Deneme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Deneme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Mart 2008 Pazar

Büyük Kentler Üzerine


Büyük Kentler Üzerine

Küçük şehirlerin, büyük şehirlere kıyası nedir? Ya da özneyi nesnelerin arasında eriten şey? Yok olma fikri hatırlandığında, daha çok eğlenceye, oyuna bırakıyor kendini. Böylece para bütün hükümleri koyucu, yön belirleyici, yaşam tarzı olarak tek gaye oluyor.
Ada dergisi - İstanbul
24 Aralık 2005, Cumartesi
Kalıntısal bir yaşamın uzağında durmak... Kendini soyutlamak... İşte o an bir dervişin gölgesindeyiz. Katastroflardan soyutlanmış olarak. Kalabalık cadde ve sokakların, gece klüpleri ve eğlence merkezlerinin içi hınca hınç insan dolu.

Bu kalabalık yaşamların öznesi haline gelmiş amaç: para. Büyük şehirlerin kaosu. Terkedilmiş ve özlenmemiş hisseden insanın, bu duyguyu içine sokan şey! Küçük şehirlerin, büyük şehirlerle kıyası nedir?

Ya da özneyi, nesnelerin arasında eriten şey? Yok olma fikri hatırlandığında, daha çok eğlence, daha çok oyuna bırakıyor kendini. Böylece para bütün hükümleri koyucu, yön belirleyici, yaşam tarzı olarak tek gaye oluyor! Bir oya(n)lama mekanizmi...

Hırsızlar, bedavacılar, sosyete fahişeleri, entellektüel pezevenkler, yankesiciler, yosmalar, kiralık ya da zevk için adam öldüren katiller, tetikçiler, mafya eşrafı, çift taraflı çalışan ajanlar, bankacılar, tefeciler, medya patronları ve made-manleri; rüşvetçi makam sahipleri, vatan hainleri veya kısaca hepsini ifade eden amaçsız kalabalıklar... Onları büyük kentlerin her köşesinde birikirken, oynaşırken ya da yüksek-sesli şuh kahkahalar arasında, birbirlerine pseudo-repliklerini okurken görüyoruz.
Bütün bir mekânı kaplıyor cisimleri. Rutinin üzerine çıkmaya çalıştıkları halde, daha da artan bir hızla, rutinin altına doğru kaymaya devam ediyorlar.

İlerlemeyince özgür hissetmemek
İnsanı böyle maddeleştiren, kemik ve et parçası haline getiren şey nedir? Sanayileşme ile birlikte gelen daha çok kazanma hırsı mı? Gerçek şu ki bu dünyada statülerin eşitlendiği bir çağ olmayacaktır.

Bütün sistemlerin; komünizmin, liberalizmin, hümanizmin ya da üst-ilahi sistemlerin pratize edilmeye çalışılmasına rağmen; insan, priorik, primitif-insan haliyle yaşadıkça eşit bir statüden söz etmek bir ütopya, çetrefil bir problematik olarak kalacaktır sanki! Nietzsche'nin über insanı, ya da süpermeni bu bağlamda hiç bir zaman yeryüzüne gel(e)meyecektir.

Neden? Çünkü bu insan oluşu(mu)dur, insanın başlangıçtan beri var olan doğa(l) yapısıdır. İnsan genesisten beri, iki dağ genişliğinde altına da malik olsa, bir üçüncüsünü daha şehvetle istemiş, bir hüküm, boyunduruk altına girmek istememiş, fakat boynuna uzun bir ip geçirilmiş koyunlar gibi bu araziyi boş ve özgür sayarak, uzunca bir mühlet dilediğince yeşil otlarından, nimetlerinden yemiş, ama bir gün, ipin sona erdiği yerde, daha ileriye gidemediği yerde özgür olmadığının da farkına varmıştır. Geç gelen bir evrekadan sonra...

Tasarım yarar sağlıyorsa hakikattir
Kimi hayatlar vardır, gerçekten yaşanmıştır. Bu yaşanmış hayatlara özenen insanlar vardır, onları takip eden izleyiciler. İnsanın amacını kavrayamadığı yerde, amaçları olan insanları bir amaç olarak kavraması doğaldır.

Ve tabiatıyla doğru. Fakat amaçlar nehirlerin bir okyanusa akması gibi aynı okyanusta birleşmeyecektir. Amaç bir kavrayış oluşudur. Amerika'lı pragmatist, William James'in dediği gibi:" Bir tasarımın kendisine inanmak bize yarar sağladığı sürece hakikattir."

Ve şehirlerde mutluluk oyuncuları... Oyalananlar... Schopenhauer, "Aşkın Metafiziği" isimli çalışmasında: "Acı ve mutlulukların bir arada olmadığı bir dünyada, can sıkıntısından yaşanılamayacağını" savunur. Halbuki acı ve mutlulukların çerçevelediği bir aşk, veya saplantı halini alan, oksitleşen bir ihtiras, şehirlerdeki insanı "mutlak amaç" doğrultusundan soyutlayacak ve onu aşk-ihtiras kaosunun bitip, tükenmeyen oyalanma oyunu içine itecektir.

Fransis Bacon, "Of Death" adlı essayinde, "aşkın bilgeliği kör ettiğininden" bahseder. Bu kontekste, paraya, güç, madde ve saltanata duyulan saplantısal aşk, şehvet ve tutkunun, bu ritüelleşen tapınmanın, metalaşan ve makineleşen, mekanik, pragmatist ve pozitivist, robotik ve hızlı hayatlar yaşayan ultra-modern insanın, büyük gayesini unutturacak ve bazı filazofların savunduğu gibi doğuştan gelen bilgeliğini köreltecek, veya onu diğer canlılardan üstün kılan beşer, kul, vicdan sahibi ve eşrefi mahlukat olma vasfından ve ebedi saadet müjdesinden uzaklaştırarak, kendini les elus farzeden amaçsız ve unut(ul)muşların, gökyüzünü o küçük yuvarlaktan seyrettiği, karanlık ve dipsiz kuyunun içine iteleyecektir.

Ve caddeler, kaldırımlar, sokak araları, durmadan akan ayak sesleri, insan kahkahaları, bu trafik, topluluğun, sosyal kutuplaşmaların çokluğuyla gelen unutuşlarla, yok olmayı unutmak adına, var olmayı, tefekkürü unutmak adına, sırf hayatı geçiştirmek için, anı yaşamak için her gece yeniden dolacak ve hayat bu büyük kentlerde, bu kaosta sürüp gidecektir.

4 Mart 2008 Salı

Çingene

Bana bir şarkı söyle. Güzel bir şarkı söyle. Bütün hücrelerimi titretsin ezgilerin. Bana sonsuzluğu düşündürmelisin. Asla ölmeyeceğimi. Haydi! İnandır beni. Başla; çal çengini. Ey Çingene...

Anlamadığım kelimelerini yaklaştır kulağıma. Sesini yükselt. Bağır. Yırtınsın ruhum. Seni anlamasam da mutluyum.

Soyun. Çırılçıplak göster aynanı. İçindekileri yücelt. Beni sonsuzluk tepesine yönelt. Budist rahipler gibi boşluğa atlamak istiyorum. Uçur beni. Söyle... Söyle Çingene. Çal çengini...

Bu mistik anı yitirmek istemiyorum. Gözlerindeki ateşi görmek istiyorum. Yaklaş. Titret dudaklarını. Her bir ses, ayrı bir etki yaratıyor tinimde. Hayat boyu sürüklediğim düşlerimde, aradığım sen olmalısın! Çingene! Bunu da şarkılarına yansıtmalısın.

Dur! Şimdi daha kuvvetli bağır. Daha, daha, daha kuvvetli. Patlat zarlarını alfanın, betanın, gamanın. Bana başka perdelerden seslen. Kimselerin bilmediği bir dilden bana derinlikleri anlat. Daha, daha, daha hızlı çal çengini...

Bu şarkının bitmesini hiç istemiyorum. Seni yitirmek istemiyorum. Şarkı sensiz, sen şarkısız bir işe yaramıyorsun. Çingene! Sana bu şarkıları söyleten kim?

Neden tüm dünyayı dolaşıyorsun. Bu yüzden bulamadım seni. Sırf seni görebilmek için, Zerdüşt oldum, Buddha oldum, Ethem oldum. Hep kaçırdın yüzünü. Çingene! Sana bu yüzü çizen kim?

Şimdi yücelt utkularını. Bana en erdemli şarkını söyle. Bütün eşya sussun. Sen söyle. Anlamasam da söyle. Ruhum kavrıyor seni. Biraz daha yaklaş. Biraz daha... Tam alnından öpmeliyim seni.

Mustafa Burak Sezer
İslamabad / 14.01.06

3 Mart 2008 Pazartesi

Aşk Üzerine Birkaç Not


Aşk zor sanat. Söylemesi zor. Anlatması zor. Aşkın tarifi yok. Tarifleri var. Aşk denen amorfik şeyin sadece kıyısına erişen tanımlamalar bunlar. Aşkın tarifi yok.
Gözlemlerim ve içgüdülerim, aşkın bir tür delilik hali olduğunu söylüyor; mantık fakultelerinin durduğu, aklın duygu tufanı altında boğulduğu zamanların, iç taraflarda ferahlıktan daha çok sıkışmaların zuhur etmesiyle, bir şekil aşk sanatına girişin başladığını söylüyor. Ama aşk değil.
Nasıl Eflatun, yeryüzüne odaklanarak derin tefekküre daldığında, bu alemin "imatation of imitation" -kopyanın kopyası- olduğuna kanaat getirerek bir "idealar alemi" yargısına vardıysa, bende insanların bir şeyleri kopyalayarak, buna his giydirip, acı ve mutluluk giydirip, ve sonra ona ruh üfleyip bütün bu yaşadıklarına aşk demesiyle aşkın kotarıldığına inanmayanlardanım. Aşk yok burada. Yani bu alemde aşkın kopyaları var ama ideleri yok.
Schopenhauer, "Aşkın Metafiziği"nde "Acılar ve mutluluklar olmasaydı, insan bu dünyada can sıkıntısından yaşayamazdı!" der. Doğrudur. Böylece kendini dengeleyen sistemler doğuyor. Ama aşk doğmuyor işte.
Çoğu zaman ideallerimizle kısmen örtüşen, bize iyi gelen, acısından bile haz aldığımız ıstırapların, tatlı ve latif sözlerin, kısa süren yumuşak buselerin, dünyanın en güzel sesidir dediğimiz sevgilinin iki dudağı arasından bir ezgi gibi çıkan kelimelerin, etimize battıkça kahrı ve hazzı bir arada tükürten delici bakışların, ve dahi aşık olduğumuz yalanların adına aşk diyorlar şimdi. Ama aşk değil.
Aşk hikâyeleri var. Bize sahici gelenleri hep doğulu, Leyla-Mecnun, Kerem-Aslı, Ferhat ile Şirin dinlerken bize bir haller oluyor, ya da bana bir haller oluyor ama Romeo-Juliet, Joseph-Fanny vs dinlerken bana bir haller olmuyor. Erotizmi ve plastiği geçemiyor bu hikâyeler. Hep kendi hikâyemi kurmak istiyorum sonra; hikâyelere özenip, filmlere filan. Ama kurgu işte. Adı üstünde hayal gücü, martaval, yalan...
Yalanlardan bir dünya kuruyoruz; adına aşk diyoruz. Olmadı. Biz babadan böyle görmedik. Ya da gördük, başımızı kuma gömdük.
Eskiden birisi tarikatta, seyri sülük yapmak istediği zaman, bir mürşide vardığında, şeyh efendi evvela sorarmış: "Evladım sen hiç aşık oldun mu?" diye; cevap hayır ise, "Git bir aşık ol, öyle gel" derlermiş. Buda tasavvufi aşka, ya da ilahi aşka giriş bir tür. Böyle diyebiliriz belki.
Aşk sanki, arzulanana karşı bir kalp çarpıntısından ibarettir! Ona kavuşma isteği, onun adı zikredildiğinde, kokusu geldiğinde, ya da nazara değdiğinde çırpınan fiziki ve metafizik organların ve bilumum damarların ille de sen diye çığlık atmasıdır. Ama ona değer değmez, arzulanan şeye erişir erişmez biten bir şeydir bu!
Öyleyse aşk vuslattır. Allah bize şah damarından daha yakındır. Ama biz ona uzağız. Onun adını duyduğunda tir tir titreyen, isminin harflerinden oluşan bir orduyu izlediğinde şevkten cezbeye gelen aşk adamları var birde. Belki de gerçek aşkı, mutlak aşkı yaşayan tek onlar.
Ama aşk olmalı bir yerlerde, gizlenen, daha başka formları, daha başka tanımları da olmalı aşkın. "Aramakla bulunmaz, ama bulanlar arayanlardır" sözüne ilhak olmalı aşkın saliki.
Ama gezegende aşk olmuyor, benzin fiyatlarına zam gelince. Aşk ta ekonomiye ve borsaya endeksli. Yalan bunlar, gönüller bir olunca samanlıkların seyran, saray olacağı. Genç kız fantazileri, beyaz Mersedesli prens hikâyeleri. Kopyaların kopyası aşklar var ama ideal aşk yok. Yalanla doldurulmuş, kaskaslanmış adamlar var, tatlı fantaziler var ama aşk yok. Belki çok pessimistçe ama aşkı kim görmüş, tutmuş, ellemiş, öpmüş? Kent efsaneleri bunlar. Grek mitoslarında, gece çocuklara hikâye edilen, saray soytarılarından arta kalan ve efsaneleşen pembe imgeler.
Umuyorum ki Mevla bütün bu sözlerim karşılığında burnumu iyice sürter ve ben denizi, deniz görmüş ama içmemiş aciz kulunu, dehşetengiz, fenomenik, transandantal, her zerremi kıvrandıran fevkalade bir aşkla imtihan eder; böylece gökten başımıza aşk düşer, bizde görmüş oluruz. Vay be, hakketen böyle birşey varmış deriz. Evreka oluruz.
Aşkın sanatsal tarifini arıyorum. Aşkın estetik izahatını, kisvelerini, cezbelerini... Mesela aşkın elleri, gözleri, dudakları var mıdır? Varsa nasıl olur?
Aşkın özünde ne vardır? Aşk soyut bir şey mi, somut bir şey mi, yoksa kavramlara sığmayan, fenomenik bir şey midir? Aşk, Orhan Veli gibi kelimeleri kifayetsiz bıraktırır mı? Aşk nasıl başlar? İlk görüşte aşk var mıdır? Zamanla mı aşık olunur? İki kişi ilk görüşte aşık olursa, bunu literatürde nasıl anlatırız? Kader ve metafizik boyutları var mıdır? Aşk şehveti öldürür mü? Aşkın yaşı olur mu? Aşk ölür mü, yani belli bir zaman sonra kinetik enerjisini yitirerek infilak eder mi?
Allah'ın, kainatı aşk özüyle yarattığını söyleyen mistikler (sufiler) ile, Hint literatüründe aşkın evrene tıpkı insan gibi bir şekl ile geldiğini ve kendini ifade etmek için kelimeleri seçtiğini söylersek, aşk nedir, nasıl bir şeydir?
Aşk bütün sorunların yanıtı mıdır? Aşk evrensel kardeşlik ve barış gibi kavramlara kökten çözüm üretebilecek asil kudreti damarlarında gezdirir mi? Aşk bebeklerin ağzına hayat tüküren melekler gibi, birdenbire kalbe tükürülen bir bakış, bir ses, bir tını, bir gülüş, zarif bir el, zarif bir endam, tatlı bir dil midir? Aşk çiğneyemediğini gerisin geriye tükürür mü?
Bir şair, bir ressam, bir yazar, bir sanatçı aşkı nasıl tanımlar? İnsan aşık olduğunu nasıl, ne zaman anlar? Bir insanın aşık olduğunu ötekiler nasıl anlar? Alametleri, hastalığın semptomları nelerdir?
Ve aşkın atomları var mıdır? Bir gün patlar mı? Patlarsa aşıklara ne olur.
Aşıklar ölünce nereye gider?
Aşk neden var?
Kaç türlü aşk var?
İyi aşk nedir, kötü aşk nedir?
Klas aşk ve kalas aşk diye kavramlar üretebilir miyiz?
Aşıkları kıskanırlar mı? Neden? Sebep? Sonuç? İlişki?
Aşk bütün hayatı tıkar ve başka bir hayat açar mı? Paralel evrenlere sürükler mi mesela? Burada ölüyüz ama orda canlı olabilir miyiz aşkın kuvantlarında? Aşkın süpernovaları, kara delikleri var mıdır?
Aşık olmak için bir mektebe gitmek gerekir mi? İcazetle mi alınır? Biz babadan böyle gördük, diyerek mi aşık olunur? Aşıklar da şairler ve müzisyenler gibi doğaçlama yapan birer sanatçı değil midir?
Öyleyse aşkın sanatsal tarifi nedir?

Etiketler

300 (1) Allen Ginsberg (2) Amaççı Yanılım (1) Amiri Baraka (3) Ardengo Soffici (1) Aşk (1) Attila İlhan (1) Cahit Koytak (1) Cemal Süreya (2) CHP (1) Cody Walker (2) Çeviri Öykü (3) Çeviri Şiir (31) Daniel Defoe (1) David Lerner (1) Deneme (3) Diane Di Prima (1) Dictionary of Poets (3) Dimitris Dimosthenous Lentzis (1) Eleştiri (10) Ezra Pound (1) Faiz Ahmed Faiz (2) Footnote to Howl (1) Füruğ Ferruhzad (1) Gregory Corso (1) Henry Fielding (1) Hindistan (1) Hip Hop (1) Hüseyin Cöntürk (1) İngiliz Romantik Şiiri (1) intertextuality (1) İsmet Özel (1) J.A.Cuddon (1) James Merrill (1) Jean Fritz (1) Jeanne Murray Walker (1) Joseph Andrews (1) Julia Kristeva (1) Kamala Das (2) Karen Chase (1) Kay Ryan (1) Liang Xiaoming (1) Lisa Lewis (1) Louise Glück (1) Mahmut Derviş (1) Margaret Atwood (1) Maria Wong (1) Mehmet Akif Ersoy (1) Mehmet Aycı (1) Mein Kampf (1) Metinlerarasılık (1) Mikhail Bakhtin (1) Morning of Hayyam (1) Muhammed İkbal (3) Mustafa Burak Sezer (22) Müzik (1) Nazım Hikmet (1) Necip Fazıl Kısakürek (1) Niels Hav (1) Orhan Veli (1) Oscar Wilde (1) Ountlandish (1) Öykü (5) Parveen Shakir (1) Poetry (1) Poetry in Turkish Translation (20) Post-Modernizm (1) Postmodernist Sanat (1) Robinson Crusoe (1) Senaryo (1) Sezai Karakoç (1) Sinema (1) Söyleşi (2) Sözlük (5) Steve Scafidi (1) Sümeyye Çomaklı (1) Şairler Sözlüğü (3) Şiir (11) T. S. Eliot (1) The Handmaid's Tale (1) Trevanian (1) Turkish Poetry (11) Ünsal Ünlü (1) Valzhyna Mort (1) Vera Pavlova (1) W. K. Wimsatt (1) W.H. Auden (1) William Butler Yeats (1)