) Ünsal Ünlü (1) Valzhyna Mort (1) Vera Pavlova (1) W. K. Wimsatt (1) W.H. Auden (1) William Butler Yeats (1)