Eleştiri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Eleştiri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Mart 2012 Cuma

Amerika’yı neden sevemiyoruz?

Birileri Amerika’yı Havaya Uçurdu’ya Giriş

Ya da Amerika’yı neden sevemiyoruz?

Mustafa Burak Sezer

Amerika’da yirmi iki eyaletin poet laureate’i  (saray şairi) var. Amerika ulusal saray şairliği makamı 1937’de başladı ve bu göreve getirilen şairlere o zaman “Kongre Kütüphanesi Danışmanı” deniyordu. 1985’te ise bu “saray şairliği”ne dönüştü. New Jersey 1999’da kendi saray şairliği makamını oluşturdu. 2000 yılının ilk saray şairi Gerald Stern’di. Görev süresi iki yıl olup bu göreve gelen şaire on bin dolar maaş bağlanıyor. Saray şairinden yılda en az iki kere halka şiir okuması, okullarda ve eyalette şiiri desteklemesi bekleniyor. New Jersey’in ikinci saray şairi Amiri Baraka’yı, N.J. Beşeri Bilimler ve N. J. Sanat Eyalet Meclisi tarafından atanan seçici kurul seçmiş ve vali James McGreevey de atamasını yapmıştı. Daha sonra bu, onlara göre sonun başlangıcı olmuştu.

Baraka 70’lerden beri Marksist-Leninist-Mao Zedong düşüncesinin sözlü yorumcusu oldu.  Ekim, 2011’de “Birileri Amerika’yı Havaya Uçurdu” diye, 11 Eylül saldırılarına cevap niteliğinde olan 226 dizelik bir şiir yazdı. 21 Eylül, 2002’de bu şiirini N.J. Geraldine R. Dodge Şiir Festivali’nde seyircilere okudu. Seyirci saray şairini yuhalamaya başladı. Şu ana dek insanları, şiirin mesajı mı yoksa şiirin davul sesi monotonluğunda ağır adımlarla yürümesi mi rahatsız etti belirsiz. 

“Patlamayı neden Beş İsrailli’nin filme çektiğini / Ve zevkten taşaklarını şaklattıklarını kim biliyor” dizeleri anında Yahudi seyircilerin radarına takılmıştı. Ya da “Dünya Ticaret Merkezi’nin bombalanacağını kim biliyordu / İkiz Kulelerde çalışan 4000 İsrailli işçiye / Kim dedi o gün evden çıkmayın diye” dizeleri.  Yahudiler ve Yahudi Teşkilatları faul var diye bağırdılar ve Baraka’nın istifasını istediler. Baraka “kapayın çenenizi” demekle yetindi. Çok geçmeden vali McGreevey’in de kıçı tutuştu. Baraka’dan istifasını istedi. Baraka ona da “kapa çeneni” dedi. Vali umutsuzluk içinde yüzerken, bazı saray şairlerinin hükümetin istekleri doğrultusunda hareket ederken, N. J. yasa yapıcılarının N.J.’yin zirvedeki şairini görevden alacak hiçbir kanun çıkarmadığını öğrendi. 60’ların makine politikasına karşı olan öfke artık yankılanmıyordu, özellikle şiir festivallerinde ama Baraka hâlâ esmeye devam ediyordu.  Adamlar bir şairi saray şairliğine aday göstermişse en azından o şairin çalışmalarına vakıf olmalılar. Baraka’yı birçok şeyle suçlayabilirler tabi. Ama ketum biri olarak değil. Çünkü Baraka senelerdir bunları konuşuyor.

Baraka’nın şiiri birçok kesimde üzücü izlenimlere neden olurken, bir sürü tartışmayı da beraberinde getirdi.  Şiirin, bir anti-semitik doğası olup olmadığı hakkında anlaşamasak da, şiirin kendi kültürel ve edebi bağlamında okunması önemli.  Ama yine de dikkati elden bırakmamalıyız. Şiirdeki mesellerin çoğunun doğru olması bir yana, siyah bir kişinin çalışması incelemeye tabi tutulduğunda, eleştirmenlerin çoğu perspektifini kaybedip metnin nefret, v.s. hakkında olduğu hükmünü yapıştırıveriyorlar. Eleştiride bu tür yaklaşımlar yeni değil tabi ki. Amerikalı eleştirmenler siyahi bir yazarla karşılaşınca ilerici eleştirel donanımlarını bir yana bırakıp, ilkeller karşısında kendinden emin bir üstün-egemen havasına bürünüyorlar.   Ne kadar gizlenirse gizlensin, Baraka etrafındaki tartışmalar ve onun istemeyen adamlığı “Birileri Amerika’yı Havaya Uçurdu”dan çok daha öncelere dayanıyor.

Baraka şiirdeki sorularına belirli bir duruma ulaşmak için sadece dili organize ederek ve hazırlayarak ulaşabilir. Ama daha önemlisi şiir okunmaktan ziyade işitilmesi için yazılmış. Diğer önemli mesele de şair daha Yahudilere gelmeden, Amerikan teröründen etkilenmiş baskı altındaki gurupların, yurdundan sürülmüş, katledilmiş Kızılderililerin, siyah Amerikalıların çektiği acıları kulaklarımızda yankılatan bir dil kullanıyor.

2 Ekim 2002’deki demecinde, Baraka, “Özür dilemeyeceğim, istifa etmeyeceğim” diyor. Şiirini nasıl okumamız gerektiği hakkında bize bir sürü ipucu da veriyor. Diyor ki, “şiirin esas konusu siyah Amerikalıların iç terörden çektikleri acılara, yurtlarından kaçırılıp Amerikan köle ticaretinde kullanılmalarına, köle tüccarları, köle sahipleri, ABD eyalet yasaları, Klanlar, Dazlaklar, yerel Naziler, linçler, insani hakların reddedilmesi, ulusal baskı, ırkçılık ve suikastlara odaklanıyor.   Bunların Bush’un “Terörle Savaş” çağrısıyla ilişkisiyse, siyahların her zaman kendilerini terörün kurbanı olarak hissetmiş olmalarıdır; devlet terörü olsun, genel anlamda terör olsun. Yani biz, tarihimizi reddedip, onların bugünkü çağdaş realitelerine katılmamızı istemeleri karşısında, yüzeysel bir vatanseverlik adına dünyadaki insanların çoğuna saldırmaları, özellikle de üçüncü dünyanın beyaz olmayan insanlarına saldırmaları karşısında daha fazla kudurup, isterikleşemeyiz.”

Yine Baraka niyetinde oldukça kesin konuşuyor, “vicdanen, bize göre uluslararası haçlı seferinin kendini meşrulaştırmış, beyaz ırkın üstünlüğünü savunan, ulusal baskının refakatçiliğini yapan emperyalizmin en korkunç biçimiyle dünya üzerinde askeri diktatörlük kurmasını kutlayamayız. Tüm bunlar beyaz olmayan ırkın dünyasındaki süper kaynakları boşaltmak için tasarlanmış, bu aynı zamanda dünyanın büyük çoğunluğu için de geçerli! Yegâne uluslararası süper güç olarak, Bush ve müttefikleri tarafından çılgınca sarf edilmiş terör suçlamaları için diyorum ki, onlardan daha tehlikeli terörist yok!”

Karayazı, Sayı 16

BİRİLERİ AMERİKA’YI HAVAYA UÇURDU






15 Eylül 2008 Pazartesi

İkbal'de Sanat Teorisi

Muhammed İkbal
İkbal'e göre şiirin sahih hedefi, tüm sanat dallarında olduğu gibi insan hayatını zenginleştirmek ve güzelleştirmektir; ama şiir ya da herhangi bir sanat janrası bu hedefi kaybetmiştir, ona göre şiir ve sanat omuzlarına yüklenilen yüce vazifeyi icra etmede, istenileni yerine getirememiş ve sınıfta kalmıştır. Şayet sanat, hayatın tamlığına ve taşkınlığına katkıda bulunmuyorsa, ve insanın aklını karıştıran çeşitli problemleri çözmede, rehber olma vazifesinde başarısız kalıyorsa, bu sanat anlamsızdır. İkbal'e göre sanat, hayatın realitelerini kavramak için teşebbüste bulunan insanın çabalarını tasvir eder, ve ona göre büyük artistler, kendilerini kuşatan entellektüel oyuncakları, muaazam bir gayretle yalnızca insanlığın eğlenmesi için tedarik etmeye çalıştıkları halde anlaşılamazlar. Tüm sanatların ana noktası, insan ırkını ıslah edebilecek yüce hakikatlerle insanda derin etkiler bırakmaktır. İkbal'in, sanat sanat içindir diye konuşan insanlara karşı hiç sabrı yoktur. Bilindiği üzere bu hareket, (sanat sanat içindir anlayışı"art for art's sake") 19. yüzyılın başlarında Fransa'da Flaubert, Gautier ve Baudelaire ile başladı. Bu hareketin diğer ülkelerdeki başlıca savunucuları arasında, Rusya'da Puşkin, İngiltere'de Walter Peter ve Oscar Wilde ve Amerika'da Edgar Allen Poe zikredilebilir. Esasında, sanat sanat içindir (art for art's sake) anlayışına inanan şahısların hepsi esinlerini birer Alman olan Schlegel ve Heine'den aldı.
Benzer olarak "sanat sanat içindir" hareketi "form for form's sake" -biçim biçim içindir- adı altında başka bir hareketi geliştirdi. Bu akım sanatın muhtevası ve biçemi arasında bir ayrılık yaratır, ve biçim biçim içindir anlayışına göre, içeriğin hiç bir estetik değeri yoktur, konu olan, kaale alınmaya değer olan tek şey biçimdir. Bu grup sanatın organize bir bütün olduğunu , estetik kıymetin tek bir faktöre isnat edilemeyeceğini kavrayamadı. Bir şiirden haz alırken, özün ve formun ayrılığını görmeyiz. İkbal de bu nazardan bu teoriyi reddetmiştir.
Başka bir sanat teorisi ise, sanatın taklitçiliğidir.(art as imitation) İkbal, insan için en yüksek değerin yaratıcılık olduğunu söyler, böylece bu teoriyi de doğrudan reddetmiştir. İkbal'in yaratıcılık üzerindeki ısrarı çok muazzamdır, ona göre mü'min ile kâfir arasındaki en büyük ayırım şu ya da bu teolojik formül değil, fakat yaratıcılıktır. Geride zikrettiğimiz üzre İkbal için bütün sanatların bir gayesi ve hedefi vardır. Bu açıdan İkbal işlevci/fonksiyonalist-tir.(functionalist) Fakat işlevciler iki grubta tasnif edilebilir: birincisi sanatın gayesinin haz vermek(give pleasure) olduğuna inananlardır. Bu kategoride Aristotle, St. Augustine, Hume ve Santayana zikredilebilir. İkincisi ise sanatın hayatın ta kendisi(art is life itself) olduğuna inananlardır. Bu doktrine inananlar arasında, Plato, Ruskin, İbsen, Tolstoy, Bernard Shaw ve İkbal'i zikredebiliriz. İkbal'e göre, tüm sanat dalları sonsuz hayat için bir özlem yaratmalı ve insanlığın yükselmesi ve ıslahı için çalışmalıdır. "İkbal, "Tüm insan aktivitelerinin en nihai sonu--şerefli, güçlü ve bereketli hayattır" der. Tüm sanat kolları bu nihai gayenin emri altına girmeli ve her şeyin değeri, şeylerin yaşam boyu üretkenlik kapasitesi referans alınarak belirlenmelidir. Sanatın en yükseği, bizim uyuşuk güç-istencimizi uyandırması ve yaşamın sınamalarıyla cesurca yüzleşmemizi yüreklendirmesidir. Bunların tümü mahmurluk getirir ve gözlerimizi etrafımızdaki realiteye kapatır, yalnızca yaşamın izafiyetine dayalı ustalıklarda çürüme ve ölüm mesajı vardır. Sanatta afyon yiyiciliği olmamalıdır. Sanat, sanat içindir dogması, bizi hileyle hayatın ve gücün dışında tutmak için çöküşün bulduğu zeki bir icattır." 1
Burada Profosör M. M. Sharif'in sözlerini zikretmek yerinde olacaktır, "İkbal, metafizik düşüncelerinde Plato'nun muhalifi olsa da, sanat teorisinde Plato'nun şakirtidir." 2 Fakat işlevciliğinden öte(functionalist) İkbal aynı zamanda dışa-vurumculuğa/ekspresyonizme de inanır. İlk büyük ekspresyonist Plotinus idi, ona göre bir sanat eserinin güzelliği materyalden değil fakat sanatçının zihninde işleyen görüntünün kendisinden gelir. Bu görüntü ile artist kendi içsel kaynaklarından materyali tevcih eder. Son zamanların en büyük ekspresyonistlerinden biri olan Croce'a göre, tüm sanat dalları imge, basiret ve ön-sezi formunda duyguların taşarak sürekli bir biçimde dışa vurulmasıdır. Ön-sezi bireysel tecrübenin kişisel ekspresyonudur. Böylece tüm sanatlar subjektivdir.(öznel) Bu teorinin ana parçaları şöyle özetlenebilir:
(ı) Sanat etikten bağımsız olan özerk bir harekettir.
(ıı) Artistik aktivite, usun(intellect) aktivitesinden farklı bir şeydir.
(ııı) Sanat, sanatçının kişiliğinin katlanarak açılmasına dayanır.
(ıv) Taktir(appreciation), artistin tecrübelerini tekrar hayalinde canlandırarak, ona haz veren gerilimi yineleyerek tefekkür etmektir.
İkbal kendi fonksiyonalizmine aykırı olup, onunla uyuşmadığı için ilk önermeye itiraz eder. İkinci önermeyi, tüm fonksiyonalizm sahih düşünceye ve zeki bir istikamete gereksinim duyduğu üzere kısmen kabul edebilir. İkbal diğer iki önermeyi tüm kalbiyle kabul eder. Fakat bu bir çeşit paradoks yaratıyor; bir yanda İkbal tüm sanat dallarını moral değerlere boyun eğdiriyor, diğer yanda bunun sanatçının kişisel ekspresyonu olduğunu düşünüyor. "Bu paradokstan kurtulmanın tek yolu, İkbal'in ekspresyonizmi onun sanat teorisinin temeli kabul edilmeli ve İkbal'in fonksiyonalizmi de sistemine bütünlük(unity) vermek için onun altında sınıflandırılmalıdır. İkbal şiirinin ekserisi onun fonksiyonalist düşüncesine göre temellenmez, fakat İkbal'in tüm şiirleri onun ekspresyonistliğiyle temellenir; ve böylece onun didaktisizmi tesir gücünü ekspresyonizmin oluşturduğu etkinlik alanından alır." 3
İkbal Şiiri, İşlevcilik ve Ekspresyonizmi Şiirde Tatbiki
İkbal fonksiyonalizmi şu satırlarda tanımlamıştır:
"Ey bilge kişiler, ilim için susamak güzeldir
Fakat sanatı şeylerin hakikâtini kavramakta başarısız kılan nedir?
Tüm sanatların gayesi ölümsüz hayatın hararetine ulaşmaktır,
Kısa ömürlü bir kıvılcımın kasıncında güzel olan nedir?
Mucize olmadan uluslar yükselemez,
Musa'nın asasının vurucu gücü olmadan sanat nedir?"
Ve ekspresyonizmi şu dizelerde betimler:
"Kendi kıymetini bilmiyorsun, sana değer veren sensin,
Her şeye rağmen ihtişamlı bir yakut, sadece bir taş parçasıdır ."
Başka bir dizesinde şöyle der:
"Tabiatla yetişen maharetli usta,
Gözlerimize yalnızca kendi sırrını ifşa eder;
Yeni bir alem yaratır,
Ve yeni bir yaşamı varlığımıza aktarır."
Aşağıdaki stanzalar I. Abdul Rehman tarafından dikilen Hurma Ağacı için yazılmış, fonksiyonolizm ve ekspresyonizm sentezi fevkalede resmedilmiştir. Ağaç Cordova'da, Ümeyyide(Ommeyades)'lerin son varisi tarafından dikilmişti.
"Sen gözümün elmasısın;
Benim neşem, kalbimin ziyasısın.
Benim için sen evden uzaktasın
Sina tepesinde tutuşan çalısın.
Batı melteminin emzirdiği bir süt bebeği,
Arabistan'ın hurisi, çölün perisi,
İkimizde bu ülkede sürgünüz.
İkimizde sevgili vatanımızın çehresine hasretiz!
Bu tuhaf ülkenin havası seni büyütsün!
Sa'kin* sabah şebnemi olsun.
..........................................
Sürgün şafağında daha aydınlık pırıltılar
Benim Suriye gecelerimin düşen yıldızı.
Vatanda dilediği yere gidebilir,
Orada Mü'mine yok sınırlar."
İkbal'in poetik duyarlılığı çok yönlü ve çok engindir, öyle ki onun poetik sanatını her yönüyle ele almak kısa bir skeçle mümkün değildir. İlk etapta İkbal bize çift lisanda yazılmış bir şiir bıraktı, üçüncü bir lisanda daha bir nesir-şiir(prose-poem) yazmayı düşünüyordu ki ölüm şairi ensesinden yakaladı. İkbal'in dramatik şiir haricinde, Urduca ve Farsça'da, şiirin yazmadığı hiçbir türü kalmadı. Şair, lirik, felsefik, betimsel, metafizik, hiciv, mersiye şiirleri yazdı ve yazdığı her tür, dünyanın en harikalarıya mukayese edilebilir. Poetik sanatındaki bu engin genişlik, dünyanın en büyük şairlerinde bile nadiren bulunan geniş ve değişken bir duyarlılığa gereksinim duyar. İkbal gibi çok yönlü bir sanatkârı, her yönüyle açıklamaya çalışmanın ne denli zor olduğunu anlatmanın her halde lüzumu yok!
İkbal'in sanatındaki en vurucu nitelik klasisizm ve romantisizm sentezidir. İkbal ilk şiirlerini temel eğitimlerini aldığı ve doğum yeri olan Sialkot(Siyalkot)'ta yazmaya başladı. Burası aynı zamanda en az İkbal kadar büyük bir şair olan Faiz Ahmed Faiz'in doğum yeridir. Sialkot iki büyük şaire ev sahipliği yapmıştır. Sialkot'ta yazdığı ilk şiirleri klasisizm ile bağıntılıydı. Tabi burada İkbal'in şiirinde tatbik ettiği klasisizmi açıklamalıyız önce. Urdu geneleğine bağlı şairler için klasisizm(classicism), farklı iki zamana bölünmüş iki düşünce okuludur; bunlar: Lucknow ve Delhi okuludur. O zamanlarda Hint Kıtasında yaşayan genç şairler için bir üstada çırak olarak onun rehberliğinden ve doğrultuculuğundan yararlanmak bir adet idi. İkbal ilk şiirlerini, Hindistan'ın son Moğol İmparatorluğu Hanedanına ait, Delhi Al Kalesinde, klasik şiirin en büyük üstatları tarafından yetiştirilen meşhur Urdu Şair Dagh(1835-1905)'a ithaf etmişti.
Klasisizm, daima biçimle, itinalı sanatkârlıkla ve kendi amacına uygun olan tekniklere duyduğu ilgiyle ilişkilidir. Şiir kariyerinin ilk dönemlerinde İkbal, biçime büyük önem vermişti. Aslında, bu aşamada ürettiği pek çok şiiri yalnızca bir tek formla sınırlanmıştı, bu da gazeldir; böyle olmakla birlikte daha sonra gazel, İkbal'in ellerinde yeni bir ehemmiyet kazanmıştır; ilk aşamalarda şair gazellerinde klasik ustaları modellemişti. İkbal kariyeri boyunca biçime önem vermeye devam etti. Hemen hemen tüm standart formlarda şiirler yazmıştır: mesnevi, gazel, rubai, kıta(qita), musaddas vesair gibi; fakat formun şiirin limitlerini, şiiri sınırladığını yeni düşüncelerinde genişleterek yazmış ve kabul etmiştir.
İkbal'in romantisizmden etkilenmesi çok uzun sürmedi. Bu değişimde, İngiliz Romantikleri, özellikle Wordsworth büyük rol oynamıştır. İkbal'in ilk romantik şiiri "Himalayalar Üzerinde" 1903'te yazıldı. İkbal'deki bu değişimi taktir etmek için, -bu değişim ki şairin şiirine geniş anlamda cazibe ve büyüleyicilik getirmiştir,- romantik şairlerin neyi hedeflediğini ve neyi başardığını belirlemeliyiz. Sir Maurice Bowra, "Şayet biz İngiliz Romantiklerini, diğer 18. yüzyıl şairlerinden ayıran tek bir karakteristiğini söylemek istersek, bu romantiklerin hayal gücüne verdikleri büyük önemde ve ona bağladıkları hususi bakış açısında bulunabilir."4
Hususi görüş, hakikatte romantik şairin hayal gücüne eksersiz yaptırmasıyla yeni bir hayat yaratmasından ibarettir ve dekora kendi yaşam tecrübesini ekler. Şair basit pasif bir gözlemci olmaya razı değildir; şair, ancak yaratmanın ebedi sürecinde, yaşayan bir dünyanın aktif mümessili olmak ister. İkbal şöyle der:
"Aksiyonda yaşamın sırrı yatar,
Yaratmak için arzulamak, hayatın kanunudur."
* Saki: Japonların prinç rakısı; prinçten yapılan ve genl. sıcak olarak içilen alkollü bir içki.
1- Thoughts and Reflections of Iqbal, (Ashraf, Lahore) pp. 85-86
2- M. M. Sharif "Iqbal's Theory of Art" in Iqbal Vol. II, No.3, p. 10
3- M. M. Sharif "Iqbal's Theory of Art" in Iqbal, Vol. II, No. 3, p. 12. İkbal'in sanat conseptiyle ilgilenenler Profesör Sharif'in âlimâne çalışmasını oldukça enteresan bulacaklardır.
4- Sir Maurice Bowra: The Romantic Imagination, (Oxford University Press)
Haziran / 2007 / İslamabad
BH Sanat Dergisi, Nisan-Mayıs, Sayı 8-9
Muhammed İkbal Dosyası

4 Mart 2008 Salı

Hint Şiirinde Erotizm

Mustafa Burak Sezer




Hindistan, Pakistan, Afganistan, Nepal ve Srilanka (Ceylon) gibi çeşitli Asya ülkelerinde büyükelçilik yapmış, Nobel ödüllü şair Octavio Paz’ın, Hindistan’da bulunduğu süre içersinde dikkatini çeken en önemli olaylardan biri de Hint edebiyatı, sanatı ve özellikle heykelciliğinde, dinle iç içe geçmiş erotizmdir. Paz’ın İspanyolca’ya çevirmiş olduğu bazı erotik Hint şiirlerinin, Paz’ın Maria-Jose’ye adamış olduğu şehvetli aşk şiirlerinde insiyaki ve ilhami bir etkisi olması muhtemeldir; özellikle “İki Bahçenin Öyküsü” (A Tale of Two Gardens*) adlı çalışmasında.
Paz’ın “Hindistan’ın Aydınlığında” (In Light of İndia**) adlı kitabının son bölümü genellikle Hint felsefesi ve açıklamasına adanmıştır; mesala bir Hristiyan ilk günahı ve kurtuluşu nasıl algılıyorsa, bir Hindu bunu aynı şekilde kavrayamaz. Hinduizmdeki geleneksel dört amaç: karma(1) hazzın egemenliği ve seksüel zevk almak; artha, maddi başarı ile alakalanmak; dharma ki ahlâkı, görevi, ailevi yükümlülük ve kastı simgeler; ve moksha, kendini bilme, ve varlığın zincirlerinden kurtulmakdır. Ölmekten ayrı, kasttan kurtulmanın tek yolu dünyayı terketmek ve bir yogi, kutsal bir itikâfçı(hermit)(2) olmaktır. Her ne kadar haz yaşamın bir gayesi olsada, arif olan kişi onu bir köşeye atar ve tefekkür(meditasyon) için perhiz(abstinence-zevk verici şeylerden kaçınma) ve münzeviliğin yolunu arar.İffet-namus, büyük savaş için mücadele gücü verir; yeniden doğuştan itibaren ruhu özgür kılarak yüce oluşla birleştirir.
1968’de Octavio Paz ve Marie-Jose görkemli heykelleri görmek için Bombay’a yakın olan Fil Adasına(Hindistan) tekrar gittiler—En soyut düşüncenin seksüel vücut bulması(incarnation)—hepsinden ziyade, Shiva(şiva) ve Parvati, iki ilahi çifti, sonsuz mutluluk vizyonunu görmek için. Paz, “Sanki o an kendimizi terkediyorduk!” der...
Paz’ın epik şiiri Güneştaşı(Sunstone)’ndan Hindistan’da yazdığı diğer şiirlerine kadar, şiirlerindeki silsile, şiirinin gücünü göstermiş, sanatı büyüleyici imgelerin bolluğuna ulaşmıştır. Paz, şiiri bir keresinde, “Erotizmin dili” olarak adlandırmıştır.

Hisdistanlı meşhur kadın şairlerden Kamala Das’ın şiirlerinde erotizmin çok renkli motifleri vardır. 1934’te Kerala’da doğan şair 1999’da Müslümanlığı seçmiştir. (bknz. Müslüman olduktan sonraki Diğ. Adı: Kamala Surayya) Şiirin yanında, resim, roman ve politikayla da meşgul olmuştur. Şiirleri daha çok kadın ve çocuk problemlerini işler. İlk şiirlerini, kocası ölene dek, ailesi uyuduktan sonra sabaha kadar mutfak masasında yazdığını biliyoruz. Fakat Kamala Das’ın başarısında kocasının desteği göz ardı edilemez.
Kamala Das’ın keşfine göre kadınların ihtiyacı erotizm yada erotik ilgidir. Ayna(The Looking Glass) ve Torunlar(Descendants-1967) adlı şiirlerinde, kendini şehevi aşk içinde kaybolmayı arzulayan kişinin halleri işlenmiştir. Şiirin hikâyecisi kadınlara, “Seni ne kadın yapıyorsa/ onu erkeğine ver” diyerek kadınları kışkırtır. Toplum neyi kirli göstermiş, neyi tabu saymışsa, aksine tüm bunlar Kamala’ın şiirlerinde erkeğe verilmesi gereken şeyler olmuştur. “Memelerin arasındaki misk teri / adet kanının sıcak şoku...” Das’a göre sevilen erkekten saklanmamalıdır. Şairin gözünde aşk, bu tür bir koşulsuz dürüstlükle tanımlanmalıdır. Bir kadın, “Aynanın önünde erkeğinle çırılçıplak dikil”’meli ve aşığının onu olduğu gibi görmesine izin vermelidir. Benzer şekilde, hatta kadın, “Sarsıla sarsıla o / İşer” gibi aşığının “Ayrıntılara düşkünlüğü”’nün kadrini bilmelidir. Hatta eğer bir gün kadın “Erkeksiz” yaşamak zorunda kalırsa, Das kendini korumak için, şehevi arzuları frenlemenin taraftarı değildir. İtidalli ve sade aşk, hiçte gerçek aşk gibi görünmez; yalnızca aşka tamamen dalma, bu tecrübeyi doğrulayabilir. Antik Tantrik(Tantric) sanatının yaratıcıları gibi, Das insan formunun kösnüllüğünü gizlemek için hiçbir teşebbüse girişmez; onun işleri aynı zamanda tehlikelerini kabul ederken, gerilimin keyfini kutlar görünür.

Hadımlıların Dansı(3)

Hadımlılar gelmeden önce hava sıcaktı, çok sıcaktı
Geniş etekleri döne döne dans ettiler, zilleri görkemle çarpıştı;
ve halhalları şıngırdıyor, şıngırdıyor, şıngırdıyor...
Gulmor’un ateşi altında, uzun belikli saçlarıyla uçuyor
Kara gözleri parlıyor, dans ettiler ve dans ediyorlar
Oh! Kanayana kadar dans ettiler...
Yanaklarında yeşil dövmeler, saçlarında yaseminler vardı
Bazıları esmer ve bazıları oldukça kumraldı
Sesleri kekre, şarkıları melonkolikti;
Ölen aşıklarının ve yahut doğmamış çocuklarının şarkısını söylediler...
Bazısı kösünü(^) dövdü, diğerleri perişan göğüslerini
Ve boş bir esrimeyle kıvranıp, inlediler.
Uzuvları ince ve kuruydu; yarı yanmış cenaze odunları gibi
Kuraklık ve çürümüşlük hepsinin içindeydi.
Kargalar bile ağaçlarda sessizdi, ve gözleri irileşmiş çocuklar hareketsiz;
Hepsi bu fakir yaratıkların ıspasmozunu izliyordu
Gök-yüzü çatırdadı sonra, şimşek çakarak parladı
Ve yağmur; içinde toprak kokan etsiz bir yağmur
Kertenkelelerin ve farelerin sidiği ve tavan araları...

(^) Kös; yuvarlak bir kasnağın bir veya iki yüzüne sıkıca deri veya deriye benzer bir şey gerilerek el veya tokmakla çalınan bir müzik âleti.

Sürfeler(4)

Ban nehrinde günbatımı, Krishna (Krişna)
Kadınıyla son kez sevişerek onu terketti...

O gece kocasının kollarında, Radha
Çok ölü hissetti.
Krishna,
“Sorun nedir, öpücüklerimden rahatsız mı oluyorsun aşkım?”diye sordu.
Radha,
“Hayır, hiçte değil; ama düşündüm ki
Bir kadavdayı bir sürfe ısırırsa ne olur?”
dedi.

Taş Çağı(5)

Düşkün koca, kadim yerleşimci kafamda,
Yaşlı şişman örümcek, şaşkınlığın ağlarını örüyor.
Nazik ol! Beni bir kuşun kayasına, bir granite çevirdin
Kumru, etrafımda pejmürde bir oda kurdun
Dalgın okurken, yüzümün girintilerini okşadın.
Yüksek sesle konuşarak, sabahın köründe uykumu bereledin.
Rüya gören gözümün içine parmak soktun.
Ve hala, hülyalarımda, güçlü adamlar gölgelerini savurur.
Onlar benim Dravidian(^) kanımın çalkantısında beyaz güneşler gibi batar,
Kutsal şehirlerin altından sular gizlice akar.
Sen gittiğinde, hırpalanmış mavi arabamı daha mavi denizlere sürerim
Kırk patırtılı merdiveni koşarak, başkasının kapısını çalarım.
Komşular izlese, gözetleme delikleri olsa bile
Benim geldiğimi ve yağmur gibi gittiğimi görürler.
Sorun bana hepiniz; sorun bana
O bende ne bulur? sorun bana; Onu neden bir aslan, bir hovarda diye çağırırlar?
Sorun bana;
Kasıklarımı kavramadan önce, neden elleri kakuletalı bir yılan gibi yalpalanır?
Sorun bana;
Neden o devrilmiş büyük bir ağaç gibi, göğüslerime yığılır?
Ve uyur.
Sorun bana; neden hayat kısa ve aşk hala daha kısa?
Sorun bana; mutluluk nedir, fiyatı nedir...

(^) Dravidian: Hindistan’da bir ırk.

Kamala Das muhtamelen Hindistanlı kadınların seksüel arzularını açıkça ve dürüstçe konuşan ilk kadındır ki bu onu kendi kuşağının bir nevi put-kıranı yapmıştır. Das’ın ilk şiir kitabı “Summer In Calcutta”(Kalküta’da Yaz) umut verici bir çalışmaydı. Das, başlıca aşk, aşkın hıyanetleri, ve ıstıraplarını yazdı; ve 1965’te Hindistanlı okurlar Das’ın seksüel temalar hakkında ki samimi ve masumiyane duruşuna sempatikçe yanıt verdiler. Hindistanlı kadın şairlerden hala, sonsuz genç-kız fantazileri ve kansız, karşılıksız aşk hikayeleri yazmaları beklenirken, Das aklının ve bedeninin özgürlüğü için, teklif edilmiş arkaik, bir şekilde sterilize edilmiş estetizmin mutlaklığını terketti.
Das’ın şiirlerinde aradığı, şehvetini hiç yitirmeyen bir aşktır. 1984’te Das’ın adı, Marguerite Yourcenar, Doris Lessing ve Nadine Gordimer ile birlikte Nobel Ödülü aday listesine alındı. Bununla birlikte Asya ve Avrupa’dan aldığı birçok ödülünde sahibidir.
1976’da yayınladığı otobiyografisi, “My Story” (Kendi Hikâyem) halk arasında ve edebiyat çevrelerinde büyük bir curcuna yarattı. Kamala Das’ın seksüel maceralarını okuyanlar şok olmuştu.
Kitabında kendisini, “Aşk için hazır” “Cinsel ziyafet için olmuş” biri olarak tanımladı. Das’ı hakaret dolu uzun gösteriler ve protestolar bekliyordu. İnsanlar Das’ın seksüel fantazilerini birer gerçek yaşam keşfi olarak algıladı. Birçoğu için Kamala “Kötü” bir kadındı. Bununla birlikte bu olaylar, Das’ın edebi cazibesini etkilemedi.
1980’lerde başka bir maceraya atıldı—amatör sanatla uğraştı, en çokta çıplak kadınlarla. İlk nü tablosunu sergilediğinde, “Çıplak kadın bedenini dünyanın en harika şeyi olarak buldum.” diye bir demeç verdi.

Ritikavya veya Ritismagra Kavya döneminde, Hint edebiyatında erotik elementler egemen oldu. Bu çağın Riti(“Usûl” anlamına gelir) dönemi olarak adlandırılmasının sebebi, bir sanat dalı olarak teoriksel veçheler ve usûllerle şiir yazımının, geleneksel formları izleyerek, şiirin formlarını ve teoriyi tamamen geliştirmesidir. Fakat şiir teorisi üzerine yapılan bu vurgu, tedricen yozlaşmaya başlamış Bhakti hareketi ve şiirinin içeriğinde ana etken olan Şiirin Heyacanlandırıcı Çehrelerini zayıflatmıştır.
Bhakti Yug’un Saguna Okulu, fetret döneminde Bhakti ve Reeti bölgelerinin farklı yerlerinde iki okula ayrıldı: Raama Bhakti ve Krishna Bhakti. Reeti Bölgesinde yer alan bir çok çalışma Krishna Bhakti sancağının altında dikildi; fakat Dualistik(çift taraflı) Yüce Oluş’a adanmış safi formlardan, felsefik içeriğe yönelen çalışmalar, daha çok Krişna’nın hayatının Shringaric(Şiringarik) veçhelerinin erotik tasvirleri, Krişna’nın Leela’sı(Lila), Braj’da, Gopis’le olan şeytanca muziplikleri ve Radha’nın(Krişna’nın hükümdar karısı) güzelliğinin fiziksel/şehvani çehrelerinin tasvirleri doğrultusunda, ziyadesiyle dejenere olmuştur. Bihari Ghananand Das’ın şiiri bu doğrultudadır. Bu çağın en şöhretli kitabı, Bhakti(Adanma) duaları, Neeti(ahlâksal yol) ve Shringaar(aşk) temalarının bir koleksiyonu olarak, Şair Bihari tarafından yazılan Bihari Satsai’dir. 1857’de İngiliz Batı Hindistan Şirketi(British East Indian Company) Kalküta’da Fort William Kolejini kurdu. Kolej müdürü John Gill Christ, Hint ve Urdu dilinde yazmaları için profesörler kiraladı. Bu kitaplardan bazıları: Lallu Lal tarafından yazılan Prem Sagar(veya Prem Sagur), Sadal Mishra’nın Naasiketopaakhyan’ı, Delhi’li Sadasukhlal’ın Sukhsagar’ı, ve Munshi Inshallah Khan’ın Rani Ketaki ki kahani’sidir.

Hint antik zamanlarının Sanskrit şairleri erotizmi şiirlerinde bolca işlemişlerdir. Sanskrit erotik şiiri seksüaliteyi herhangi bir suçluluk duygusuna kapılmadan nazikçe işler; şehvet ve arsız gülüşler erotik şiiri diğer dillerde şımartmıştır—Bu özellikle İngiliz dilinde belirgindir. Sanskrit şairler heyacan verici durumlar ve duygularla ilgilenir.

“Utangaç aşık, manevraları yüzünden neredeyse bayılacak
Dopdolu verip, aşkı alışında,
Birdenbire bütün görevini tamamladı.
Onun daha cüretkâr olan damı,
Şehvetinden zayıf düştü.
Kıvranıp, çığlık atarak yüzünü öbür yana çeviriyor
Gözlerini kaçırarak, bakışları
Hayal kırıklığıyla parlıyor.” (Ingalls)


Natyashastra, ya da “Drama El Kitabı” (Handbook of Drama), parlak, kutsal, ihtişamlı yada güzel olan herhangi birşeyin Erotik Rasa’ya ait olduğunu söyler. Jayadeva, aşk tanrısını, tanrı için olan aşkı, genç Krishna’nın sığırtmaççı kızlara olan aşkıyla tanımlar. Sanskrit şiiri bir aşk şiiridir, ve Sanskrit şiiri, Hint yerli dillerine, Kabir’e, Tagore’a ve İndik Güneybatı Asya’ya tat getirmiştir. Rig Veda, aşkın dünyaya yaşayan bir canlı olarak geldiğini söyler, ve aşk kendini ifade edebilmek için kelimeleri bulmuştur…



Aralık-2006-İslamabad
m.buraksezer@gmail.com



Kaynakça:
1-One Nation Under Many Gods, By RALEIGH TREVELYAN
2-Sarang Shidore, An Article on Octavio Paz (India)
3- Eunice de Souza, Ed. Nine Indian Women Poets. Delhi: Oxford University Press, 1997.
4- Raveedran, P.P. "Text as History, History as Text: A Reading of Kamala Das' Anamalai Poems." Journal of Commonwealth Literature 29n2 (1994)
5-"http://en.wikipedia.org/wiki/Hindi_literature"
6- Otto Steinmayer: Classic Ground, In the beginning was the word, (New Straits Times, October-2- 1991.
7- Daniel Ingall's translation of Vidyakara's Treasury by Harvard University Press

(1) Karma: Hinduizm ve Budizm’de karma; kader belirleyici güç; bir insanın dünyaya herhangi bir gelişinde yaptığı şeylerin yarattığı ve bir sonraki gelişindeki yaşamını etkileyecek olan güç. Kader, talih, insanın davranışlarından kaynaklanan şans. (Longman-Metro Büyük Sözlük)
(2) Hermit: İtikâfçı: dünya işlerinden vazgeçip yalnız başına yaşayan, vaktini ibadetle geçiren kimse. / Münzevi.
(3) The Dance of the Eunuchs (from Summer in Calcutta)1965 By Kamala Das
(4) The Maggots (from The Descendants)1967 Kamala Das
(5) The Stone Age (from The Old Playhouse and Other Poems) 1973 Kamala Das

* A TALE OF TWO GARDENS, Poems From India 1952-1995, By Octavio Paz,.Edited and translated by Eliot Weinberger. 111 pp. New York: New Directions. Paper.
** In Light of India, By Octavio Paz, Translated by Eliot Weinberger. 209 pp. New York:
Harcourt Brace & Company.

Mor Taka Şiir ve Kent Kültürü Dergisi
Ocak-Şubat-Mart / 2007 / Sayı 7

DANIEL DEFOE VE ROBİNSON CRUSOE ÜSTÜNE


danieldefoe.jpg“Today we love that tomorrow we hate; today we seek what tomorrow we shun; today we desire what tomorrow we fear; nay, even tremble at the apprehensions of.”*
Daniel Defoe: (1660-1731)
Altmış yaşında, onu İngiliz Edebiyatının ilk roman yazarı olarak kabul ettiren, Robinson Cruose’yu yazana kadar, bir
tüccar, ekonomist, gazeteci ve ajan olarak çalışmıştır. 1695′e kadar Daniel Foe ismini kullanmıştır. 1666′da “Büyük Londra Yangınına” ve “vebasına” tanık olmuştur. Çılgın bir seyyah olan Defoe, Fransa, İspanya, Birleşik Krallığın(United Kingdom) altındaki ülkeleri ve ötelerini dolaşmış, ve son nefesine kadar da maceracı bir seyyah olarak kalmıştır.1671′de Dorking’te ilk temel eğitimini almış daha sonra Angilikan klisesinden ayrılıp kendi yollarını çizen protestanlara bağlı, Newington Green’de, Marton Muhalif Akademisi’ne katılarak bir presbiteryen papazı olma yolunda ilerlemiştir.
Maceracı bir adam olan Defoe, 1685′te çıkan Monmouth Dük’ü Ayaklanmasında çarpışmış, ve üç yıl sonra da Onur İhtilali(Glorious Revolution) adı altında Orange’li William tarafından yürütülen devrim hareketinde, William’ın fanatik bir destekçisi olmuştur. Ortalığın bu tür ihtilal ve isyanlarla çalkandığı dönemlerde Defoe, politik yazılar kaleme almaya başlar. İlk ve en önemli nesir çalışmalarından birisi, “An Essay upon Projects” -Tasarılar Üzerine bir Deneme-(1697)’dir.
Defoe’nun adı çıkmış ve ironik olan bir risalesi de “The Shortest Way with Dissenters” -Muhalif Olmanın Kestirme Yolu- (1702)’dir. Bu risale yüzünden önce meydanda boyunduruğa vurulur (pillory) ardından Londra’da, Newgate Hapishanesine kapatılır. Tory papazı(presbiteryen) Robert Harley’in araya girmesiyle serbest bırakılmış, akabinde on bir yıl boyunca gizli bir ajan ve politika gazetecisi olarak, Harley ve diğer presbiteryen papazlar için çalışmıştır.
Bu yıllar zarfında, hükümet taraftarı “The Review” -Eleştiri-yi yazmıştır.(1713)
Hayatı boyunca aktif rollerde oynamış, sürekli saf değiştirmiş, bu sayede iyi bir ajan olmuş, ve bu işten zevk almıştır. Yazılarında genellikle müstear isim kullanmış, başka kişilikler altında kalem oynatmıştır. Üretken ve çok yönlü bir yazar olarak, beş yüzün üzerinde kitap, risale ve gazetelerde, politika, suç, din, coğrafya, evlilik, pisikoloji ve metafizik üzerine bir çok yazı kaleme almıştır.
Kurgu türüne hayatının son dönemlerinde yönelmiş ve ilk romanı Robinson Crusoe’yu yazmıştır. Kitap 1719′a kadar yayınlanmamıştır.
Moll Flanders ve A Journal of the Plague Year and Roxana, (Roxana ve Salgın Yılı Güncesi), Robinson Crusoe’dan sonra gelen başlıca eserleridir.
1731′de “beyin yorgunluğundan” (a lethargy) ölmüş ve Londra’da Bunhill Tarlalarına gömülmüştür.
Robinson Crusoe
Robinson Crusoe, Defoe’nun altmış yaşında kaleme aldığı ilk romanıdır. Aynı zamanda yukarıda belirttiğimiz gibi İngiliz Edebiyatında yazılan ilk roman olarak kabul edilir. Her ne kadar, 17. yüzyıl, Restorasyon Döneminin Dryden ile birlikte en iyi nesir yazarı olan John Bunyan(1628-1688)’in kaleme aldığı “The Pilgrim’s Progress”(Hacı’nın Terakkisi) bazı eleştirmen ve tarihçiler tarafından yazılan ilk roman olarak kabul edilse de, ekseriyet Robinson Crusoe üzerinde mutabıkdır. Bunyan’ın çalışması daha çok gelecek İngiliz Romanının müjdecisi olarak kabul edilmiştir. Robinson Crusoe, yazılan ilk İngiliz romanı olarak kabul edilmekle birlikte, Henry Fielding getirdiği realist açılımla , İngiliz romanının babası olarak kabul edilmiştir.
Güçlü bir hayal gücünün ürünü olarak, yayınlanır yayınlanmaz çok popüler bir kitap olan Robinson Crusoe, bu popülerliğini hâlâ korumaktadır. Meşhur İngiliz nesir yazarı, Charles Lamb, “Defoe’nun anlatım tavrında, diğer roman ve romans yazarlarının ötesinde bir doğallık vardır” der.
Daniel Defoe’nun Robinson Crusoe’yu yazarken aynı zamanda kurgu janrasında ilk defa İngiliz Sömürgeciliğine dolaylı yoldan gönderme yaptığına değinilir. Mesela köle ve kölecilik, Defoe’da şerir, erdem dışı, immoral bir şey olmak yerine, normal, doğru bir şey olarak karşımıza çıkar. Roman kahramanı Robinson, adada yamyamlardan ya da caniballardan kurtardığı siyah yerliyi, (ki sonra onu Friday yani Cuma olarak adlandırır) bir arkadaş, bir dost değil de bir köle olarak seçer, Friday’in efendisi olur. Kendisinde doğuştan böyle bir erk hakkı görerek, siyah adamı dolaylı olarak kendisinden daha aşağı görmesi ve köle yapması İngiliz mandalitesini bir projektör gibi yansıtır.
Friday’in hayatına girmesinden önce Robinson, kendisini adanın tek, mutlak efendisi olarak görür, ve yıllar geçtikçe bundan zevkte almaya başlar. Robinson’da hükmetme ve yönetme duygusu örtük olarak fetişleşir. Defoe’nun, Robinson’u ikinci gemi kazası gerçekleşmeden önce çeşitli maceralara sürüklemesi ve episodlar halinde gelişen gerilimlerden sonra Brezilya sahillerinde belli bir süre ikamet etmesi, ve orada tütün yetiştirmeye başlamasından kısa bir süre sonra, diğer çiftçilere Afrika Sahillerine giderek, köle avlamayı böylece kısa sürede daha hızlı üretim yaparak, kestirmeden zengin olma teklifini sunar. Yani Defoe için köle ticareti, insanların hayatına taarruz etme, illegal olarak özgürlüklerini ellerinden alıp topraklarından, köklerinden koparma çok doğal, batı insanı için çok olağan, sıradan bir şeydir. Bu da Daniel Defoe düşüncesinde İngilizleri ve diğer avrupa insanının karakterini yansıtır. Zira Brezilya’da tütün ticareti yapanlar arasında, Speniardlar, Hollanda’lı ve diğer Avrupalı tüccarlarda vardır. Ve Robinson’un Afrika Sahillerinde köle avlama teklifini onaylarlar.
Ayrıca kendisinden önce Christopher Marlowe ve William Shakespeare’in Türkleri (Türk batı litaratüründe genellikle “Müslüman Doğulu” anlamına gelir) kötülemesi gibi (Türk ve Türklük için bknz: Christopher Marlowe: Doctor Faustus, Shakespeare: Othello, v.s.) Defoe’da, Robinson Crusoe’da Türk imajını korsan olarak tekrar karşımıza çıkarır. Türkler denizlerde bir korku tufanı yaratmakta ve Avrupalı gemiler için bir tehlike oluşturmaktadır. Nitekim bir Türk korsan gemisi tarafından esir alınan Robinson Crusoe, belli bir süre korsanların arasında yaşar, içlerinden Şükrü(Xury) adında bir esirle dost olur ki Xury’de aslında bir Türktür. Yani romanda Türk, işgal eden, başkalarının hayatına tecavüz eden, zorla ele geçiren, emek sarfetmeyen, barbar olan, kötü bir şeydir Defoe’ya göre. Ama aynı Defoe, yine kendi şaheseri Robinson Crusoe’da İngiliz Sömürgeciliğini, siyahları aşağılamayı, Hristiyan ve batılı olmayanları, siyahları beyaz adamdan küçük görmeyi ve köle ticaretini onaylarken doğal, haklı bir şeyi yaptığına inanır. Bunlar Defoe’da obsesivleşen(saplantı) şeylerdir.
Marxist Eleştiri üsûlûnü izleyen eleştirmenler için Robinson Crusoe sürekli tartışılan bir kitap olmuştur. Özellikle Robinson’un adayı sahiplenmesi, kendisini onun kralı olarak ilan etmesi, sömürgeciliğe yeşil ışık yakması, İngiliz sömürgeciliğini ilk kez edebiyatta konfirme ederek sunması, Marxist eleştirmenler için bir pre-kapitalizmdir.
Romanı, orjinal metninden okudum. Çocukken Türkçe çevirisini de okumuştum. Fakat zorla bitirdiğim, sıkılarak okuduğum romanlardandır. Daniel Defoe, kitapta gereğinden fazla detaylı betimlemelere, tanımlamalara girer. Nesneleri ve episodları aşırı bunaltıcı şekilde detaylandırarak anlatması, Fransız Romanındaki detaycılıktan daha aşırıdır. Belli bir süre sonra uzun cümlelerden, ayrıntılandırmalardan sıkılırsınız. Didaktik bir romandır.
Daniel Defoe’nun romanı yazmasında ki diğer bir etki, romanın yazılmasından birkaç sene önce Alexandre Shelkik isminde bir İngiliz’in Brezilya açıklarında gemisinin batmasıdır. Bora’dan ve gemi kazasından kurtulan tek kişi olarak Shelkik, bir adada, takriben beş seneye yakın mahsur kalması ve akabinde bir ticaret gemisi tarafından farkedilip, kurtarılarak Londra’ya geri getirilmesi neticesinde Defoe, Shelkik’le tanışarak bir mülakat yapar. Ardından Robinson Crusoe’yu yazmaya karar verir.
Daniel Defoe ve Robinson Crusoe üzerine daha detaylı bilgi ya da akademik çalışma yapmak isteyenler şu kaynaklardan istifade edebilirler:
- Paul Bachsheider, Defoe (1989),
- P. Earle, The World of Defoe (1977),
- Frank Ellis, Twentieth-Century İnterpretations of Robinson Crusoe (1969),
- M. E. Novak, Realism, Myth and History in Defoe’s Fiction (1983),
- Pat Rogers, Defoe: The Critical Heritage (1972)
- Pat Rogers, Robinson Crusoe (1979)…
* “Bugün sevdiğimizden yarın nefret ediyoruz; bugün aradığımızdan yarın sakınıyoruz; bugün arzuladığımızdan yarın korkuyoruz; hem de korkularımızdan titriyoruz.” (Robinson Crusoe, by Daniel Defoe, sayfa 154, Penguin Popular Classics)
Mayıs-2007 / İslamabad

3 Mart 2008 Pazartesi

Cumhuriyet Halk Partisi Diye Bir Şey Yoktur!


CHPOlmaz yani. Bu aziz milleti kandırmayın; lütfen! Cumhuriyet Sistem, Cumhuriyet Rejim Partisi vardır artık.
Halk için yola çıkan, halk menfaati için efor sarfeden, çalışan, siyasal gayesinin halka hizmet gayesi olduğunu söyleyen bir parti, devletçilik, sistemcilik yapmaz. Halkçılık yapar.
Ama bu sözde, bu pseudo "Halk Partisinin" tabelasındaki paslanmış adından başka halkla ilişkisi kalmadı artık! Tek arzuları müşterileri ceplerindeki son kuruşa, gözlerindeki son damla yaşa kadar sömürmek. Meydanlarda "halkın partisi", koltukta sistem/rejim/devlet partisi olmak, bukalemun gibi kostüm değiştirmek, imajmakerların elinde ortama göre aksesuvar/makyaj yenilemek/tazelemek, kokteyl partilerde kadeh kadeh en iyisinden, en pahalısından şampanya, yıllanmış Fransız şarapları, halk masasında ucuz rakı içmek, kuliste, kabinelerde bakire bacaklarında sarılmış Küba püroları makaslayıp pofurdatmak, meydanlarda, halkın arasında kravatsız, beyaz, kolalı, ince Piere Cardin gömleklerinin ceplerinde aslanlar gibi "Maltape" paketi sallandırıp, tenefüslerde/fasılalarda/fasıllarda, otobüse geçip, ortalığı hızla kolaçan edip, halktan birisi yoksa şayet, yani sistem harici/dışı yabancı madde yoksa içeride, pahalı, ekoseli çoraplarınızdan " Kırmızı Amerikan Malborası" çıkarıp, etrafı dumana boğmak size yakışmaz beyler. Hiç birimize yakışmaz. Ayrıca sigara sağlığa da zararlıdır. "Et tekraru ahsen, velev kenu yüz seksen" (Tekrar güzeldir, yüz seksen kere olsa da) Hatırlatalım.
"Halkçı Parti" ne yapar? Halkçı parti halkçılık yapar; halk yararı, halk menfaati için çalışır. Kendi sisteminin/sınıfının menfaatleri için, üst kademelerdeki belli sınıflar için, belli bir azınlık için, ensesi kalınlar için çalışmaz. Halkın tümü için, sınıf, dil, din, ırk, meslek, statü, kast farkı olmaksızın halkın totali için çalışır. Halkın çoğunluğu ne isterse ona razı olur. Olmak zorundadır. Madem demokrasi varmış! Böyle olmalıdır. Profesörlük tezi, doktora ve doçentlik tezleri küllen aşırma/intihal olan, çalıntı olan, hırsız ve ehliyetsiz, sözde gramafon aydınları konuşmacı yaparak, emekli askerleri, devlet erkanını, devlet kurumu personellerini fişekleyerek/ateşleyerek/doldurarak, meydanlara toplayıp milletimizin gözünü boyamaz "halkçı partiler".
Bir zamanlar da "Cenab-ı Hakkın Partisi" varmış. Mazide yani. Olmuş böyle şeyler. Bir varmış, bir yokmuş. Ara sıra ortaya çıkıyormuş. Hortluyormuş. Eskiler bilir. Abilerim, ablalarım benden de iyi bilir. Karadeniz'de, muhlis bir ninemize, Adalet Partisi, "Biz Allah'ın Partisiyiz teyzeciğim, oyunu bize ver" deyince, öbürüsü, meşhur bir parti de (CHP) "biz de, Cenab-u Hakkın Partisiyiz" dememiş mi? Mişli geçmiş zaman işte. Ama tarih bu. Unutur mu? Unutmaz. Niye unutsun?
CHP, neden halkın partisi değildir? Çünkü "halkçı" olduğunu iddia eden bu siyasi parti, halkın menfaati için halka sunulan, kamuoyuna sunulan, "Cumhurbaşkanını halk seçsin" önermesine/önergesine karşı çıkmıştır. Bununla da yetinmemiş, itirazını son reddeye kadar sürdürerek, yani halkın menfaatlerine itiraz ederek, itirazını yüksek mahkemeye taşımıştır. Olmuştur bunlar. Fıkra değildir. Geyiklere anlatılsa onlar bile gülmez.
Yani, sözde "halkçı" olduğunu iddia eden bu siyasi parti, halkı küçümsemiş, "resmen halk bu bu işten anlamaz, Cumhurbaşkanını halk mı seçermiş canım sende, öyle şey mi olurmuş, aslanlar/paşalar gibi biz varken burada" demeye getirmiştir işi. Yani Cumhuriyet Halk! Partisi, halkı küçümsemiştir, halkı adamdan saymamıştır. Yani seni, beni, aziz milletim kaale almamıştır, küçük düşürmüş, böylece aşağılamıştır bizi. Seni, beni, herkesi. Kaale alacak kadar önemli görmüyorlar bizi. Yazık!
Oysa çarpışan, yaşam mücadelesi veren, vatan mücadelesi veren, her gün şerha şerha şehit düşen biziz, bu toprakları kanımızla sulayan biziz, ölen, iliği sömürülen buna da eyvallah diyen sen, ben, hepimiziz, ama "Cumhurbaşkanını halk seçsin" deyince, "olmaz, sen bu işten anlamazsın, sizin aklınız ermez o işlere" delinen yine biziz. Sensin halkım! Bir başkası değil.
Yani Cumhuriyet Halk Partisi diye bir şey, bir parti yok; Cumhuriyet Sistem, Cumhuriyet Rejim, Cumhuriyet Devlet partileri var. Ama sen yoksun.
Uzatmayayım. Ben de duygusalım. Dokunuyor uzatınca. Bitireyim artık. Ne diyor Beyrut'lu büyük şair Nizar Kabbânî, "Ben Beyrut" adlı kitabında, "Ancak Lübnan'ın siyasal aklı, parlamenter hayatın başından beri Necme meydanındaki 'İyi Uykular Oteli'nden dışarı çıkmadı. O hep çizgili ipek pijamasıyla kahvenin kapısında oturdu; sağ elinde kamışı, sol elinde çerez torbası. Masada rakı şişesi, devlet işleri, kâğıtları, mühürler... İş sahibi "halk çocukları" uzun bir kuyrukta dururlar, çerez torbasının bitmesini beklerler, rakı şişesinin bitmesini, ömürlerinin bitmesini..."
Bugün bu "İyi Uykular Oteli", Cumhuriyet Devlet/Sistem/Rejim Partisidir, Aziz Milletim. Öyle iş olsun diye tabelasında "halkçı" yazar. Mazi de bir hatıra olarak kalmıştır. Mazide kalakalmıştır. Bu bir ilüzyondur. Gözboyamasıdır. Seni oraya, içeriye çekmek için yapıştırılmıştır. Sömürtme kendini Aziz Milletim! Uyan artık! "İyi Uykular Oteli"nden çık sokaklara. Halk gibi, tıpkı eski günlerde ki gibi, el ele, kol kola olduğumuz gibi, neysek, oysak, içimiz dışımız bir, öyle halay çekelim meydanlarda. Böyle sivil sivil, mis gibi.
06.07.2007/ Cuma / İstanbul

Eleştiri (Criticism) Nedir?

Criticism (Kritisizm) kelimesi Yunanca’da –muktedir olmak-, -ayırt etmek, görmek, anlamak, farkına varmak-, -karar vermek-, anlamlarına gelen “Kritiko” kelimesinden türetilmiştir. Kritisizm, niçin ve ne sebebten ve neden gibi sorularla biçimlenir. Farklı alimler (scholars) tarafından Kritisizm(eleştiri)in farklı tanımları yapılmıştır.

1- John Dryden’e(1) göre, “Kritisizm –nitelikli muhakeme etmeyi- (Judging well) amaçlar; eleştirinin en önemli kısmı, okuyucuya haz vermesi gereken mükemmelliklerin farkına varmaktır.”

2- Dawden (şair, münekkit), “Kritisizmin tarafgirane ve kişisel beğeni yada kişisel iğreti olmadan, şeyleri olduğu gibi gören bir efor olduğunu savunur.”

3- Mathew Arnold, (şair, münekkit), “Kritisizmin önyargısız, şahsi olmayıp, objektif olması gerektiğine ve bilgi edinmeye çabalamasına ve dünyaya bilinmesi gereken en iyi düşünceyi nakletmesine inanır.”

4- Schmaker(Siçmeykır, eleştirmen), “Kritisizm, edebiyatın zekice tartışılması olayıdır.” der.

5- Ricardo, “Edebiyat eleştirisinin, yazarların çalışmalarını analiz etmekten, illetleriyle açıklamak ve eseri, onun estetik değeriyle yargılamaktan ibaret olduğunu,” söyler.

Dolaylı olarak öneri. Eleştiri sürecinde iki ayırıcı nitelik var:

1- Doğru karar verebilme yeteneği veya ayırdetme gücü –yargılama- (Judgment) ve,
2- Tarafsız soruşturma (impartial-inquiry).

Soruşturma(inquiry) iki soruyla yürütülür: “Nedir ve ne olmalı?”

“ve tarafsız-soruşturma(impartial-inquiry) tanımlaması üzerine genel mutabakat(consensus) sanat çalışmasında ikidir: doğal nitelik(nature) ve edebiyatın işlevi(function of literature).”

Eleştirinin (Criticism) Fonksiyonları

1- Yasama -kanun yapma- (Legislation)
2- Geçerli neden, mazaret (Justification)
3- Yazarlara ve okuyucuya hizmet
4- Yorumlama (interpretation)
5- Yargı, karar (Judgement) –kitabın niteliği üzerine son söz-

İyi Eleştirinin Nitelikleri

1- Hayat bilgisi ve geniş ölçüde okuma
2- Psikolojik yetenek (Psychological Gift) ve felsefi zeka- (Philosophical Mind – herşeyi olduğu gibi kabullenen; dertleri ve mutsuzluğu serin kanlılık ve cesaretle kabul eden)
3- Açık görüşlülük(open mindedness) ve gayri şahsilik (impersonal)
4- Öğreticilik ve iletişim kapasitesi
5- Yazarın yaratıcı tecrübesini paylaşacak imge dünyası, muhayyile gücü

Mustafa Burak Sezer
Pakistan / 23.09.06

Kaynakça

John Dryden- An Essay of Dramatic Poesy (eski dilde poesy=Poetry)
Mathew Arnold – Essays on Criticism
David Daiches- An Critical Approach to Literature

1- John Dryden, şair, münekkit. 17.Yüzyılda yaşamış olan Dryden, İngiltere’de kritisizmi başlatan ilk kişidir ve İngiliz eleştirisinin babası olarak kabul edilir.

Ekstra not: Aristo ise dünyada bilinen ilk eleştirmendir. Bknz: Poetics by Aristo translated by Butcher, 16th Century, England.

Henry Fielding'in Joseph Andrews'u Üzerine Birkaç Not


FieldingFielding, İngiliz romanına getirdiği realistik açılımla, İngiliz romanının babası olarak kabul edilir. Her ne kadar John Bunyan'ın The Pilgrim's Progress'i ve Daniel Defoe'nun Robinson Crusoe'su edebiyat tarihçileri arasında asırlardır ilk roman babında bir tartışma konusu olsa da, İngiliz edebiyatında ilk yazılan roman cumhur gözünde Fielding'in çağdaşı Richardson'ın Pamela'sıdır. Richardson ve Fielding 18. yüzyılın ikinci yarısında aynı zam anda İngiltere'de "Age of Dr.Johnson", -Dr. Jonhson Çağı- olarak adlandırılan zaman diliminde yaşamıştır.
Richardson, Fielding'in aksine sürekli moral üzerine ahlak dersleri vererek, didaktik romanlar yazar. İlk roman olarak kabul edilen Richardson'un Pamela'sı epistolarik (mektup biçimsel) roman türünde kaleme alınmıştır. Tamamen moral kaygılar güden Richardson, Pamela'sını erdemli ve iffetli bir kadın olarak portreler. Büyük bir malikanede hizmetçilik yapan genç ve güzel Pamela, evin erkeği tarafından sürekli tahrik edilerek seksüel ilişkiye zorlanır; fakat Pamela o kadar namuslu ve erdemlidir ki buna katıyyen izin vermez. Sonunda evin erkeği Pamela'nın bu aşırı iffeti ve erdemi karşısında etkilenerek kadına aşık olur ve evlenme teklifi eder. Malikaneye hizmetçi olarak giren iffetli Pamela, erdeminin karşılığı olarak evin hanımefendisi olur.
Bu Richardson'ın idealistik ütopyasıdır. Ona göre, erdemi ve namusuyla yaşayanlar bunun karşılığını bu dünyada alacaklardır.
Henry Fielding ise Pamela'nın üzerinden çok geçmeden Joseph Adrews'u yazar. Joseph andrews bir şekilde Pamela'nın devamı gibidir. Bazı eleştirmenler Fielding'in bu romanı yazarken Cervantes'in Don Kişot'undan etkilendiğini belirtir. Roman hicivsel bir dille örülmüştür. Ayrıca Fielding Joseph andrews'un önsözünde Antik Yunan, Aristo'nun Poetika'sı, Homer ve diğer kaynaklardan uzun kazıyeler öne sürerek romanını epik formda yazdığını iddia eder. Bu konu uzun zaman tartışılmış, daha sonra ekseriyet romanın epik olduğuna kanaat getirmiştir.
Fielding'in Joseph andrews'i aynı şekilde erdemli, iffetli ve asildir, üstelik Pamela'nın erkek kardeşidir. Başı sıkıştıkça, kız kardeşi Pamela'ya mektuplar yazarak, Hristiyanlıkta mevcut olan bir tür itiraf ritüeli icra eder. andrews, Londra'da asil bir lordun malikanesinde işe başlar. Çok geçmeden Lord ölür. Lordun güzel ve ateşli karısı Lady Booby kocasının ölümünün üzerinden altı gün geçtikten sonra, Adrews'i odasına çağırtır. Dekolte bir gecelik giyen Lady Booby geçen diyologlar arasında frikikler vererek, andrews'u tahrik etmeye çalışsa da karşılık bulamayınca kademe kademe sinirlenmeye başlar. Sonunda açık açık onunla seksüel ilişki kurmak istediğini söyler fakat and rews bunu reddeder ve Lady'nin huzurundan kovulur. Aynı zaman diliminde evin çirkin hizmetçisi Bayan Slipslop kilerde yakışıklı ve savunmasız andrews'ı sıkıştırarak onu kışkırtmaya, ondan yararlanmaya çalışır. Açıkçası andrews saf bir delikanlı değildir; olanların farkındadır fakat erdemine ve iffetine oldukça düşkündür. Slipslop'ta istediğini elde edemeyince küplere biner. Periyodik olarak Lady Booby ve Slipslop arasında geçen bir diyologta uzanılamıyan et mındardır konumuna düşürülen Joseph andrews evden ve işten kovulur. Joseph kız kardeşi Pamela'ya uzun bir mektup yazarak Malikaneden ayrılır.
Bundan sonraki episodlarda andrews, Londra'dan çıkarak küçük bir kasabaya doğru ilerleyecektir ve bu yolculuk zarfı boyunca başından ilginç, zaman zaman trajik enstantaneler geçecektir. Hedefinde onu temizliğe ve erdeme kavuşturacak, tüm kalbiyle, saf bir sevgiyle sevdiği, sevgilisi Fanny'e ulaşmak vardır.
Bu yolculuğu John Bunyan'ın Pilgrim's Progress'indeki yolculuğa benzetebiliriz. Henry Fielding romanında Londra kalabalıklarının hipokrasisini(iki yüzlülük) ve kibrini kademe kademe episodlar halinde sergiler ve Londra'nın kokuşmuş yaşam tarzını mizahi bir uslüpla hicveder.
Açıkçası andrews bu kokuşmuş ve kirletilmiş hayattan kendini uzaklaştırıp paklamak istemekte, bunu gerçekleştirmek içinde Fanny'e ulaşmak zorundadır. Bunu bir tür kutsal haç yolculuğu ile teşbih edebiliriz.
Richarson'un Pamela'sında erdemin ve iffetin muhafazası sonunda, Pamela bu dünyada mükafata kavuşur, oysa Fielding hayatı daha realistik göstererek, iffet, erdem ve ahlaki ölçütler gibi değerlerin korunmasının kalbi rahatlatmak ve iç huzuru bulmak için olduğunu ima eder. Pamela'nın bu dünyada mükafatını almasının aksine Joseph andrews, Fielding'in romanında iffetini ve erdemini muhafaza ettiği için, ardından adı kötülenerek malikaneden kovulur.
Henry Fielding, Joseph Adrews, Orient Longman Classics.

İngiliz Romantik Şiiri Üzerine Birkaç Söz


Shakespeareİngiliz Romantik şiirinin William Shakespeare'la başladığı kabul edilir, fakat bu akımın şiirde hakiki bir akım olması, ya da Romantizmin şiirde ikinci kez dirilmesi, William Wordsworth, Coleridge ve Robert Southey'le yaşanmıştır ya da başlamıştır. Bu şairlerin Romantik akımı oluşturmasında 1783'te İngiltere'nin emperyal zulmüne karşı Kuzey Amerika'da cereyan eden Amerikan İhtilali ve akabinde 1789'da emperyal kraliyet sömürge rejimine karşı meydana gelen Fransız İhtilali'nin büyük etkisi olmuştur. Kral Louis'in karısı Kraliçe Mary Antoniette'nin bilindik sözü meşhurdur, "Eğer insanların yiyecek ekmekleri yoksa, müsade edin kek yesinler". Fransız İhtilali başladığında William Wordsworth Paris'te yaşıyordu ve 19 yaşındaydı. Fransız İhtilalinin etkisi, Wordsworth'un "Prelud" (prelüd, peşrev, giriş) adlı şiirinin ilk stanzalarında açıkça görülür.
Romantik şairler sentimental olarak, Fransız İhtilalinin getirdiği idealleride kullanarak çağa ve sanat anlayışına karşı taarruz yapmışlarıdır. Yani bu çerçeveden, Amerikan ve Fransız İhtilali Romantik Akımın oluşmasını hazırladı diyebiliriz. Zaten bundan önce de Fransız feylosof Jean Jacque Rousseau'nun (özellikle, "The Social Contract-Sosyal Kontrakt" ve "Emile" adlı çalışması meşhurdur.) fikirleri Amerikan ve Fransız İhtilalinin gerçekleşmesinde ilham kaynağı olmuştu. Rousseau, "İnsan özgür olarak doğmuştu ve şimdi her yerde zincirlere bağlı yaşıyor." der. Ya da, "Senin özgürlüğün, komşunun burnunun başladığı yerde biter." der. Sosyal Kontrakt'ta, "İnsan toplumla bir kotrakt yaparak yaşar" der. Bu eserin ana temasıdır. Amerikan ve Fransız İhtilali hemen hemen aynı ideallere sahiptir ki bunlar:
1- Hürriyet, (Liberty)
2- Cemiyet(kardeşlik birliği), (Fraternity)
3- Eşitlik. (Equality)
Yani mazide ya da o zaman ki çağda oluşan düşünceler sonra ki ya da çağdaşı olan düşünceleri etkileyerek yeni ve farklı akımların yapılanmasına vesile oluyor.
Shakespeare'in yaşadığı dönemdeki ilk romantikler, hayal gücünü ve imgeyi ikinci romantikler gibi kullanıyordu. Bu açıdan iki akımın ortak noktası budur diyebiliriz. Zaten ikincisine Age of Revival of Romanticism (Romantisizmin Yeniden Doğuşu ya da Canlanışı) diyoruz.
Romantik Şairlerin Reaksiyon Gösterdiği Kurallar
Buna tabular da diyebiliriz ki, bu şairler, bir takım çevreler tarafından belirlenen kurallara rest çekmişler ya da reaksiyon göstermişlerdir, ki bunlar:
-- Kraliyet Ailesi tarafından yazarlara dikte ettirilen bazı kurallar,
-- Dolaysızlık ve kesinlik kuralları,
-- Heroic Couplet(beşlik ölçüde destan beyiti) ve Closed Couplet formlarının şiirdeki aşırı zulmedici baskısı,
-- Sebeblere ve mantığa bağlılık,
-- İmgenin, hayal gücününün kullanımdaki benzerliği, farksızlık, tek tiplilik, v.s.
Romantik Şiirin Bazı Karakteristikleri
-- Hürriyete olan muhabbet,
-- Bireysellik,
-- İmgeye, hayal gücüne olan muhabbet,
-- Closed Couplet'te özgür hareket,
-- Yalınlığa ve doğallığa olan muhabbet,
-- Saraylı ya da aristokrat değilde, sıradan, avam insanın, kırsal kesim diline olan muhabbet,
-- Blank Verse (uyaksız, kafiyesiz şiir)'in kullanımı,
-- Kent yaşamından uzaklaşarak, doğanın ve yalnızlığın farklı fenomeninden hoşlanma, haz alma,
-- Şehir insanından ayrılarak, doğaya, yalnızlığa odaklanış,
-- İdealizm sevgisi,
-- Mazinin nostaljisini ve geleceği düşünmek, ama şimdiyi değil,
-- Melânkoli (John Keats'in Ode on Malancholy şiiri meşhurdur, bu şiiri Gazel-i Malânkoli başlığıylaTürkçeye çevirdim.)
-- Subjektivite, öznellik / dominant, egemen kişilikten ayrılış,
Karakteristik olarak ilk romantik şairler kuşağı, Wordsworth, Coloridge, Southey ile üçüncü ve son cenerasyonu Byron, Shelly ve Keats arasında bir takım farklar da vardır. Byron, Shelly ve Keats ilk kuşak şairleri gibi Fransız İhtilalinini tastik etmemişlerdir mesela. Onaycı şair değillerdir.
Wordsworth, Coleridge ve Southey "Lake Poets" -Göl Şairleri- olarak çağrılır. Bunlar zamanlarının ekserini göl kenarlarında geçirmişlerdir.
Romantik Çağın Canlanışı şairlerini, ya da romantik şairleri, periyodik olarak şöylece üç grupta sıralayabiliriz:
-- 1798-1806 arası: Wordsworth, Coleridge, Southey,
-- 1806-1816 arası: Scott, Campell, Moor (bunlar "intermediary poets" mutavassıt şairler olarak adlandırılır.)
-- 1816-1824/26 arası: Lord Byron, Shelly ve John Keats.
Tabi Romantik Çağın oluşmasını, ya da bu zemini hazırlayan "Transitional Poets" - geçiş-intikal şairleri- var birde. Bu şairler, "The Precursors of the Romantic Age" -Romantik Çağın Müjdecileri- olarak da adl andırılıyor. Dr. Johnson, "Vanity of the Human" (İnsanın Kibri) ile toplumcu şiirini imler, ayrıca Vishes ve London şiirleri var, Goldsmith'in "The Deserted Village" (Terkedilmiş Köy)'ü melânkoliktir, tabiatı bir sahne gibi sunar. Bu açıdan Romantikliğin bazı karakteristiklerinin primitiv özelliklerini bünyesinde taşıyor. Fakat Dr.Johnson her ne kadar çağa adını sağlam harflerle yazdırmışsa da, şiirinden çok eleştirmenliği sebebiyledir bu. Bunun yanında dramacılığı da vardır. Goldsmith şairden daha çok bir dramatist, oyun yazarıdır. Çağın, Sheridan'la birlikte en iyi iki dramatistinden biridir. Rom anda yazmıştır.
İntikal şairleri arasında daha çok, James Thomson, William Collins, Thomas Gray, William Cowper, Robert Burns, William Blake, James Macpherson, Thomas Chetterton'u zikredebiliriz. Her ne kadar bu intikal şairlerinin -ki bir çoğu Dr.Johnson döneminde yaşamıştır,- şiirlerinin temaları romantik olsa da, stilleri, teknikleri ve kullandıkları dil neo-klasik okuldan gelir.
-- James Thomson'ın "The Seasons" -Mevsimler- adlı şiiri en popüler olanıdır. Bu şiirle neo-klasik düşünceyle ilişkisini kırdığı görülür.
-- William Collins, "The Oriental" -Şarklı- şiirinde doğulu imgeler kullanır, "Eclogues(eglog, çobanlık şiiri), "Ode to Fear"(Gazel-i Ölüm), "To Passion"(Sevdaya), bu şiirlerinde objektif ol andan subjektif olana doğru bir kayış vardır ki bu da Romantiklerin karakteristiklerindendir.
-- Thomas Gray'ın, "Elegy Written in the Country Churchyard" (Taşra Klisesinde Yazılan Mersiye) çok meşhur bir şiirdir. Heroic couplet formuyla yazılmıştır. "The Bard" (Ozan) bir tür avantgard şiirdir. Bu da romantiklerin kraliyet ailesinin dikte ettirdiği kurallara vesair şeylere karşı çıkması gibi bir çıkışla romantiklere yaklaşır.
-- James Macpherson'ın "Works of Ossian"ı yine tabiat şiiri olmasıyla romantiktir.
-- Robert Burns, İngiltere'nin bugüne kadar yetiştirdiği en büyük şarkı sözü yazarıdır, "Cotteras' Saturday Night"(Koteras'ın Cumartesi Gecesi), "To a Mouse"(Bir Fareye) ve "To a Mountain Daisy"(Dağ Margariti'ne) meşhur şiirleridir.
-- William Blake, intikal şairi olmasına rağmen, çoğu zaman adı romantik şairler arasında zikredilir. Şiirlerinde malânkoli, mistisizm ve romantizim içkindir. En ünlü şiirleri, "Songs of Innocence(Masumiyetin Şarkıları) ve Songs of Experience(Tecrübenin Şarkıları)"dır.
"O little lamb who made thee?" -O küçük kuzu seni kim yarattı?- derken buradaki "kuzu"(lamb), yalınlığı, zayıflığı, Tanrıya hürmeti ve erdemi ima eder. (Songs of Innocence'ten)
"Tiger, tiger, burning bright" -Kaplan, kaplan, tutuşan aydınlık!- buradaki kaplan(tiger), şiddeti, gücü, ahlâksal çöküntüyü, olgunluğu, gençliği ve meteryalizmi ima eder. (Songs of Experience'den.)
William Blake intikal şairleri arasında ilk Romantik şair olarak kabul edilmiştir.
-- William Cowper, fakir bir şairdi. En ünlü şiirleri, "The Task(Görev) ve "On the Receipt of My Mother's Picture"(Annemin Resmini Alışım Üzerine)dir.
-- George Grabbe, meşhur romantik şiiri, "The Village" -köy-dür.
-- Thomas Chetterton, en meşhur çalışması, "Rowley Poems" -Rowley Şiirleri-dir.
İntikal(geçiş) şairleri neo-klasik düşünceye ve şiire karşıydı. Bu düşünce, "Pseudo-Classical School of Thought" - Pseudo(uydurma)-Klasik Düşünce Okulu- olarakta anılır. İntikal şairleri bu düşünceye karşı olarak kaldılar ve zaman zaman William Blake ile Thomas Gray'in adı Romantik şairler arasında zikredildi.
-- 1783'te Amerikan İhtilali gerçekleşti;
-- 1789'da Fransız İhtilali oldu;
-- 1798'de Wordsworth ve Coleridge'in "Lyrical Ballads" -Lirikal Baladlar-ı yayınlamasıyla İngiltere'de Romantizim başladı.
Nopelean Bonapart, Fransız İhtilalinin akabinde(1789), 1815'te Waterloo Savaşında yenilinceye kadar, hemen hemen Avrupa'nın her yerinde savaştı; İngilizler Napolyon'u St. Helena Adasına hapsetti, zaten orada da öldü. Başlangıçta Fransız İhtilali ile büyülenen Göl şairleri (lake poets=Wordsworth, Coleridge, Southey), Napolyon'un bitip tükenmeyen savaşlarından sonra Fransız İhtilaline karşı öfke duymaya başladılar.
Neo-Klasikler ve Romantikler
18. yüzyıl neo-klasikleri ve romantikleri bir arada barındırmıştır. Felsefede, sistem felsefesi kuranların kendilerinden evvelkileri reddetmesi ve yalanlaması gibi, romantiklerde neo-klasik düşünceye cephe almış, meydan okumuştur.
Neo-klasikler edebiyatın çok sert olduğu dönemi, Kral Agustus(asıl adı Octavia'dır) zamanını örnek alıp, izlemişlerdir. (Roma İmparatorluğu Kral Agustus dönemi, 2.Yüzyıl A.D). Mesala misantropist ve ırkçı olan Jonathan Swift, eserlerinde Cicero'nun üslûbunu kopya etmiştir. Şair ve münekkit John Dryden, 17. yüzyılda Romalı büyük şair Vergil'in Aeneas ya da Aeneid'ini İngilizceye çevirir, ardından Alex andre Pope 18. yüzyılın ilk yarısında Grekli epik şair Homer'ın İlliad'ını ve Odssey'ini İngilizceleştirir. Romalı Cicero, Horace, Ovid, Plutarch gibi isimler neo-klasikçilerin örnek aldığı ve öykündüğü isimlerdir. Neo-klasik dönemin John Dryden ile başladığı, ve Alax andre Pope ile Dr. Johnson'un elinde mükemmelleştiği kabul edilir.
Neo-Klasik Dönemin Karakteristikleri
-- Sebebleri, duygulara tercih eder,
-- Yazarlar grift bir üslûpla yazmazlar,
-- Toplum içindeki insan, yalnız, inzivaya çekilen insana tercih edilir,
-- Tabiat konseptti, insanın kozmostaki tecrübelerinin onu yerleştirdiği konumla ilgilidir,
-- Dil, şiir ve uyak kurallarına sert biçimde uyulur,
-- Kadim klasikler, Greko Romen ustalar, tam olarak takip edilmeseler dahi saygı duyulur/onurlandırılırlar,
-- Şiir, nesir, drama sosyal re formasyon için kullanılır, küçük düşürür ve hicveder, öznel duyguların ifadesini sunmaz.
-- Şiir, nesir, drama 18. yüzyıl neo-klasiklerinde objektiftir.
-- Odak noktası her şeyde insandır
-- Tanrıyla, insan yer değiştirmiştir (buna "Age of Reason" olarak kodlanan (Sebebler Çağı-18.yüzyıl) aynı çağında, Tanrıyla bilimin ve sanatın yer değiştirmesi de diyebiliriz)
-- Kahve evleri ve meyhaneler şair ve yazarların toplandığı ve fikir teatisi yaptığı yerlerdir.
Ayrıca Demokrasi Restorasyon Çağında (18.yüzyıl) neo-klasiklerin ağır bastığı zamanda İngiltere'ye gelmiştir. Bu zamanın iki modası vardır. 1- At yarışları ve 2- Kahvehaneler. 18. yüzyılda İngiltere'de 200'ün üzerinde kahvahane açılmıştı. Restorasyon Çağı, ya da neo-klasik dönem ayrıca, Sebebler Çağı, Klasik Çağ, Agustus Çağı, Nesir Çağı, Pope ve Jonhson Çağı, Heroic Coupletler Çağı, Resim Çizme Çağı, Kraliçe Anne Çağı olarakta adl andırılır. Tabi konumuz romantikler olduğu için neo-klasikler üzerinde çok fazla durmuyorum.
-- Neo-klasisizm, kuralların esareti altındadır; kent şiiri, topluluk şiiri yazarlar. Mekanik, realistik, metaryalistik, iğneleyici(vitriolic), sabit fikirli(obsessive) ve yericidirler(satiric).
-- Romantik şiir, tabiat şiiri yazar, özgürlüğe düşkündür, tabiat üzerine idealisttir, "amorous of the far" -uzağın aşığı-dır. Şimdiki zamanın şiirini değil, geçmişin nostaljisini ve geleceğin şiirini yazar.
Romantik Şairler Hakkında Birkaç Söz
-- Shelly, Oxford mezunu olup, ateistti, entelektüel güzelliğe tapınmıştır. Ayrıca bir gotik roman örneği olan "Frankenstein", Shelly'nin karısı Mrs. Shelly tarafından yazıldı. Gotik roman kulland ığı serbest hayal gücü ile romantisizmle benzeşir.
-- Wordworth, panteistti, yani Tanrıyla evrenin aynı şey olduğuna, bir bütün olduğuna inanırdı, bu sebeble şiirlerinde açıkça doğaya taptığı görülür; bir açıdan İbni Arabi ve Hallacı Mansur kanalından gelen "vahdedi vücutçu" anlayışa yaklaşıyor diyebiliriz! Nitekim Tanrıyı inkar etmezdi.
-- John Keats, Tanrıya duyularıyla ulaşır.
-- Wordsworth, tabii tecrübelere göre hareket etti.
-- Coleridge, süpernatual olanı, doğa üstü olanı baz aldı.
-- Coleridge, Wordsworth'tan daha realisttir.
-- Bazı eleştirmenler, "Wordsworth'u ters-yüz edip baş aşağı sallandırırsanız Coleridge'i elde edersin" der.
-- Coleridge, cansız, sabit bir dünya fikrine inanır; ve ona göre şair, bu sabit ve cansız dünyayı demler, onu süpernatural, doğa üstü imgeyle canlandırır.
-- Wordsworth tabiatı tinselleştirir,
-- Keats tabiatı tasavvur eder,
-- Shelly, tabiatı entellektüelize eder, akla dayandırır.
-- Romantik şairler arasında yalnız, tek olan bir denominatör/payda yoktur. Hepsi bireyseldir.
-- Coleridge'in en meşhur şiirleri "Kublakhan" ve "Christabel" "opium" (afyon) çekilerek yazılmıştır. 18. yüzyılın nesir yazarı ve eleştirmen De Quincey'de, opium içerek yazardı. Kendi biyografisi, "English Opium Eater" -İngiliz Afyon Yiyicisi-ni yazmıştır.
-- Romantik şiirin özünde yalnızlık, inzivaya çekilmek, toplumdan uzaklaşmak vardır. Wordsworth yalnız yaşayan bir adamı anlatan "The Recluse" (Münzevi)'yi yazmıştır. Neo-klasik şiir ise kalabalıktır, toplumcudur. Wordsworth daha sonra "The Recluse" adlı şiirini "Prelude" (prelüd) olarak değiştirir. Daha sonra kendisinin meşhur biyografisi olur bu. Wordsworth, "Literature is an organic whole, having unity of expression as well as unity of impression." -Edebiyat, izlenim/tesir bütünlüğüne sahip olduğu kadar, ifade bütünlüğüne de sahip olan organik bir bütündür.- der.
-- Wordsworth'ta tabiat ana temadır, daha çok doğa şiirleri yazar. "Lucy Poems" *Lucy Şiirleri- Lucy adı altında farklı beş şiirden oluşur. Lucy sembolik bir genç kadındır, doğayı simgeler. Wordsworth'a göre doğa daima nazik ve cana yakındır. Önce Coleridge buna itiraz eder. Daha sonra 19. yüzyıl Victorya Dönemi şairi Tennyson, tabiat ilhamını kullanarak, "In Memorium" ve "Red in tooth and claw" -Dişi ve Pençesi Kırmızı- adlı şiirlerini yazar. Wordsworth'un aksine Tennyson, doğanın her zaman nazik ve cana yakın olmadığını, zaman zaman bize felaket, sel ve depremleri getirdiğini söyler.
-- Wordsworth'un bazı şiirleri: "The Two April Mornings"(İki Nisan Sabahı), "We Are Seven"(Biz Yedi Kişiyiz), "Solitary Reaper"(Yalnız Orakçı/Irgat), "The Prelude", "Resolution and Independence"(Direşkenlik ve İstiklal), "Michael" ve "Head-Gather"(Kafa-toplayıcı). Ayrıca soneleri: "Milton" ve "The World is Too Much With Us"(Dünya Uzun Zam andır Bizimle). -Bu şiiri Türkçeye çevirdim-
-- Coleridge, Wordworth'u eleştirdiği, ve şiir üzerine düşüncelerini sunduğu "Biografia Literaria" adlı kitabında, "Willing suspension of disbelief" -imansızlığın ertelenme arzusu- fikrini ortaya sürer. Meşhur şiirleri: "The Rime of Ancient Mariner"(Kadim Denizci Uyağı), "Christabel", "Kublakhan", "Youth and Age"(Gençlik ve Çağ), "Dejection"(Keder) v.s.
-- Lake/göl şairlerinin üçüncüsü olan Robert Southey, şairden daha çok, iyi bir nesir yazarıydı; Wordsworth ve Coleridge ile kıyaslandığında kötü ve düşük bir şairdi. Bazı şiirleri: "The Curse of Kehama"(Kehama'nın Laneti), "Madoc" ve "Roderic". Bu şiirler farklı kültürlere ait mitelojilerden müteşekkildir. "Life of Nelson" -Nelson'ın Hayatı- onun şahaseri olan bir nesir çalışmasıdır.
-- Southey 1813'ten 1834 yılına kadar "Poet Laureate" -Büyük Şair- sıfatıyla anılmıştır.
-- Wordsworth 1850'ye kadar "Poet Laureate" olarak kalmıştır.
Romantik Şairlerin İkinci Kuşağı
-- Sir. Walter Scott: Daha çok romancılığıyla anılır. Edebiyata şiirle başlamış, hayatının sonuna doğru romanda karar kılmıştır. İngiltere'nin ilk tarihi romancısıdır. Fakat aynı zam anda şairdir, ve romantik şairler arasında zikredilir, ikinci kuşakta yer alır. Şiirleri öyküsel bir izlek sunar, daha çok İskoçya temalarını işler. Bazı şiirleri: "Marmiam", "Lady of Lake" (Gölün Laydisi/Kadını), "Lady of the Last Ministrel" v.s.
-- Thomas Campell: "Yea Mariners of England"(İngiltere'nin Olumlu Denizcileri) -Bu şiir bir kahramanlık şarkısıdır- , "Lord of Isle"(Adanın Lordu), "Battle of Baltic"(Baltik Savaşı), "Gertirude of Wyomeng".
-- Thomas Moore: "Irish Melodies"(İrlandalı Ezgiler), "Lale Rukh"(Lale Ruh) -başlığından anlaşılacağı üzere Şarkın etkisi altında olan bir şiirdir-, "Oriental Tales"(Doğulu Masallar) Açıkçası bu şair doğunun etkisi altında kalmıştır.
Romantiklerin Genç ve Son Kuşağı
-- Lord Byron: Hakkında çok şey konuşulmuş bir şairdir. Çapkın olduğu fakat kadınlara yüz vermediği söylenir. Casonava'nın mücessemleştiği bir şahsiyettir. Ondan esinlenerek "Byronic Hero" "Byronik Kahraman" fikri ortaya atılmıştır. Byronik Kahraman, sinirli, kibirli, sinik, kadınlardan uzak duran ama kadınlar tarafından kovalanan genç adamlar için kullanılır. Şiirleri: "Child Herold"(Çocuk Herıld) -kasanovayı anlatan bir şiirdir-, "Beppo", "Vision of Judgement"(Adeletin Vizyonu), "Ladykiller"(Kadın Avcısı), "Don Juan", bunlar yerici(satiric) şiirlerdir. "The Grior", "Manfred", "Cain" Byron İtalya'dayken yazılan şiirlerdir. Byron'un baston kullanarak yürüdüğü, bir ayağının aksadığı söylenir. Byron o kadar popüler bir adamdır ki hemen hemen Londra'da ki bütün gentilmen sıfatlı adamlar baston kullanmaya ve Byron gibi aksayarak yürümeye başlar. Zamanla bu yürüyüş şekli, kadınlar ve erkekler arasında bir trend halini alarak modalaşır.
-- Shelly: Politik bir şairdir. Filazof Godwin'in fikirlerinden ve onun eseri "Social Justice"-Sosyal Adalet" adlı kitabından etkilenmiştir. Shelly, "Ideal Millenium"(İdeal Milenyum) ve "Poet of Hope and Poet of Future"(Umudun ve Geleceğin Şairi)'ni yazmıştır. Shelly romantik şairler arasında en devrimci olanıdır. Bazı şiirleri: "Queen Mab"(Mab Kraliçesi), "Revolt of İslam"(İslamın Başkaldırısı), "Alastor", "Prometheous Unbound"(Hudutsuz Prometheous) - Prometheus, Olimpos Dağının zirvesinden kutsal ateşi çalıp onu insanlığa verdiği için Zeus tarafından cezal andırılmıştır. Zincire vurulur ve kalbini bir kartal yer; ve sonra Herkül onu zincirlerinden kurtararak, özgürlüğüne kavuşturur.- "Ode to the West Wind"(Batı Rüzgârına Kaside), "To a Skylark" (Tarlakuşuna), "The Cloud" (Bulut) v.s. Shelly ayrıca "Cenci" adında bir drama da yazmıştır. Babası tarafından tecavüze uğrayan genç bir kız kurban seçilmiştir. Aynı kız sonra babasını öldürür. Geçenlerde bu konuya uygun prosaik bir Hollywood filmi izlemiştim. "Epipsychidion" platonik bir aşkın konu edildiği, meşhur bir şiirdir. "Hymn to Intellectual Beauty"(Entellektüel Güzelliğe İlahi) Shelly entellektüel güzelliğe tapmıştır.
-- John Keats: Üçüncü romantik kuşağın son ve en genç ve talihsiz şairidir. Nedense İngiliz şiirinde en çok bu şairi severim. Hindistan'ın nobel ödüllü büyük şairi Tagore'u okurken, onunda İngiliz Şairleri içinde en çok John Keats'i beğendiğini öğrenmiştim daha sonra. Şairin annesi, babası ve abisi tüberküloz vesilesiyle ölmüştür. 26 yaşında aynı hastalıktan Keats'de dünyayı terketti. Fakir bir ailenin çoçuğudur. Doğduğunda ailesi bir ahırda yaşıyordu. Uzun sürüde öyle yaşadılar. Fakir bir aileden geldiği için, ve asillerin aldığı eğitim kalitesinden daha düşük bir eğitim aldığı için, zamanının aristokrat ve asil edebiyat çevresi tarafından dışlanmış, hakir görülmüştür. Bir diş hekimi olmak isteyen fakat bir diş hekiminin asistanlığını yaparak rızkını çıkarmaya çalışan Keats'e edebiyat lordları, "Sen şiir yazamıyorsun, eczahane çıraklığına geri dön." diyerek hakaret etmişlerdir. İleride bu şair üzerine geniş bir yazı yazmak istiyorum. Shelly ve Byron'un desteğiyle adı unutulmaktan, kıyıda bırakılmaktan kurtulmuştur diyebiliriz. Üçüncü kuşak şairleri talihsizdir biraz. Hayat şartları da zordur, vebalar vardır kentlerin her köşesinde. Shelly 30 yaşında, Byron 36 yaşında ölmüştür. Gerçi Byron'un ölümü eceli ile olmuştur. Bir müddet sonra mazide çok popüler olan Byron, eskisi gibi konuşulmaz, mazideki şen iltifatlar kesilir, Byron yalnızlığa gömülür önce, sonra Londra'yı hayal kırıklığıyla terkederek, İtalya'ya yerleşir. Oradan da Yunanlara katılarak Osmanlı Türküne karşı savaşırken Mehmetçik/Osmancık tarafından halledilir.
Keats'in şiirleri ıstırapların şarkısıdır. Ölümüne yakın, hastalığının arttığı zamanlarda -zaten en yakınları gözünün önünde ölmüştür- "Terror of Death"(Ölüm Korkusu) şiirini yazar. Bu şiiri Türkçeye çevirmiştim. John Keats şemalen güzel, temiz yüzlü bir gençtir. Fanny Brown adlı güzel bir İngiliz kızını sever. Aşkları karşılıklıdır, ama ikisi de kısa süre sonra ayrılık olacağını biliyordur. Keats ölmeden önce öleceğini biliyordur çünkü. Çok sıkıldığı, kasvete boğulduğu zamanlar, saatlerce banyoda, suyun içinde kalırdı, sonra en güzel elbiselerini giyerek, kapının sundurmasına çıkar, güneşin altında uzun mühlet hareketsiz otururdu. Böyle yaptığı zaman huzura erdiğini söylerler. Fanny Brown ve John Keats birbirlerine çeşitli mektuplar yazmıştır.
Şiir Kitapları: "Endymion"(1828), "The Living Year"(1820), "Eve of St. Agnes"(Aziz Agnes Arifesi), "Hyperion", "Ode-Six", "La Belle Dam Sans Merci". Ayrıca "Isabella and Lorenza" adında bir aşk öyküsü de yazmıştır.
-- Keats için "Negative Capability" -Negatif Yetenek- terimi kullanılmıştır. Hakikatte onun impersonalliği, personaldir. Ya da buna "self-effacement", şairin -alçak gönüllülüğü- diyebiliriz.
-- 20. yüzyılın aşk şiirleriyle meşhur, nobel ödüllü İrlanda'lı şairi W.B.Yeats için ise "Positive Capability" -Pozitif Yetenek- terimi kullanılır. Hakikatte onun personalliği de impersonaldir.
-- Shelly umudun şairidir,
-- Byron kibrin şairidir,
-- Keats güzelin şairidir.
Keats, "Edymion" adlı şiirinin bir stanzasında şöyle der:
"A thing of beauty is a joy for ever
Its loveliness encreases; it will never
Pass into nothingness; but still will keep
A bower quiet for you and sleep"
"Bir şeyin güzelliği sonsuza dek sevinçtir
Onun çekiciliği artarak yükselir;
Asla hiçliğe gömülmez; fakat sessizce tutturur
Sakin bir çardağı sana ve uyutur"
(Endymion - 1828)
-- Ona göre güzellik fani, geçici olan bir şey değildir,
-- Güzel olan kalıcıdır, kaybolma korkusu yoktur,
-- Ne güzel ise o hakikattir, bu yüzden zaman güzeldir.
-- Keats'e göre insan ıstıraplarından ders alarak olgunlaşabilir.
"Ode on a Grecian Urn" (Bir Grek Kupasına Methiye) Keats'in ne kadar Grek ve Helenik kültürün etkisi altında kaldığını imler. Keats Helenik kültürü ve edebiyatını sevmiştir. Çocukluk döneminde evden oldukça uzak olan okuluna doğru, saatlerce süren uzun bir yürüyüşten sonra, kütüphaneye geçer, Grek kitaplarını bulur ve güneş batıncaya kadar oradan ayrılmazdı. Bu şiirde hayatın değişebilirliğini ve sanatın değişemezliğini işler Keats. Keats saf, katıksız bir şairdi. Apolitikti, siyasi düşünce sunmamış, evrensel bir şiiri yazmıştır. Şiirlerinde politik, dinsel ve ya herhangi bir ideolojiye ait işaretler gözükmez. Shelly, onu "Adonis" diye çağırır ve ölümünden sonra Keats için bir (elegy) mersiye yazar. Adonis, antik Yunan'da yaşamış en güzel yüzlü gençti.
Şiirle bitirelim.
Ode to a Nightingale
"The weariness, the fever and the fret
Here where men sit and hear each other groan;
where paltry shakes, a few, sad last gray hair
where but to think is to be full of sorrow
where beauty cannot keep her lustrous eyes."
Bülbül'e Gazel
"Bitkinlik, humma ve kaygı
Burada insanlar oturur ve birbirlerinin iniltilerini dinler
Orada kıymetsiz olanlar sarsılır, bir kaç, üzgün seyrek gri saç teli
Orada ama düşünmek tamamen ıstıraplı
Orada güzellik parlak gözlerini muhafaza edemez."
John Keats ( 1795-1821 )
Ölüm Korkusu
Durdurabileceğim korkularım olduğunda
Önce kalemim kaynayan beynimi topladı,
Yüksek-istifli kitapların önünde, huyuna uygun
Olgun habbelerin varlıklı toplayıcıları gibi tutundu;
Gecenin yıldızlı çehresine baktığımda,
Soylu bir aşk öyküsünün iri bulutlu remizleri,
Ve izlemek için bir daha yaşamayabileceğimi düşünürüm
Şansın sihirli eliyle, onların gölgelerini
Ve bir saatin güzel yaratığını hissettiğimde!
Ki bir daha asla sana bakmayacağım,
Karşılıksız aşkın perisel gücünde
Bir daha haz almayacağım
Yapayalnız dikildim sonra engin dünyanın sahilinde
Ve düşündüm
Aşk ve şöhret hiçliğe gömülene kadar
Türkçe Söyleyen: Mustafa Burak Sezer
2007-01-10 / İslamabad
The Terror of Death
When I have fears that I may cease to be
Before my pen has glean'd my teeming brain,
Before high-pile'd books, in charact'ry
Hold like rich garners the full-ripen'd grain;
When I behold, upon the night's starr'd face
Huge cloudy symbols of a high romance
and think that I may never live to trace
Their shadows, with the magic hand of chance;
and when I feel, fair creature of an hour!
That I shall never look thee more,
Never have relish in the fairy power
Of unreflecting love—then on the shore
Of the wide world I stand alone, and think
Till love and fame to nothingness do sink
24.04.2007 / İslamabad

Mehmet Akif Ersoy



Dersteyiz. Namıyla müşahhas Ayaklı Kütüphane Bayram Hocamızdan Medhal(^) okuyoruz. Kafaların ağırlaştığı, başların öne düştüğü yorgun bir saatte, hocamız tok ve gür sesiyle coşkulu bir şiir okuyarak uyandırıyor bizi:
/Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem,
Gelenin keyfi için geçmişe asla sövemem.
Biri ecdadıma saldırdı mı hatta boğarım,
Boğamazsam hiç olmazsa yanımdan kovarım.

Üç buçuk soysuzun ardından zağarlık yapamam
Hele hak namına ölsem haksızlığa tapamam.
Yumuşak başlı isem kim demiş uysal koyunum?
Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum.
Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim,
Adam aldırma da git, diyemem aldırırım
Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım/.

Mekteplerde sadece İstiklal Marşı ile tanıdığımız vatan şairini, 2001’lerde, her daim Safahat’ı nasıl Kur’an’ı ezbere yuttuysa öyle yuttu dediğim Bayram Hocamızdan, Mantık, İslam Hukuku, Usul-u Hadis gibi ilimler okurken, dersleri yumuşatma seanslarında tanıyoruz. Böylece başlıyor bir Mehmet Akif serüveni.
Mehmet Akif tefekkürde güçlü bir şairdi. Şiirdeki etkileyiciliği yazdıklarının samimiyetinden gelir. Umumi meselelere eğilmiş, vatanın içkin promlemleriyle ilgilenmiştir. Gözyaşı, kahır, sitem ve hüzün şiirlerininin dekorudur. Akif’in şiirlerinde çokça işlediği meseleler halen yaşanmakta olup, şiirleri güncelliğini sürdürmektedir.
Akif Doğu ve Batıyı oldukça yakından tanıyan bir aydın, Kur’an’ı tefsir edebilecek kadar İslami ilimlere vakıf bir alimdi.
/Doğrudan doğruya Kur'an'dan alıp ilhamı,
Asrın idrakine söyletmeliyiz İslâm'ı./

Özellikle Allah Kelamının üzerine şiirlerinde nice göndermeler yapmış, Kitap’ın hikmetini vurgulamıştır:
/Ya açar bakarız Nazm-ı Celil'in yaprağına,
Yü üfler geçeriz bir ölünün toprağına,
İnmemiştir hele Kuran, bunu hakkıyla bilin;
Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için./

/Ölüler dini değil, sen de bilirsin ki bu din,/ Diri doğmuş, duracak dipdiri, durdukça zemin!/
Akif Batıdaki ilerlemeyi yakinen idrak ediyor ve şiirlerinde ilim ve teknikte geri kalan ümmeti uyarmaya çalışıyordu.
/Alınız ilmini Garb'ın alınız san'atını,
Veriniz mesainize hem de son sür'atını./

Bunun yanında Batının ilim ve tekniğini öğrenirken, kendi özümüzü yitirmememizi, Batıya karşı aşağılık komplekslerine girmememizi işaret ediyordu.
Onun “Vatan Şairliği” salt bir sıfat, İstiklal Marşını yazdığı için muhafazakâr bir kesim tarafından yapıştırma bir etiket değildir, o Vatanın Şairidir. İzmir, Yunanlılar tarafından işgal edildiğinde, köy, kasaba ve kentleri dolaşmış; halka sürekli camilerde, köy kahvehânelerinde, meydanlarda uyarıcı konuşmalar yapmış, kahramanlığa kışkırtan şiirler okumuştur.
En önemli eseri Safahat bir şiir kitabı, bir edebi metin olmaktan daha çok fikri bir eserdir. Orada milletimizin tarihi, yükseliş ve düşüşü, bunun sebepleri, fert ve cemiyet olarak tahlili; zekâsı, nüktesi, edebiyatı, şehri, sokağı, evi, ailesi, acıları ve sevinçleri vardır.
Akif’in İdeal Gençliği
Akif’in bir gençlik ideali vardır ve bu ideal Sahafat’ın altıncı kitabı olan “Asım” da dirilmiştir. Şaire göre Türk gençliği Asım’ın neslinden gelir. Akif, Asım’da Türk gençliğinin vasıflarını, beden ve ruh yapısı, ilim, tahsil ve terbiyesi, çalışkanlık, ümit ve azim, dindarlık, vatan sevgisi ve ahlak ile çizmiştir. Âkif'e göre, bilgisiz ahlak, miskinlik ve zayıflığa; ahlaksız bilgi ise, milletlerin ruhunun zehirlenmesine sebep olur.
Akif’te Milliyetçilik
Vatanın ve Milletin birliğini korumak ( Milliyetçilik ) Müslümanlık, fertler arasında ırk, dil, renk... farkı gözetmediğinden; Âkif'in "gençliği", her türlü tefrikadan arınmış olacaktır. Ona gore bir milletin, farklı ırklardan meydana gelmesi, ideal birliği sağlanması halinde, tehlike teşkil etmez.
/Sen! Ben! Desin efrad, aradan vahdeti kaldır,/ Milletler için işte kıyâmet o zamandır./
/Girmeden tefrika bir millete, düşman giremez;/ Toplu vurdukça yürekler, onu top sindiremez!/
Akif’in Vasiyeti
/Yabancı sesleri geldikçe reh-güzârımdan, / Hep inkisâr-ı emel taştı, rûh-i zârımdan./ Vatan-cüda olayım sînesinde İslâm'ın? /Bu âkıbet, ne elîm intikamı eyyâmın!/ Benim - ki yaşlıyım artık - düşük kolum, kanadım;/ Bu intikamı çalışsın da alsın evlâdım!/
Akif’in Edebi Yönü
Rüştiye tahsili boyunca, Fatih Müderrislerinden (Profesör) olan babası Tahir Efendiden bilhassa lisan dersleri alarak, Arapça, Farsça ve Fransızca'yı edebiyatıyla beraber anlamaya başladı. Şiir sevgisi ve merakı bu sıralarda yeşermeye başlamıştır. Rüştiye'den sonra Mülkiye'ye (Siyasal Bilgiler Fakültesi) geçti. Mülkiye, o devrin en parlak öğrenim kurumu sayılıyordu. Âkif, Mülkiye'de okurken babası vefat etti, ayrıca evleri de bir yangında yok oldu. Maddî imkânsızlık yüzünden bu okulu yarıda bırakmak zorunda kalan Âkif, Baytar (Veteriner) okuluna kaydoldu
Öğrencilik yıllarında “Fatih Camii'nde, ikindiden sonra, Hafız Divanı, Bustan, Gülistan ve Mesnevi gibi klasik edebiyatımızın en önemli eserlerini Esad Dede'den okuduğunu, ilk okuduğu şiir kitabının Fuzuli'nin Leyla ve Mecnun'u olduğunu öğrendiğimiz Akif; Arapça, Farsça, ve Fransızca'dan tercümeler yapabilmektedir; kurra hafızdır, iyi yüzücüdür, güreşçidir ve binicilikle de ilgilenmektedir. İlerleyen yıllarda ömrü boyunca izini bırakmayacağı, Safahat'ta sık sık ismini anacağı; düşünce, duyarlık ve anlatım tekniğinden yararlanacağı Şeyh Sadi'nin Akif için özel bir yeri olacaktır. Ayrıca hafız, Hayyam, Mevlana, ve Fuzuli'ye ilaveten, batı edebiyatından Victor Hugo, Rousseau, Erneste Renan, Anatole France, La Martin, E. Zola, Alphonse Daudet, Alexandre Dumas'ı okuyup sindirecektir. Kendine özgü görüş ve yaklaşımlarıyla yirminci yüzyıl İslam düşüncesinde öne çıkan Hint ekolünden; Cemaleddin Afgani ve Muhammed İkbal'in, Mısır ekolünden; Muhammed Abduh, Reşit Rıza, F. Vecdi, İbn Fariz ve Mütenebbi'nin düşünce, yaklaşım ve yorumlarını dikkatle izlemiştir.”(***)
Türkçe'ye kuvvetle hakim, Arapça ve Fransızca'yı çok iyi bilen Akif'in ilk şiir çalışmaları Baytar Mektebi'nde okuduğu yıllarda başlar.
Mehmed Akif de, kendi neslindeki birçok şair gibi, eski edebiyat kültürü ile yetişlmiş, ancak, diğerlerinden ayrı olarak ve aile çevresinden gelen bir tesir ile, buna kuvvetli bir dinî kültür de eklenmiştir.
İlk şiiri "Kur'an'a Hitab" 1895'te "Mektep" adlı dergide yayınlandı. Ardından "Resimli Gazete"de şiirleri çıktı. O dönemde yazdığı ahlak, din, bilgelik temalarını işleyen didaktik şiirlerini temel eseri "Safahat"a almadı. Öğretmeni İsmail Safa'nın etkisini taşıyan mesnevileri, edebiyat çevrelerinin ilgisini çekti. 2'nci Meşrutiyet'in ilanından sonra daha önce yazıp ortaya çıkarmadığı yazıları yayınlanmaya başladı.
Mehmet Akif, şiire üstad Muallim Naci’nin izinden yürüyerek başlamış, doğudan Hafız ve Sadî'yi, batıdan Lamartine ve Alexandre Dumas'ı beğenerek okumuştur.
1908'de, İstanbul Üniversitesi Türk Edebiyatı profesörlüğüne tayin edildi ve Sırât-ı Müstakim adlı bir dergi çıkarmağa başladı. 1912 martında Sebîlü'r-reşâd adını alan ve İslâm Birliği ideolojisini savunan bu dergide birçok şiir ve makaleleri çıktı.
1911'de, ilk defa olarak, şiirlerini bir araya getirip Safahat adı ile yayımladı. Bu ad, sonradan bastırdığı diğer altı kitabının da genel adı oldu. 1918'de, Said Halim Paşa'nın Fransızca olarak yazılmış "İslâmlaşmak" adlı eserini Türkçeye çevirerek Sebîlü'r-reşâd'ta tefrika etti. Sebîlü'r-reşâd'ı önce Kastamonu'da ve sonra da Ankara ve Kayseri'de çıkarmağa devam etti. 1922'de, Tedkîkat ve Te'lîfât-ı İslâmiyye Heyeti'ne seçildi ve, aynı yıl, Said Halim Paşa'nın yine Fransızca bir eserini İslâm'da Teşkilât-ı Siyasiyye adı ile çevirip kendi dergisinde tefrika etti.
1908'den sonra, aruz ölçüsünü eserlerinde başarıyla kullanarak halkın dert ve sıkıntılarını dile getirdiği manzum hikayeleriyle dikkatleri üzerine çekmeye başlar. Bu hikâyelerde camiler, kahvehaneler, sokaklar, meyhaneler, hastaneler, yetimler, yoksullar, idari bozukluklar tablo tablo tasvir edilir. Akif yaşadıklarını, gördüklerini söyleyen samimi bir şairdir:
/... Hayır, hayâl ile yoktur benim alışverişim. / İnan ki her ne demişsem görüp de söylemişim./
Birinci Dünya savaşının peşrevrelerinin çalınmağa başladığı, 1912’li savaş yıllarında, Akif’in şiiri değişerek destanlaşır. “Çanakkale Şehitlerine” adlı destan yazılır:
/Yedi iklimi cihânın duruyor karşısında,/ Ostralya'yla beraber bakıyorsun: Kanada!/ Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk;/ Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk./
/Yerin altında cehennem gibi binlerce lâğam, /Atılan her lâğamın yaktığı yüzlerce adam./
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer / O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkâz-ı beşer/ Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el ayak,/Boşanır sırtlara, vâdilere, sağnak sağnak./
/Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler /Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler!/ Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından; / Alınır kal'a mı göğsündeki kat kat iman?/
/Âsım'ın nesli... diyordum ya... nesilmiş gerçek:/ İşte çiğnetmedi nâmusunu, çiğnetmeyecek./ Şûhedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar/ O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar/ Vurulmuş tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,/ Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!/
/Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhid'i/Bedr'in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi/
Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?/ "Gömelim gel seni tarihe" desem, sığmazsın/

/Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,/ Sana âguşunu açmış duruyor Peygamber…/
Bu şiir savaş anını canlı tablolar halinde coşkuyla anlatır. Kelimeler, kafiyeler, ses benzeşmeleri özenle seçilmiştir.
İstiklal harbi öncesi İlk Osmanlı başkenti Bursa, Yunanlılar tarafından işgal edilir, aynı zamanda Osmanlı Devletinin kurucusu dedemiz Osman Gazi’nin türbesine, Türk’ün Mukaddesatına hakaret edilir. Akif bu hal karşısında keder ve ıstırap içinde haykıran ilk Türk şairidir. İkinci hüzün destanı yazılır. Akif Bülbül’ü yazar ve adeta inletir:
/Ne muhrik nağmeler, yâ Rab, ne mevcâ mevc demlerdi:/ Ağaçlar, taşlar ürpermişti, gûyâ Sûr-i Mahşerdi!/ -Eşin var, âşiyânın var, bahârın var, ki beklerdin;/ Kıyâmetler koparmak neydi, ey bülbül, nedir derdin?/ O zümrüd tahta kondun, bir semâvî saltanat kurdun;/
Cihânın yurdu hep çiğnense, çiğnenmez senin yurdun./

/Neden öyleyse mâtemlerle eyyâmın perîşandır? /Niçin bir damlacık göğsünde bir umman hurûşandır?/
/Tesellîden nasîbim yok, hazân ağlar bahârımda;/Bugün bir hânümansız serserîyim öz diyârımda!/ Ne hüsrandır ki: Şark'ın ben vefâsız, kansız evlâdı,/Serâpâ Garb'a çiğnettim de çıktım hâk-i ecdâdı!/
/Ne zillettir ki: Nâkûs inlesin beyninde Osmân'ın;/ Ezan sussun, fezâlardan silinsin yâdı Mevlâ'nın!/
Kurtuluş savaşında bir millet, canını, malını, et, kemik ve ruhuna dair neyi varsa ortaya koyar. Bu vakit büyük bir destan yazılır. Bu şiir tam 724 şiirin içinden seçilerek, bu kahraman milletin destanı olacaktır:
İstiklal Marşı
1913'te İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne girdi. 1'inci Dünya Savaşı sırasında bu cemiyete bağlı bir örgüt olan Teşkilat-ı Mahsusa aracılığıyla Almanya'daki Müslüman tutsakların durumunu incelemek üzere Berlin’e gönderildi. Daha sonra Arabistan ve Lübnan'a gitti. Batı uygarlığının koşullarına ve Doğu-Batı çelişkisine tanık oldu. İstanbul'a dönüşünde Dâr-ül-Hikmet-i İslâmiye adlı kuruluşun başkâtipliğine atandı. İzmir'in işgalinden sonra Anadolu'da başlayan kurtuluş hareketine destek verdi. Balıkesir’de yaptığı konuşma, İstanbul hükümetini endişelendirdi, görevinden alındı. Ama o mücadalesini sürdürdü. Camilerde yaptığı konuşmaların metinleri çoğaltılarak bütün yurda dağıtıldı. Ankara hükümetinin kurulması üzerine Burdur mebusu olarak Büyük Millet Meclisi'ne girdi. O sırada İstiklal Marşı için açılan yarışmaya katılan 724 eserin hiçbiri beğenilmemişti. Maarif vekilinin isteği üzerine 1921'de "İstiklal Marşı"nı yazdı. Metin, 12 Mart 1921'de Büyük Millet Meclis'nde kabul edildi. Mehmet Akif, ödül olarak kendisine verilen 500 lirayı Necati Doğru'nun da dediği üzre, "İstiklal Marşı'nın dizelerini yazdığında kendisine ödül olarak verilen ve o dönemde İstanbul Boğazı'nda dört yalı alacak kadar çok yüksek bir para olan beş yüz lirayı çocuk esirgeme kurumu'na bağışladı. Bütün serveti... Yelek cebinde öldü... Yelek cebindeki parası ancak kefen almaya" yetti.
/Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;/ Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak./ O benim milletimin yıldızıdır parlayacak;/ O benimdir, o benim milletimindir ancak./
/Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım./ Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım/
/Garbın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar,/ Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var./ Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar./ "Medeniyet!" dediğin tek dişi kalmış canavar?/
/Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma sakın!/ Siper et gövdeni, dursun bu hayasızca akın/
/Ruhumun senden, ilahi şudur ancak emeli;/ Değmesin mabedimin göğsüne na-mahrem eli!/ Bu ezanlar ki şahadetleri dinin temeli,/ Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli/
/Hakkıdır, hür yaşamış bayrağımın hürriyet;/ Hakkıdır, Hak'ka tapan milletimin istiklâl!/
Safahat şairi olarak bilinen Akif’in Temel eseri 7 kitaptan oluşur. Birinci kitap olan 1911 tarihli "Safahat"ta, Osmanlı toplumunun meşrutiyet yıllarındaki durumu anlatılır. "Süleymaniye Kürsüsünde" isimli 1912 tarihli ikinci kitapta, Osmanlı aydınlarının halkla ilişkisi dile getirilir. 1913 tarihli "Hakkın Sesleri" adlı bölümde, eski dinsel-didaktik Türk yapıtlarında olduğu gibi her şiirin başında bir ayet yer alır. Bu ayetler günün siyasal ve toplumsal olaylarının yorumuna ışık tutar. 1914 tarihli ve "Fatih Kürsüsünde" adlı dördüncü bölümde, yeni kuşaklara çalışma ve mücadele ruhu kazandırmak isteyen düşünceler yer alır. 1917 tarihli "Hatıralar" bölümünde 1'inci Dünya Savaşı sırasında yazılmış şiirler bulunur. Her birinin başına bir hadis konulan bu şiirlerde "İslam Birliği" ülküsü vurgulanır. 1924 tarihli "Asım" ismindeki 6'ncı bölümde 1'inci Dünya Savaşı günlerinden tablolar çizilir. 1933 tarihli 7'nci bölüm olan "Gölgeler"de dinsel konulu şiirler ve dörtlükler yer alır.
“Akif'in, içinde yaşadığı halkın hayatını bütün özellikleri ile aksettirdiği muhakkaktır. Daha çok İstanbul'un fakir semtlerinin hayatını, yoksulluklarını, ıztırablarını tam bir doğrulukla canlandıran şiirlerinde kuvvetli bir gözlemcilik vardır. İlhama inanmayan şairin en büyük dayanağı, kendi gözlemleridir. Türk şiirine gerçek realizmin Akif ile girmiş olduğundan şüphe edilemez. Onun kuvetli gözlemciliğine, büyük bir tasvir ve tahkiye kabiliyetini ve konuşma dilinin bütün canlılığını taşıyan bir üslûbu da eklemek gerekir. Ancak, Akif’in dili bir bütün değildir. Tasvirlerinin dışında kalan birçok şiirlerinde dil, konuşma dilinden ayrılır, Osmanlıcanın sınırları içine girer. Şiirin ciddi bir çaba olduğuna inanmış olan Akif’te, dikkatli bir işçilik ve sağlam bir kompozisyon göze çarpar. Vezin olarak daima aruzu tercih eden şair, hece veznini hiç kullanmadı. Nazım şekilleri hususunda ise, divân nazmının şekillerini tercih eder ve bunlar arasında, en çok mesnevi şeklini kullanır.” (*)
Prof. Mehmet Kaplan, Akif için; “Haşim akşam karanlığında meçhule doğru uzanan yollardan, sadece cemiyetin değil, varlığın da dışına çıkmak istiyordu. Akif, onun tam zıddına, her şeyin vazıh olarak göründüğü bir öğle güneşi altında gürültülü, boğucu ve alelade hayatın içine girer.” der. “Türk edebiyatında onun kadar içinde yaşadığı devri bütün teferruatı ile gören ve gösteren başka bir şair yoktur” “Safahat, adeta, muayyen bir nokta-i nazardan tasvir edilen bir manzum romana benzer: Sokak, ev, kulübe, saray, meyhane, cami, köy, şehir, fakir, zengin, dindar, dinsiz, cılız, pehlivan, korkak, kahraman, halk, yüksek tabaka, münevver, cahil, yerli, yabancı, Avrupa, Asya, ticaret, siyaset, harp, sulh, şehircilik, köycülük, mazi, halihazır, hayal, hakikat, hemen hemen her şey Akif'in duyuş ve görüş sahnesine girer. Ve o bunları yalnız şiirin değil, edebiyatın bütün ifade vasıtalarıyla anlatır: Tasvirler yapar, portreler çizer, hikayeler söyler, fıkralar anlatır, konuşmalara başvurur, vaaz eder. Komik, trajik, öğretici, hamasi, lirik, hakimane her edayı, her tonu kullanır. Bu suretle Akif, şiirin hududunu nesir kadar, edebiyat kadar genişletir; hatta edebiyatı da aşar, onu hayatın ta kendisi yapar.”
Yine Kaplan, Akif’in “Süleymaniye Kürsüsünden” adlı şiirini tahlil ederken, “Akif, kendisinden önce Türk edebiyatında kimsenin yapmadığı bir işi yapıyor. Mabede sokağı, dinin içine hayatı sokuyor.” der. “İnzivasında, insanların hallerini düşünen Yunus, bir gün:
/Kasdım budur şehre varam feryad ü figan koparam/
der. Fakat şehirde değil, ruhun içinde dolaşır. Akif, şehrin içine gerçekten giren ve feryat ve figan koparan bir şairdir. Bu bakımdan o, eski tip dindarlardan tamamıyla ayrılır. Eski tip dindar, umumiyetle Allah'ı ve ahireti düşünür, cemiyete ve dünyaya önem vermezdi. Akif'in esas konusu dünya ve cemiyettir. Onun için din, insanları nizama sokan ve yükselten bir kuvvettir. Akif, müslümanlığa sadece bir ahiret dini gözüyle bakmıyor, onun dünyayı da düzeltebileceğine iman ediyordu.” “Akif'e göre, insanları kötüleştiren ihtiraslardır. İhtirasları tanzim eden kuvvetler -din bunların başında geliyordu- ortadan kalktı mı, fertler de, cemiyetler de hayvanlık seviyesine düşerler.”
“Akif, bütün eserlerinde olduğu gibi burada da(Süleymaniye Kürsüsünden) kalabalığın dilini, üslubunu ve zihniyetini benimsiyor. Bu bakımdan o, başlıca gayeleri, şahsi ve orijinal olmak, yeni ve başka görünmek olan Servet-i Fünuncularla Haşim'den tamamıyla ayrılır. Akif, kalabalığın sade kelimelerini değil, deyimlerini, benzetmelerini, ifade, hatta bütün cümlelerini dahi almaktan çekinmez.”
/Ötüyor her taşın üstünde bir dilli düdük/ Dinliyor kaplamış etrafını yüzlerce hödük/
“Halk dilinde de gevezeye "dilli düdük", manasız konuşmaya "ötmek, aptala "hödük" denir. Fakat bunlar çok ayrı yerlerde kullanılır ve böyle bir araya getirilmez. Akif, bu tabirleri Meşrutiyet devrinde sokak başında konuşan hatiplerle, onları dinleyen kalabalığa tatbik ederek
gülünç bir tablo vücuda getiriyor”
“Vezin değiştirme, bir araya getirme, vezin ve kafiye içine sokma ameliyeleri tamamıyla Akif'in çalışması ile vukua geliyor. Kolay zannedilen bu iş, hususi bir mizaç ve kabiliyet ister. Herkese benzer gibi görünen Akif, bu mizaç ve kabiliyetle, nevi şahsına münhasır bir sanatkar olmuştur.”(1)
ESERLERİ
Safahat (Başlangıç 1911, tamamlanma 1933. Ömer Rıza Doğrul, Akif'in kitaplarına almadığı şiirlerini de ekleyerek Safahat'ı 1943'te tekrar yayınladı. M. Ertuğrul Düzdağ "Safahat"ın daha önceki baskıları arasındaki farkı gösteren yeni bir basımını 1987'de yayınladı.)
Kastamonu Kürsüsünde (1921, Milli Mücadele dönemindeki hutbeleri)
Kur'an'dan Ayet ve Hadisler (ölümünden sonra, 1944 seçme yazıları)
Mehmet Akif Ersoy'un Makaleleri (1987, Abdülkerim ve Nuran Abdülkadiroğlu)
Bir rivayete göre yaptığı Kur’an çevirisi vefatından sonra yakılmıştır.
Akif İçin Neler Dendi
Akif’e Saygı, Taha Akyol
“Milli şairimiz Mehmet Akif Ersoy'un ölümünün 63. yıldönümündeyiz. Akif'in yazdığı "İstiklal Marşı"nı 78 yıldır söylüyoruz. Bunun Akif tarafından yazılmasının sebebi sadece onun şairlik yeteneği değildir... Çünkü Akif kadar yetenekli başka şairler de vardı...”
“Akif, İstiklal Savaşı'mızı bütün anlamlarıyla kavrayıp, ruhunun adeta her zerresinde hissederek en güzel şekilde şiirleştirdiği için…” “Akif hakkında yazılmış eserlerin en iyilerinden biri Ertuğrul Düzdağ'ın "Mehmed Akif Hakkında Araştırmalar" adlı kitabıdır. Düzdağ, bir "Mehmet Akif Araştırmaları Merkezi" de kurmuştur.”
“Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi, "Herkesi tatmin edebilecek ve o günlerin heyecanını ifade eden bir şiire rastlamadıklarını" açıklamıştır.” “Yarışmaya Akif katılmamıştır. Çünkü kazanacak şiiri yazanan 500 lira ödül verilecektir ve Akif bunu kabul etmemektedir.”
“Ve Akif'in "İstiklal Marşı", 12 Mart 1921'de Meclis'te okunarak ayakta alkışlarla kabul edilmiştir.” “Düzdağ anlatır: Kendisi parasızlıktan paltosuz gezen Akif, ödül parası olan 500 lirayı Sarıkışla Hastanesi'ndeki yaralı gazilere ve fakir kadınlara örgücülük öğreterek meslek kazandırmaya çalışan bir hayır kurumuna bağışlamıştır (s. 227-230)”
“Mehmet Akif, ölüm döşeğinde iken, "İstiklal Marşı"ndan söz açılması üzerine şunları söylemiştir: "O şiir milletin o günkü heyecanının bir ifadesidir. Bin bir facia karşısında bunalan ruhların ızdıraplar içinde kurtuluş dakikalarını beklediği bir zamanda yazılan o marş, o günlerin kıymetli bir hatırasıdır. Bir daha yazılamaz. Onu ben de yazamam... O şiir benim değil, artık milletin malıdır..." (s. 230).
“Akif'in devrimler hakkında şiir yazmaması ve Mısır'a gitmesi, 'pozitivist yobazlar'ın tepkisini çekmiştir. Bazen Akif'e saldıracak kadar küstahlaşıyorlar da...”
“Akif, derin bir üzüntü içinde, Mısır'a gidiş sebebini şöyle anlatmıştır: "Arkamda polis hafiyesi gezdiriyorlar. Ben vatanını satmış ve memlekete ihanet etmiş adamlar gibi muamele görmeye tahammül edemiyorum ve işte bundan dolayı gidiyorum." (s. 323)” “Evet, siyasetin getirdiği şartlar... Ama Atatürk isteseydi bir göz işaretiyle Akif'in "İstiklal Marşı"nı değiştirtip mesela Behçet Kemal'e bir marş yazdırabilirdi. Bunu yapmamıştır.”
(Milliyet gazetesi 27.12.1999)
Cemal Kutay'a Göre Mehmet Akif
“Cemal Kutay'ın "Necid Çöllerinde Mehmed Akif" adlı bir kitabı vardır. Akif'in adeta bir destan kahramanı olarak yüceltildiği bir kitap. "Teşkilat-ı Mahsusa" lideri Eşref Sencer Kuşçubaşı'nın anlattıklarına dayanılarak yazılmıştır.”
“Bilindiği gibi Akif, Birinci Dünya Savaşı sırasında görevli olarak Almanya'ya ve Hicaz'a gitmişti. İngilizler ve Fransızlar, sömürgelerinden topladıkları müslüman askerleri, "İstanbul'u işgal edip halifeyi esir aldılar!" propagandasıyla aldatarak Osmalı Devleti'nin müttefiki olan Almanların üzerine sürüyorlardı. Batı cephelerinde yapılan muharebelerde Almanlar, yüz bine yakın müslümanı esir almış, bunlar için Vunsdorf yakınlarında özel kamplar inşa etmişlerdi. Bütün benliğiyle "İslam Birliği" idealine sarılmış olan Akif, kendisine Teşkilat-ı Mahsusa aracılığıyla gelen teklifi tereddüt etmeden kabul etti ve Almanya'ya giderek Tunuslu Şeyh Salih'le birlikte, farkında olmadan Osmanlı Devleti'ne karşı savaşan bu müslüman esirleri aydınlatmaya çalıştı.”
“Cemal Kutay'ın anlattığına göre Akif, Almanların Vunsdorf'da müslüman esirler için inşa ettikleri camide heyecanlı vaazlar verdi. Plaklara kaydedilen bu vaazlar, müslüman askerlerin bulunduğu cephelerde hoparlörlerle tekrar tekrar yayımlandı. Bu hitabeleri dinleyen çok sayıda müslüman askerin ilk fırsatta saf değiştirdiklerini kaydeden Kutay, Akif'in kendisine verilen vazifeyi parlak bir şekilde yerine getirdiğini, hatta hitabelerin Almancaya çevrilerek gazetelerde yayınlandığını söylüyor ve şöyle devam ediyor: "Akif, seyahatinin daha çok devam etmesi yolundaki ricalara rağmen, Şeyh Şerif Tunusi'ye söylediği gibi, ezan sesinin hasretini çekiyordu. Sadece bu da değil, Almanya onun hassas kalbinde kendi yurdunun sahibi olmadığı medeniyetin hasretinin acısını, ifasız yara halinde ayaklandırmıştı. Safahat'ın en güzel, en içli bölümlerinden birisi olan 'Berlin Hatıraları' bu duygunun ifadesi idi."
“Akif, İstanbul'a dönüşünden kısa bir süre sonra, yine Teşkilat-ı Mahsusa tarafından Ceziretü'l-Arab'a gönderilmiştir. 1916 yılının başlarında gerçekleşen bu seyahat, Hicaz Emiri Şerif Hüseyin Paşa ile oğullarının isyan hazırlıkları dolayısıyla planlanmıştı. Necid'e doğru yola çıkan ekipte Mehmet Akif'ten başka Tunuslu Şeyh Salih, Teşkilat-ı Mahsusa reisi Eşref Sencer Bey ve Enver Paşa'nın başyaveri Mümtaz Bey vardır.”
“Arkadaşlarıyla birlikte kızgın çölleri aşıp Osmanlı Devleti'ne sadık kalan İbnürreşid'le görüşmek üzere Riyad'a kadar giden Akif'in olağanüstü iklim şartlarına nasıl dayandığını Cemal Kutay şöyle anlatıyor:
"Gündüz elli dereceye kadar yükselen hararet geceleri sıfıra iniyordu. Bu inanılmaz ve havsala kabul etmez iklim farkı, alışmamış bedenleri harab ediyordu. Bu arada Mehmet Akif, inanılmaz bir mukavemet gösteriyordu. Pehlivanlığını unutmuyor, hatta iki metreye yaklaşan boyunu, levent endamını ve bilhassa mükemmel ahlak ve terbiyesini takdir ederek 'Eşref Bey'in emireri zenci Musa / Omuz vermiş, göğe çıkmış Nebi İsa' dediği zenci Musa ile güreşiyor, ok atıyor, ata biniyor, Arap usulü kılıç kullanmasını öğreniyordu. Bu arada da Safahat'ın o unutulmaz ve berceste bölümü olan Necid Çöllerinde'yi yaratıyordu."
“Cemal Kutay, "Necid Çöllerinden Medine'ye" şiirinin yazılış macerasını anlatırken çok heyecanlı bir üslup kullanıyor, diyor ki: "Mehmet Akif, sam fırtınasıyla kasıp kavrulan çölden ruhlarındaki imanı, o inancı verebilmiş olan beşeriyetin muhakkak ki görüp göreceği en büyük insan olan İslam peygamberinin manevi huzuruna iletebilmek için ademoğlunun dayanabileceği en çetin şartlara göğüs germişlerin destanını yaratıyordu."
“Kitabının bir yerinde diyor ki: "Damadı merhum üstad Ömer Rıza Doğrul, o mükemmel eseri Asr-ı Saadet'i tamamladığı zaman, vatanından uzak Mısır'da yaşayan Mehmet Akif, Ömer Rıza'dan önce muhterem Eşref Edip'i tebrik etmek ihtiyacını duydu. Bir hakikattir ki, eğer üstad Eşref Edip'in o yorulmak bilmez, fütur getirmez azmi olmasaydı, medeni cesareti, manevi hayatımızı bergüzar eserlerle değerlendirmek cehdi olmasaydı, bugün maneviyatımızı inşa edecek eserler bakımından daha fakir olurduk, hatta birçoklarından ebediyen mahrum kalırdık."
Cemal Kutay'dan birkaç cümle daha: "Akif'e saldıranlar, onun İstiklal Marşı'nı dinleyerek bayrağı selamladılar: Hala da öyle!" "Ne Safahat unutuldu, ne de Mehmet Akif!"
"Bugün bütün Türkiye'nin vefakar kalpleri onun resmine bir 'heyula gibi' değil, bir daha kavuşulmasına imkan olmayan bir iman ve ilham devrinin aziz hatırası gibi bakıyorlar. Kabrine inen nur ise bütün milletin ebedi minnetidir. Anasından emdiği süt kadar helal olsun..."
(Zaman gazetesi 27.12.1999)
Neclâ PEKOLCAY: "İslâmî edebiyatın ilk devre eserleri (Kutadgu Bilig ve Atabetü'l-Hakayık), Kur'an'a istinâden, cemiyet mes'elelerini ele alan eserler olmuştur. Bilâhere mutasavvıflar, yine Kur'an'a istinad etmekle beraber, cemiyet mes'elelerine bir cepheden yönelmiş, divan şâirleri ise Tevhîd-i Bârî ve münâcaatlarda, kısmen na'tlar içinde yine Kur'an'a dayanmışlarsa da, cemiyet mes'eleleri ile ilgilenmemişlerdir. Nihâyet XVII. asır Tevhid örneklerinde ise, çok defa Allahü Teâlâ'ya can-ü gönülden bir yönelişi bulmak dahi güçtür. Bu meyanda, Divân'ında Tevhid örnekleri bulunsun diye Tevhid yazmış görünen şairler mevcuttur. Tanzimatçıların kaleminde dinî edebiyat -Divanlar müstesnâ- yeni bir mecrâya yönelmiş bulunmaktadır. Cemiyetin bozuluşu, ahlâkî çöküntüye doğru gidiş, dimağları meşgul eden ilk mes'ele olduğundan, cemiyet mes'eleleri ele alındığı sırada, din üzerinde durulmuştur. Tanzimatçılar, Osmanlıcılık ile Müslüman olmayı birlikte görmüşlerse de cemiyete yönelişte başlangıç noktayı ancak İslâmî mefhumlar teşkil etmiştir, (doğruluk, adâlet gibi) âyet ve hadislerle şiire başlangıç yapılması düşünülmemiştir.
XX. asırda dinî edebiyatın mümessili şüphesiz ki Mehmed Akif'tir. Fakat Akif, İslâmî edebiyat içinde, başlıbaşına bir şahsiyettir.”
“O'nda Kur'an-ı Kerim'den hareketle cemiyet mes'elelerine yönelişi bulurken, Türk olmanın haysiyetini, mazimizin öğünülecek muzafferiyetlerini, imanlı bir Müslümanın hemcinsleri için şefkat ve ızdırap ile çarpan kalbini buluruz. Şiirlerinde Akif, hem Müslümandır, hem Türk'tür hem de tam manasıyla insandır.”
“Mehmed Akif'i bazan halkın gündelik ızdırapları ile dolu, bazan milletin dertlerine milliyet hissi içinde tercüman, bazan kendini Allah Teâlâ'nın azabı karşısında nutku tutulmuş bir mü'min, bazan ise insanların kötülükleri karşısında Allah Teâlâ'nın isyânkâr bir kulu olarak (fakat bu isyan hamlesi derhal rücuâ varan ve tövbekar olan bir ifadeye müncer olmaktadır), bazan bir vaiz olarak, bazan da samimi söyleyişi içinde ruhu kavrayan bir şâir olarak buluruz. “ “Mehmed Akif'in İslâmiyet ile ilgili olmayan şiirlerinin sayılacak kadar az olduğu da, mevzûmuz içinde bilhassa belirtilmesi gereken bir husustur.”
“Mehmed Akif için, ırkçıdır diyenler mevcuttur; çünkü ırkından da, milletinden de bahsetmiştir. Fakat bir yandan da soyunda Arnavut bulunduğunu söylemekten çekinmemiştir. Şu halde Akif için, ırkçı değil, milliyetçidir diyebiliriz.”
“Mehmed Akif ümmetçidir, ancak Akif'in ümmetçiliği Müslümanlığın millî hakimiyetle tamamlanması esasına bağlıdır. O, millî hakimiyetin olmadığı yerde Müslümanlığı düşünemez, diyenler haklıdırlar.” “Mehmed Akif sanatkâr değildir diyenler, ancak sanatı süslü yazı yazmak şeklinde kabul edersek haklıdırlar. Akif'te bu manâda sanat yoktur. O, samimiyeti, arûzu kolaylıkla kullanışı için de kudretli bir şairdir. Ve bu kudret değme şâirde mevcut değildir. Üstelik onun heyecanı içinde beliren rücû sanatı örneklerine de nadiren tesadüf edilebilir."
Sezai KARAKOÇ: "Mehmed Akif, İslâmcı cereyanın tam ortasında buldu kendini. İlk elde, Eşref Edib'le birlikte, Sıratı-Müstakîm'i kurdular. Sâid Halim Paşa da aralarındaydı. İslâmcı düşünce, halk ve devlet yapısından çok, kişilerin ahlâkındaki değişiklik ve genel hareket tarzlarındaki bozukluk yüzünden varlığımızın tehlikeye girdiği, tekrar İslâm'a dönmekle kurtulabileceğimiz tezini müdafa ediyorlardı.
... Bu dönemde Akif şiirleriyle, makaleleriyle, verdiği derslerle, çevirdiği çağdaş İslâm mütefekkirlerinin eserleriyle aydınlara hakikatları anlatmaya çalıştı. İslâm'dan kopmanın felâketlerini gösterdi. Sefaletimizin maddî ve manevî tablosunu çizdi. Gittikçe resmîleşmeye yüz tutan Batıcı fikirlerin yön yön tenkidini yaptı.
.... Akif'in çıkış noktası olarak aldığı bu ışık İslâm'dır ve İslâm'ın ışığında 600 yıllık İslâm-Türk devleti çökerken, cemiyetimizin içinde bulunduğu ahlâkî, içtimâî, rûhî ve iktisâdî şartlar en amansız bir gözle, âdeta bir cerrah teşhirciliğiyle ortaya serilir. Ve bir kere yara belli olunca, onun tedavi şekli gösterilir ki, bu da cemiyetin temeli olan İslâm ilkelerine sıkı sıkı sarılmak; yeni ve taze bir ruhla, İslâm'ı, çağın teknik ve maddî güçleriyle de donandıktan sonra, içimizde ve dışımızda ihya etmektir.
.... Edebiyatımızdaki yeri, şiirin özellikleri göz önünde tutulursa, hemen hemen tektir. Modern Türk edebiyatında (gerekirse eski edebiyatımızda) bir dönem fikriyle donanmış olarak, belli bir dünya görüşünün ışığında, geniş anlamdaki kronikler halinde, safha safha bir kuşağın dramını veren, ilk bakışta birbirine zıt, realist çizgilerle mitleşmeğe elverişli davranışlarını kaynaştırarak canlandıran böylebir başka realizim ve destan şârimiz yoktur."
Hasan Basri ÇANTAY: "Ben Akif'e "Millî şâir değildir" demenin imkânını bulamıyorum. Çünkü, onun bütün terennümatı millî idi, milletin derûni sesleri idi.” “Hem, "millî" ile "milliyetçi" başka başka olmak lâzımdır kanaatindeyim. Eğer "milliyetçi" demek, meselâ, eski Türk ocaklarının bir şiâr, bir meslek, bir iş bölümü hâlinde takip ettikleri "siyasî Türkçülük" demekse, Akif, o Türkçülüğün dışında kalmıştır, hatta ona aleyhtar olmuştur. Akif'in bu aleyhtarlığı Türk Milleti'nin harsını, ilerlemesini boğmak için değil, kendisinin yaşadığı ve faal bir surette yazı yazdığı devirde zâif vatanı tefrikalardan ve parçalanmaktan siyanet etmek içindi, yurt severliğindendi." “Eğer "milliyetçi" demek, Türk'ü Türk olarak sevmek ise, Akif şüphe yok ki, olanca temiz ve şümullü mânasıyla bir milliyetçidir. Çünkü o, içinde yaşadığı milleti kadar hiçbir varlığın muhabbetine, aşkına kendini veremedi, bağlayamadı”
“Bunlarla beraber, Akif kanaat çevresini daha çok geniş tutmuştu. O çevre, merkezinde ve başında daima Türk Milleti kalmak üzere yüzlerce milyon Müslümanı ihatasına almak istedi. Akif, görüyor ki, dünyanın en acınacak insanları Müslümanlardır. Onları hurafelerden, geriliklerden, esaretlerden, zilletlerden... kurtarmaya çalıştı. Terakkî ve İstiklâl aşklarını ruhlarına zerketmek istedi. Bütün Müslümanları yekdiğerine bağlayan "ana tel" İslâmiyet'ten ibaretti. Fakat o tel, eski samimi ve kuvvetli sesini vermiyordu; paslanmıştı! Bu pasları temizlemek kudsî bir vazife idi.
Evet, ona tam bir "İslâm Şâiri" diyebiliriz. Kuvvetli, imanlı, ateşli bir İslâm Şâiri!..."
Hasan Ali YÜCEL: "O'nun kudret kaynağı bu İslâmî imandadır. İnanılan şey, her ne olursa olsun, inanış, kendiliğinden bir kuvvettir ve her inanışın sağlamlığı da samimiyetinde görülür. Mehmed Akif, mü'mindi; çünkü imanında samimi ve bundan dolayı da kuvvetli idi. O'nu şâirliğe çeken, bu iman olmuştur"
Mahir İZ: "Bir menşur gibi milletin bütün varlığını, içtimaî hüviyetini olduğu gibi aksettiren ve tarihe maleden, tek millî şâirimiz Mehmed Akif, en büyük vak'anüvislerin sahifelerini beyte sağdırmayı bilmiş, millî mefahirimizi, cihan tarihinde en icazkar şekilde gösterebilmiştir. Bu tasvir kudretini ancak iman ve irfanıyle milletin ruhundan alan büyük sanatkârı her cephesiyle ve her vesilesiyle anmak bir vatan borcudur. O yalnız bir cephesiyle ve dış görünüşüyle bir şâirdir. Hayat ve eserleri incelenince görülür ki, onun varlığını sarmış olan iman hâlesi, mücadelesine hız vermiş, devrinin mücahidlerine örnek bir serdar olmuştur."
Nuretttin TOPÇU: "Hurafelerle tantanaların vatanı olan doğu dünyasında, yaldızdan ve yalandan gıdalanmış dimağlar, nice zamanlar Akif'i alalâde bir nazımcı olarak tanıdılar. Bu ülkenin biraz insaf sahipleri ise onu nihayet bir şâir yapabildiler. Ondaki büyük idealisti tanıtacak ruh doktoruna, doğumuzun zevkperest edebiyat üstadları arasında rastlamak elbette kabil olamazdı. Akif'de asıl büyük olan idealizminin tahlilini yapacak felsefî düşüncenin henüz hayata kavuşmadığı bu topraklarda, büyük ruhun sahibine "softa", diyenler de az değildi. Çünkü, bin yıllık bir tarihin ufukları arkasına sinen Haçlı çocuklarının gerçek simasını bize tanıtan o olmuştur. Bir nesli bulanık rüyasından uyandırmak için, onun küremizde edebî akisler yaratan sesini boğmak gayesiyle ölümünden sonra milliyetçiliğin karşısına komünistlik; ahlâkçılığın karşısına da masonluk cereyanları dikildi.
... İnsan için kurtuluşun, bilhassa sefillerle ruhsuzları kurtarmakla kaabil olduğunu pekiyi bilen bu genç nesil, asrımızda yepyeni bir iman mektebi açan Mehmed Akif'in öz çocuklarıdır."
Cenab ŞAHABETTİN: "Millî şiir adıyla, ırkımızın yaşayış ve ananelerine ait şiirleri kastediyorsak, önünde eğileceğimiz bir deha sahibi şâir görüyorum: Mehmed Akif. Hiç kimse o kadar saf ve şeffaf bir anlatışla millet manzaralarını meydana koymamıştır. Türk ve İslâm ruhu Safahat'ın ilham çekirdeği oldu. Edebiyat tarihi, şimdilik büyük Akif'ten daha büyük bir İslâm ve Türk şâiri tanımaz."
Süleyman NAZİF: "Mehmed Akif, yalnızca Cenâb-ı Hakk'a, Hz. Peygamber'e, geçmiş büyüklere, cemiyete, insaniyete ilân-ı aşk etti. Canândan, hicrandan şikâyete bedel; hemcinsine dokunan mahrumiyetlerden, sefaletlerden ve bilhassa İslâm'ın uğradığı musibetlerden feryad eder. Bu büyük şâir, tabiatın, ağaçların ve çiçeklerin güzelliklerinden, güzel çehrelerden aldığı duyguları dâima gizlemiş, saklayamadıklarını, cemiyetin mukadderat levhalarıyla kaynaştırmıştır. O, Süleymaniye Camii'nin kubbesini Himalaya Dağları'nın en yüksek zirvesinden daha yüksek görür.
... Etrafında, gönlünde, vicdan ve imanında, ye's ve ümidinde Peygamberinden başka hasbihal edecek kimsesi yok.
... Firdevsî'nin milliyet fikrini Acem'de en evvel ve icad edercesine uyandırmasıyla, dinî hissî hükmü altına aldırmak istemesi, "Şehnâme" nazımının irfan yâdigârı ile, "Hakkın Sesleri" şâirin vicdanı arasında ebedî bir ayrılık perdesi çekmiştir.
... İslâm birliğini bozacak veya zayıf düşürecek her hareketi Mehmed Akif, en amansız ve iman dolu gerçek bir düşmanıdır. İhtimaldir ki, Firdevsî'yi bunun için sevmez.
... Mehmed Akif, şahsî emellerin veya kinlerin tatmin ve teskini için yapılan çekişmelerden, şiirini kurtararak; şâirlik kudretini idealine, yâni ezelî iman ile andığı Allah'ın emri ve yasağı dünya yüzünde insanların işlerini düzenleyici olması arzusuna -arzu diyorum, ne kadar eksik ve iyi ifade edemeyen bir kelime!- emeline, aşkına sâbit fikrine hizmet ettiriyor.
... Şark ve garbın benim bildiğim lisanlarında ve bu vâdide, gerek telif, gerek tercüme suretiyle, bu kadar güzel ve pürüzsüz, kusursuz bir şiir okumadığımı öğünerek itiraf ederim. Bunu yazmak için yalnız Mehmed Akif kadar şâir olmak yetmez; Mehmed Akif kadar dindar da olmak lâzımdır.
... İlahî şâir!
Evet Allah'ın yalnız şehidleri değil, şaîrleri de vardır! Mehmed Akif gibi beyan-ı mızrabı İslâm'ın elemleri olan ve elemleri kendi kalbine yerleştirerek, İslâm'ın kalbini ğöğsünün içine sığdıran bir şâiri görünce, şehidler: "Biz bu kadar eziyet çekmedik; ve ıstırabın bu derecesine biz tahammül edemeyiz!" derler."
Mithat Cemal KUNTAY: "Ben bu "Mehmed Akif'leri sevdim:
* Politikanın Müslümanı olmayan Mehmed Akif'i;
* Hayatı boyunca bir tek yüzü olan Mehmed Akif'i;
* Tenkide, itiraza, tartışmaya, kusurlarını konuşmaya katlanan Mehmed Akif'i;
* Sırrınızı, menfatinizi, maddî ve mânevî mukaddesatınızı emanet edebileceğiniz Mehmed Akif'i;
* Bir çocuk kadar temiz ve bir kadın kadar ince olan Mehmed Akif'i."
Nihad Sami BANARLI: "-Ben, Mehmed Akif'i büyük şâir, büyük vatansever, manzum hikâyeler ve vaaz yazarı, bilhassa inanmış bir insan olarak her hatırlayışımda evliyalar kadar temiz ve lekesiz görebilmenin hazzını duyarım. İçim rahattır. Düşünürüm ki, vatan çocuklarına her hareketinin hesabı verilecek kadar faziletten ibaret, seciye sahibi bir örnek göstermek icab edince, İstanbul semaları kadar açık bir alınla "İşte Akif"! diyebilmek ne kadar güzeldir."
Cemil Sena ONGUN: "Akif, bütün yurtseverlerin, bütün milletseverlerin sâlim bir akla, temiz bir vicdana malik olan bütün faziletli kimselerin duygu ve düşüncelerine tercüman olmuş; onların hissedip de söyleyemediği herşeyi açık ve büyük bir cesaretle, tekrar tekrar söylemiştir. Onda bu cesaret bir göteriş değildir.
Akif, hiçbir şey yazmamış olsaydı da bize yalnız İstiklâl Marşı'nı verseydi, yalnız bu eseriyle kendisini Edebiyat Tarihimizde ebedîleştirmiş olurdu."
A.CERRAHOĞLU: "Divân şâirlerini aradığımız zaman, duvarlardan şarap sızan bir mehyaneye, yahut da gümüş kurnalı bir hamama gideriz. Halbuki, Akif'i aradığımız zaman gideceğimiz yer Fatih Camii'dir.
Safahat'ı açar açmaz, onu bu kutsî ve semavî mâbedin nur taşan sinesine sokulmuş görüyoruz. Öndeki maksureciklerden birine oturmuş, geçmişin latif hâtıraları içinde oyalanıyor: İşte beyaz sarıklı bir baba ve etrafında, hasırlar üstünde koşan-fesinin imamesinde bir boncuk bağı, püskülsüz, yeşil sarıklı-mini mini bir oğlan çoçuğu!
Mehmed Akif, hiçbir zaman, sarığın manevî-fikrî atmosferinden sıyrılamadı; ve hayatını seve seve Şeriatin savunmasına vakfetti."
Ali Nihad TARLAN: "Dünyanın bu buhranlı anında tek vazifemiz, millî varlığımızı okuyan mukaddes nesiçlerle ruhumuzu sarıp tek bir vücut halinde Türk vatanının istiklâli, refahı ve azemeti için seferber olmaktır. Önümüzde bir bando vardır. Milletimizin ruhunu, zaferini, şan ve azametini terennüm eden bu bandoda en kuvvetli seslerden biri de Akif'tir. Bu milleti yükseltmek; vatanını korur, onu refaha eriştirir bir câmia haline getirmek lâzımdır. Esasen bu aşk ve kültür ona icab eden sesi verir. Böyle bir sanatkârın tok, gür, hakikaten ayrılmayan sesi, asırlarca milletin ruhunda çağlar... Tafsili zâid olan hayatiyetiyle Akif bu evsafı tamamiyle hâiz bir şahsiyettir."
Onun tertemiz, lekesiz hayatı, din ve vatan uğrunda dâima mücadelesi, her türlü maddî mükafatı istihkâr etmesi, bir fen şubesine intisap ettiği garbın fennî tekamülünü gördüğü halde, Türk ve İslâm kültürünün sinesine yerleşmesi ciddî, vekarlı, iradeli, yüksek vasıflarda bir fikir ve edebiyat adamı olarak şerefle yaşaması ve nihayet muazzam eseri buna en beliğ bir şâhittir."
Eşref EDİP: "Akif, aruzun Mimar Sinan'ıdır. Aruz mimarı olarak, Akif tektir. Aruzda yüz katlı binalar kurar. Akif'ten evvel hiç kimse, bu derece ayağa kalkan bir nazmın sayısız katlarından ufuklara bakmadı. Aruzun içine derûnî bir aruzun musikîsini soktu. Güftesini bırakın, onun bazı şiirleri beste olarak da eserdir."
Şükufe NİHAL: "Akif, dönmedi. Paraya, mevkie yaltaklanmadı. Vicdanına hıyanet etmedi; gururunu çiğnemedi, insan kaldı. Hak bellediği yolda yalnız gitti."
Hüseyin CAHİT: "Akif'in hayatı da büyük bir şiirdir."
Mazhar OSMAN: "Akif, şiirlerinde dinsizliğe, kaba sofuluğa, riyâkar taassuba cihad açmıştı. Akif için din, doğruluk ve ilerlemekti. Akif öteki şâirler gibi ne aşk ve garamdan, ne çemenlerden bahsetmiş, böyle bir şiir yazmamıştır. Akif şiirle vaazeden bir müttaki, bir ahlâkçı idi... Bir predikatör gibi halkı ahlâken yükseltmeye uğraşırdı."
Fuat KÖPRÜLÜ: "İslâm ittihadının müterennimi olan Mehmed Akif, aruz vezninin kıyas kabul etmez bir üstadıdır. Halk hayatını sâde bir lisanla en reailist bir şekilde tasvir eder. Bazan çok kuvvetli bir lirizme yükselen Akif, Garp şiirinin tesiri altında kalmamıştır. O, halk içinde yetişen demokrat bir şâirdir. Türk şiiri birbirine benzemeyen bu üç şâirin (Ahmet Haşim, Yahya Kemal, Mehmed Akif) tesiri altında,Tevfik Fikret ve muakiplerinin mahdut dairesinden kurtularak muhtelif temayüller almak istidadını gösterdi."
Orhan Seyfi ORHON: "Türk edebiyatına hakikî erkek sesini o getirdi. Dar kafes içinde şakıyan Türk şiiri, hayatın sesini onun feryatlarıyla bize duyurdu. Alev gibi çırpınan bir kalbin içinden geçerek fikrin nasıl şiir olabileceğini ilk defa o gösterdi."
Kâzım KARABEKİR PAŞA: "İttihad-ı İslâm dâvasını İslâmlık kadrosu içinde şiirle neşir ve telkin eden en samimi ve heyecanlı şâirimiz Mehmed Akif'tir. Akif, benimsediği bir davâya ne kadar candan bağlanan bir şahsiyet olduğunu "İstiklâl Marşı'nda gösteriyor."
Peyami SAFA: "Vatanın dünden bugüne kalan en yüksek sesi Namık Kemal'se, onunla beraber, bugünden yarına kalacak ses de Mehmed Akif'indir. Kemal'in siyasî ahlâkını ve hürriyet idealini Mehmed Akif'in içtimâî ahlâkı ve fazilet aşkı tamamlıyordu."
Yakup Kadri KARAOSMANOĞLU: "Son şâirlerin ve mütefekkirlerin meyanında hiç kimse, noksanlarımızı, zaaflarımızı, ilim, irfan, medeniyet ve ümran sahasındaki tedennimizi ve bazı ahlâkî tereddîlerimizi Mehmed Akif Bey kadar şiddetli ve hiddetli yüzümüze vurmamıştır. Onun kalemindeki ve infial ve bu tervehhür ise, dâima terakkî, tekâmül gibi medenî ve ilmî mefhumlar namına vuku bulmuştur.
Ümmetçi ve Şeriatçı olmak, Akif için bir nakise değil, bir meziyettir..."
Ferit KAM: "Şiirlerinin güzelliği güneşin güzelliği kadar zahirdir."
Abidin DÂVER: "Memleketimizde, İstiklâl Marşı'nı bütün talebelere ezberletiyorlar mı bilemem? Elbette marşın güftesini tamam olarak çocuklara öğreten arkadaşlar vardı. Şayet bunu yapmayan öğretmenler varsa, onlardan rica ederim, İstiklâl Marşı'nı bütün talebelerine ezberletsinler. Türk'ün İstiklâl Harbi bir harikâdır; İstiklâl Marşı da, o harikânın harikâlı şiiri ve on kıt'a içine sığdırılmış tarihidir."
Behçet Kemal ÇAĞLAR: "Sanatta inanmanın ana şart olduğu; gün geçtikçe her başa yerleşiyor, her göze çarpıyor. İnanmak lâzım. Terennüm etmek için sevmek ve inanmak... İnsana konuşabilen hayvandır, derlerdi. Biz, insan, inanabilmekle hayvandan ayrılandır diyoruz. İnanmayan zekâ, bir maymun zekasından farksızdır; sivri ve maymun zekâya kıymet verenlerden değiliz. İnanmak, insanlığın; inanmak şairliğin; inanmak, dürüstlüğün ilk şartı... Hiç inanmayandansa, inanmak kabiliyetini kaybetmiş olandansa, inandığımız şeylerin büsbütün zıddına inananları yanımızda, yakınımızda görmeyi bin kez tercih ederiz. Onun içindir ki; hiçbir şeye inanmadığı, inanmak hassasını kaybettiği için adam yerine koymadığımız bir çok dejenere değerciklere dudak bükerken, dâvamızın aksi dâvâya saplanmış olanları bile sayıyoruz ve saygı ile anıyoruz. Mehmed Akif'e gelince; bu, o müstesna, yüksek insanlarımızdan ve sanatkârlarımızdandır ki; Milletimizin en kara günlerinde mısraları imanımızın, ümidimizin birer remzi halinde dudaklarımızda yaşamış, kalbimize hâkkolmuştur."
İbrahim Alaeddin GÖVSA: "Türk halk dilini onun kadar munis ve tabiî kullanan olmadığı gibi, Türk halkının gönlünü onun derecesinde doğrulukla ve samimiyetle konuşturan bir şâirimiz yetişmemişti. Öyle sanıyorum ki, Safahat, şark ufuklarında akisleri asırlarca dalgalanmaya namzet bir şaheser olarak kalacaktır."
İsmail Habib SEVÜK: "Akif, Türk fonetiğini ilk kullanan şâirdir. Aruza hâkimiyeti itibariyle bütün mâziden beri kalkıp gelen yedi asrın en büyük irtifaıdır."
Nihal ATSIZ: İslamcı olmasını kusur diye öne sürüyorlar. İslamcılık dünün en kuvvetli seciyesi ve en yüksek ülküsü idi. Bugünkü Türkçülük ne ise dünkü İslamcılık da o idi. Esasen İslamcılık Osmanlı Türklerinin milli mefküresiydi. On dördüncü asırdan beri Türklerden başka hiçbir Müslüman millet, ne Araplar, ne acemler, ne de Hintliler İslamcılık mefküresi gütmüş değillerdir. Bir Osmanlı şairi olan Akif’te milli mefküre kemaline ermiş, fakat yeni bir milli mefkürenin doğuş zamanına rastladığı için geri ve aykırı görünmüştür. Mazide yaşayanların fikir ve mefküreleri bize aykırı gelse bile onları zaman ve mekan şartları içinde mütalea ettiğimiz zaman haklarını teslim etmemek küçüklüğüne düşmemeliyiz. Çanakkale Şehitleri için yazdığı şiir kafidir. Başka söz istemez... Akif insandı, dönmedi ve öyle öldü. (**)
Osman ÜÇER: “Bizim öğrenciliğimizde belli mahfellerin etkisinde kalan bazı öğretmenlerimiz açıkça olmasa da, M. Akif’in gerici tutumlu olduğunu ihsas etmek isterlerdi. Hatta bazıları çizmeyi iyice aşar, sanatının başkalarına göre zayıf olduğunu söylerlerdi. Açık ve net söylüyorum. M.Akit’teki sanat Tevfik Fikret’lerdeki sanat, sosyal faydaları işleme bakımından on katı bulur. T.Fikret içinde bir çok bakımlardan ben olumlu düşünenlerdenim. Bütün hatalarına rağmen. Ama, işi iki şairin mukayesesine götüren safhaya sokuldu mu, o zaman net olarak böyle derim: M.Akif’in toplumuzun meselelerini eleştirme, halka yararlı şeyler yazma ve söylemesi bakımından Tevfik Fikret yanına sokulması ve mukayesesi mümkün değildir. Tevfik Fikret’i severim. Ama Akif‘in eline hiçbir konuda su dökemez. Akif bir dahidir. Aruzu konuşur gibi, saf Türkçe içinde nasıl kullandığını da Akif ‘in eserlerini okuyanlar bilir.
Çoğu kimse yapılan aleyhteki yoğun proboganda yüzünden M. Akif’i biraz tutucu sanır. Katiyen ve asla tutucu olmadığı gibi, Türk-İslam medeniyetini benimseyenlerce anlaşılacağı gibi, davanın en özgür, en cesur ve en inkılapçı adamıdır.”
Akif’te Tasavvuf
İzmir İlahiyat Fakültesi Tasavvuf Tarihi profösörlerinden Mehmet Demirci,YahyaKemal ve Mehmet Akif’te tasavvuf (İzmir, 1993) adlı eserinde verdiği bilgilere göre Akif’in babası Nakşi Şeyhlerinden Hacı Feyzullah Efendi’nin müritlerinden idi. Ama Akif’e tasavvuf ve tarikat terbiyesi ve telkininde bulunmamıştır. (s.73-75)
Akif hakkında kitap yazan Mithat Cemalin de “Akif, Tekke Müslüman’ı değil, cami Müslümanı’dır. Onda cezbeden ziyade secde vardır.” Dediği nakledilir. (S.72)
“Mehmet Akif, daha sonraları ((Modernist İslamcılar)) diye anılacak olan bir akımın hayranı ve mensubu oldu. Celalettin Afgani’nin etkisi altına aldığı Muhammed Abduh akılcı, hoş görülü, cesaretli bir atılım yaptı. İslam dünyası’nın geri kalma sebeplerinin dini yanlış anlama, dine giren ve toplumu uyuşukluğa, tembelliğe yönlendirilen bid’atlar, dine yakıştırılan eklemeler olduğunu ilan etti. Çıkar yolun dinin saf şekliyle yeniden canlandırılması olduğunu söyledi.”(2)
Mehmet Akif bu kişilerin özellikle Abduh’un büyük ölçüde etkisi altındadır. Bunlar tasavvufa, tarikat ve şeflik sistemine karşıdırlar. Akif, Afgani ve Abduh’a hayranlığını saklamaz. Safahatında onları andığı gibi Abduh’dan da bir çok makaleyi tercüme ederek, sırat-ı Müstakim ve Sebülürreşat dergilerinde yayınladı). O, Cemalettin Afgani’yi öven ve savunan makaleler de yazmıştır. (Bk.Alperen, 149-151)(3)
“Akif, mensup olduğu modernist İslamcılarda olduğu gibi dinin arındırılması yanında toplumun bilgilenmesi, cahillikten kurtulması, çalışması ve dinamizm kazanmasını ister. İlim ve fende batı’dan yararlanmak, akla ve fenne (Fenden maksat fizik, kimya, matematik ve biyoloji anlaşılır) Değer vermek gerektiğini inanır ve şöyle haykırır:- (Eyvah! Bu zilletlere sensin yine illet!/Ey derd’i cehalet sana düşmekle bu millet./Bir hak getirdin ki: Ne din kaldı ne namus.)”4
“Mehmet Akif şuursuz taklitçiliğe karşıdır. Ama, ona göre fen ve teknik nerede bulunursa alınmalı. Çünkü bu ilimlerin ve sanatın dini ve milleti yoktur. O bu fikrini şöyle anlatır:
/Alınız ilmini Garb’ın, alınız sanatını/ Veriniz hem de mesainize son süratini/ Çünkü kabil değil artık yaşamak bunlarsız;/ Çünkü milliyeti yok sanatın, ilmin,yalnız./”5
Prof. Dr. Mehmet demirci anılan eserinde: “Mehmet Akif, her hangi bir tarikat mensubu olmayıp, kamil bir müminin yaptıkları dışında sufiyane ve zahidane bir hayat yaşamış değildir.” Der.(s.74)
“Akif için mutasavvıftır diyenler var ise de, böylesine bir cemiyet şâirine, eldeki vesikalar bunu teyid eder görünse bile mutasavvıf demek imkânsız görünmektedir. Mehmed Akif'in: "Babam bana tasavvuf telkininde bulunmamıştır" şeklinde bir ifadesi de mevcuttur. “(Dr. Neclâ Pekolcay)
“Mehmet Akif tasavvuf ve tarikat mensubu olmamakla birlikte onlarla ilgili bilgilere sahiptir. Şiirlerinde elbette tasavvuf izleri vardır. İnsan-ı Kamil’den, kalp temizliğinden bahseder. Prof. Dr. Mehmet Demirci Efe’nin de Mehmet Akif için (Nesirlerinde pek görülmemekle beraber, şiirlerinde belli ölçüde tasavvuf izlerine rastlanmaktadır) ifadesini kullanır. Bir tarikat hayatı yaşamadığını, zahitlik anlayışında karşısında olduğunu vurgular. S.81”6
Akif’te Medeniyet Bilinci
“Akif e göre, medeniyetin gerçek kaynağı Müslüman Doğu'dur. Ona medenî üstünlüğünü kaybettiren sebebler, asırlardır süren "dinî taassub, cehalet, sebatsızlık, tembellik ve kendine güvensizlik"tir. Yoksa, İslâm dini ilerlemeğe asla engel değildir. Bu bakımdan, bir an önce bu kötü vasıflardan kurtulmak ve Batı'yı örnek tutarak aradaki medeniyet mesafesini kapatmak gerekir. Bunun için de İslâm dinini asırların üzerine yığdığı tozlardan sıyırmak, onu kuruluşu devrindeki gerçek esaslarına ve yapıcı gücüne yeniden kavuşturmak şarttır. İslâm Birliği, ancak bu yoldan gidilmek suretiyle gerçekleşebilir. Şiirlerinde, İstiklâl Savaşı'nın sonuna kadar, aralıksız olarak, hep bu tema üzerinde durur.”7
“Türkiye'deki milliyetçilik hareketi de, I. Dünya Savaşı yıllarında zaman zaman İslâm Birliği'ni desteklemekle beraber, genellikle, ona muhalif kaldı. Birinci Dünya Savaşı'nın başlarında imparatorluğun diğer Müslüman unsurları arasında da başlayan milliyetçilik hareketleri, bu savaşın sonunda gerçekleşerek, Âkif’i hayâl kırıklığına uğrattılar. Onun için en öldürücü darbe ise, Türkiye Cumhuriyeti'nin tamamıyle lâik bir şekilde kurulması oldu. Halbuki, "İslâm dünyasının son dayanağı" olan Türkiye, idealist Akif in de son ümidi idi. Bundan sonra şair, günden güne korkunç bir şekilde büyüyen bir psikolojik çöküntüye düşer ve, bu ruh hali içinde, edebî hayatının dördüncü ve sonuncu dönemine girer. Çok verimsiz olan bu dönemde şair, kendisini zaman zaman sarsan psikolojik krizler arasında, bazen mizahî şiirler bile yazar.”8
“Siyasî bakımdan "ümmetçi" olmasına karşılık, duyguları bakımından "halkçı" ve "milliyetçi" olan Akif, bu şahsiyeti ile, edebî hayatının ikinci ve üçüncü dönemlerinde, Mehmet Emin Yurdakul gibi, karşımıza tam anlamıyle "sosyal hizmet yanlısı" bir şair olarak çıkar. Onun sanatını sosyal hizmete vermesinde, elbette ki edebiyat anlayışının da hissesi büyüktür. Gerçekten, ona göre edebiyat, "halkın manevî ve ahlâkî eğitiminde en çok tesiri olabilen müessese"dir. Bu bakımdan, "sanat için sanat" yapmak yersizdir. Yine Akif e göre, "her edebiyatın vatanı vardır, her edebiyat mahallîdir" ve "her memleketin büyük halk kütlesine" hitab eder. İslâm dünyasının geri kalış sebeblerinden biri de, İslâm ülkelerindeki edebiyatların halka değil, sadece aydınlara hitab etmesidir. Halk için ve halkın hayatını veren bir edebiyat yaratmak, Akif'in edebî eserinin en kalın çizgisidir.”9
-----------
Kaynakça:
(^) El- Medhal, Dr. Abdulkadir Zeydan’ın İslam Hukuku üzerine yazmış olduğu bir kitap. Özellikle Mecelle’deki şer-i kaideleri kısa ve öz bahislerle izah etmesiyle meşhurdur.
Mehmet Âkif "Sanatı ve Düşünceleri" ( M. Ertuğrul DÜZDAĞ
(*)Akyüz, Kenan, Modern Türk Edebiyatının Ana Çizgileri, İnkılâp Kitabevi, İstanbul, 1995.
(1)Mehmet Kaplan (Şiir Tahlilleri, Dergah Yayınları, s.174-177)
(2) Mehmet Akif Tarikatçı’mıydı? (Makale) Yrd.Doç.Dr. Ahmet Vehbi Ecer E.Ü. Emekli Öğretim Üyesi
(3) A.g.e.
(4) A.g.e
(5) A.g.e
(6) A.g.e
(7) Akyüz, Kenan, Modern Türk Edebiyatının Ana Çizgileri, İnkılâp Kitabevi, İstanbul, 1995.
(8) A.g.e
(9) A.g.e
(**)(Kızılelma, 1947, sayı: 9)
(***)Hece Dergisi Türk Şiiri Özel Sayısı, Abdurrahim Karadeniz
Aralık-2006 / İslamabad

Etiketler

300 (1) Allen Ginsberg (2) Amaççı Yanılım (1) Amiri Baraka (3) Ardengo Soffici (1) Aşk (1) Attila İlhan (1) Cahit Koytak (1) Cemal Süreya (2) CHP (1) Cody Walker (2) Çeviri Öykü (3) Çeviri Şiir (31) Daniel Defoe (1) David Lerner (1) Deneme (3) Diane Di Prima (1) Dictionary of Poets (3) Dimitris Dimosthenous Lentzis (1) Eleştiri (10) Ezra Pound (1) Faiz Ahmed Faiz (2) Footnote to Howl (1) Füruğ Ferruhzad (1) Gregory Corso (1) Henry Fielding (1) Hindistan (1) Hip Hop (1) Hüseyin Cöntürk (1) İngiliz Romantik Şiiri (1) intertextuality (1) İsmet Özel (1) J.A.Cuddon (1) James Merrill (1) Jean Fritz (1) Jeanne Murray Walker (1) Joseph Andrews (1) Julia Kristeva (1) Kamala Das (2) Karen Chase (1) Kay Ryan (1) Liang Xiaoming (1) Lisa Lewis (1) Louise Glück (1) Mahmut Derviş (1) Margaret Atwood (1) Maria Wong (1) Mehmet Akif Ersoy (1) Mehmet Aycı (1) Mein Kampf (1) Metinlerarasılık (1) Mikhail Bakhtin (1) Morning of Hayyam (1) Muhammed İkbal (3) Mustafa Burak Sezer (22) Müzik (1) Nazım Hikmet (1) Necip Fazıl Kısakürek (1) Niels Hav (1) Orhan Veli (1) Oscar Wilde (1) Ountlandish (1) Öykü (5) Parveen Shakir (1) Poetry (1) Poetry in Turkish Translation (20) Post-Modernizm (1) Postmodernist Sanat (1) Robinson Crusoe (1) Senaryo (1) Sezai Karakoç (1) Sinema (1) Söyleşi (2) Sözlük (5) Steve Scafidi (1) Sümeyye Çomaklı (1) Şairler Sözlüğü (3) Şiir (11) T. S. Eliot (1) The Handmaid's Tale (1) Trevanian (1) Turkish Poetry (11) Ünsal Ünlü (1) Valzhyna Mort (1) Vera Pavlova (1) W. K. Wimsatt (1) W.H. Auden (1) William Butler Yeats (1)