Mehmet Akif Ersoy etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mehmet Akif Ersoy etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Mart 2008 Pazartesi

Mehmet Akif Ersoy



Dersteyiz. Namıyla müşahhas Ayaklı Kütüphane Bayram Hocamızdan Medhal(^) okuyoruz. Kafaların ağırlaştığı, başların öne düştüğü yorgun bir saatte, hocamız tok ve gür sesiyle coşkulu bir şiir okuyarak uyandırıyor bizi:
/Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem,
Gelenin keyfi için geçmişe asla sövemem.
Biri ecdadıma saldırdı mı hatta boğarım,
Boğamazsam hiç olmazsa yanımdan kovarım.

Üç buçuk soysuzun ardından zağarlık yapamam
Hele hak namına ölsem haksızlığa tapamam.
Yumuşak başlı isem kim demiş uysal koyunum?
Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum.
Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim,
Adam aldırma da git, diyemem aldırırım
Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım/.

Mekteplerde sadece İstiklal Marşı ile tanıdığımız vatan şairini, 2001’lerde, her daim Safahat’ı nasıl Kur’an’ı ezbere yuttuysa öyle yuttu dediğim Bayram Hocamızdan, Mantık, İslam Hukuku, Usul-u Hadis gibi ilimler okurken, dersleri yumuşatma seanslarında tanıyoruz. Böylece başlıyor bir Mehmet Akif serüveni.
Mehmet Akif tefekkürde güçlü bir şairdi. Şiirdeki etkileyiciliği yazdıklarının samimiyetinden gelir. Umumi meselelere eğilmiş, vatanın içkin promlemleriyle ilgilenmiştir. Gözyaşı, kahır, sitem ve hüzün şiirlerininin dekorudur. Akif’in şiirlerinde çokça işlediği meseleler halen yaşanmakta olup, şiirleri güncelliğini sürdürmektedir.
Akif Doğu ve Batıyı oldukça yakından tanıyan bir aydın, Kur’an’ı tefsir edebilecek kadar İslami ilimlere vakıf bir alimdi.
/Doğrudan doğruya Kur'an'dan alıp ilhamı,
Asrın idrakine söyletmeliyiz İslâm'ı./

Özellikle Allah Kelamının üzerine şiirlerinde nice göndermeler yapmış, Kitap’ın hikmetini vurgulamıştır:
/Ya açar bakarız Nazm-ı Celil'in yaprağına,
Yü üfler geçeriz bir ölünün toprağına,
İnmemiştir hele Kuran, bunu hakkıyla bilin;
Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için./

/Ölüler dini değil, sen de bilirsin ki bu din,/ Diri doğmuş, duracak dipdiri, durdukça zemin!/
Akif Batıdaki ilerlemeyi yakinen idrak ediyor ve şiirlerinde ilim ve teknikte geri kalan ümmeti uyarmaya çalışıyordu.
/Alınız ilmini Garb'ın alınız san'atını,
Veriniz mesainize hem de son sür'atını./

Bunun yanında Batının ilim ve tekniğini öğrenirken, kendi özümüzü yitirmememizi, Batıya karşı aşağılık komplekslerine girmememizi işaret ediyordu.
Onun “Vatan Şairliği” salt bir sıfat, İstiklal Marşını yazdığı için muhafazakâr bir kesim tarafından yapıştırma bir etiket değildir, o Vatanın Şairidir. İzmir, Yunanlılar tarafından işgal edildiğinde, köy, kasaba ve kentleri dolaşmış; halka sürekli camilerde, köy kahvehânelerinde, meydanlarda uyarıcı konuşmalar yapmış, kahramanlığa kışkırtan şiirler okumuştur.
En önemli eseri Safahat bir şiir kitabı, bir edebi metin olmaktan daha çok fikri bir eserdir. Orada milletimizin tarihi, yükseliş ve düşüşü, bunun sebepleri, fert ve cemiyet olarak tahlili; zekâsı, nüktesi, edebiyatı, şehri, sokağı, evi, ailesi, acıları ve sevinçleri vardır.
Akif’in İdeal Gençliği
Akif’in bir gençlik ideali vardır ve bu ideal Sahafat’ın altıncı kitabı olan “Asım” da dirilmiştir. Şaire göre Türk gençliği Asım’ın neslinden gelir. Akif, Asım’da Türk gençliğinin vasıflarını, beden ve ruh yapısı, ilim, tahsil ve terbiyesi, çalışkanlık, ümit ve azim, dindarlık, vatan sevgisi ve ahlak ile çizmiştir. Âkif'e göre, bilgisiz ahlak, miskinlik ve zayıflığa; ahlaksız bilgi ise, milletlerin ruhunun zehirlenmesine sebep olur.
Akif’te Milliyetçilik
Vatanın ve Milletin birliğini korumak ( Milliyetçilik ) Müslümanlık, fertler arasında ırk, dil, renk... farkı gözetmediğinden; Âkif'in "gençliği", her türlü tefrikadan arınmış olacaktır. Ona gore bir milletin, farklı ırklardan meydana gelmesi, ideal birliği sağlanması halinde, tehlike teşkil etmez.
/Sen! Ben! Desin efrad, aradan vahdeti kaldır,/ Milletler için işte kıyâmet o zamandır./
/Girmeden tefrika bir millete, düşman giremez;/ Toplu vurdukça yürekler, onu top sindiremez!/
Akif’in Vasiyeti
/Yabancı sesleri geldikçe reh-güzârımdan, / Hep inkisâr-ı emel taştı, rûh-i zârımdan./ Vatan-cüda olayım sînesinde İslâm'ın? /Bu âkıbet, ne elîm intikamı eyyâmın!/ Benim - ki yaşlıyım artık - düşük kolum, kanadım;/ Bu intikamı çalışsın da alsın evlâdım!/
Akif’in Edebi Yönü
Rüştiye tahsili boyunca, Fatih Müderrislerinden (Profesör) olan babası Tahir Efendiden bilhassa lisan dersleri alarak, Arapça, Farsça ve Fransızca'yı edebiyatıyla beraber anlamaya başladı. Şiir sevgisi ve merakı bu sıralarda yeşermeye başlamıştır. Rüştiye'den sonra Mülkiye'ye (Siyasal Bilgiler Fakültesi) geçti. Mülkiye, o devrin en parlak öğrenim kurumu sayılıyordu. Âkif, Mülkiye'de okurken babası vefat etti, ayrıca evleri de bir yangında yok oldu. Maddî imkânsızlık yüzünden bu okulu yarıda bırakmak zorunda kalan Âkif, Baytar (Veteriner) okuluna kaydoldu
Öğrencilik yıllarında “Fatih Camii'nde, ikindiden sonra, Hafız Divanı, Bustan, Gülistan ve Mesnevi gibi klasik edebiyatımızın en önemli eserlerini Esad Dede'den okuduğunu, ilk okuduğu şiir kitabının Fuzuli'nin Leyla ve Mecnun'u olduğunu öğrendiğimiz Akif; Arapça, Farsça, ve Fransızca'dan tercümeler yapabilmektedir; kurra hafızdır, iyi yüzücüdür, güreşçidir ve binicilikle de ilgilenmektedir. İlerleyen yıllarda ömrü boyunca izini bırakmayacağı, Safahat'ta sık sık ismini anacağı; düşünce, duyarlık ve anlatım tekniğinden yararlanacağı Şeyh Sadi'nin Akif için özel bir yeri olacaktır. Ayrıca hafız, Hayyam, Mevlana, ve Fuzuli'ye ilaveten, batı edebiyatından Victor Hugo, Rousseau, Erneste Renan, Anatole France, La Martin, E. Zola, Alphonse Daudet, Alexandre Dumas'ı okuyup sindirecektir. Kendine özgü görüş ve yaklaşımlarıyla yirminci yüzyıl İslam düşüncesinde öne çıkan Hint ekolünden; Cemaleddin Afgani ve Muhammed İkbal'in, Mısır ekolünden; Muhammed Abduh, Reşit Rıza, F. Vecdi, İbn Fariz ve Mütenebbi'nin düşünce, yaklaşım ve yorumlarını dikkatle izlemiştir.”(***)
Türkçe'ye kuvvetle hakim, Arapça ve Fransızca'yı çok iyi bilen Akif'in ilk şiir çalışmaları Baytar Mektebi'nde okuduğu yıllarda başlar.
Mehmed Akif de, kendi neslindeki birçok şair gibi, eski edebiyat kültürü ile yetişlmiş, ancak, diğerlerinden ayrı olarak ve aile çevresinden gelen bir tesir ile, buna kuvvetli bir dinî kültür de eklenmiştir.
İlk şiiri "Kur'an'a Hitab" 1895'te "Mektep" adlı dergide yayınlandı. Ardından "Resimli Gazete"de şiirleri çıktı. O dönemde yazdığı ahlak, din, bilgelik temalarını işleyen didaktik şiirlerini temel eseri "Safahat"a almadı. Öğretmeni İsmail Safa'nın etkisini taşıyan mesnevileri, edebiyat çevrelerinin ilgisini çekti. 2'nci Meşrutiyet'in ilanından sonra daha önce yazıp ortaya çıkarmadığı yazıları yayınlanmaya başladı.
Mehmet Akif, şiire üstad Muallim Naci’nin izinden yürüyerek başlamış, doğudan Hafız ve Sadî'yi, batıdan Lamartine ve Alexandre Dumas'ı beğenerek okumuştur.
1908'de, İstanbul Üniversitesi Türk Edebiyatı profesörlüğüne tayin edildi ve Sırât-ı Müstakim adlı bir dergi çıkarmağa başladı. 1912 martında Sebîlü'r-reşâd adını alan ve İslâm Birliği ideolojisini savunan bu dergide birçok şiir ve makaleleri çıktı.
1911'de, ilk defa olarak, şiirlerini bir araya getirip Safahat adı ile yayımladı. Bu ad, sonradan bastırdığı diğer altı kitabının da genel adı oldu. 1918'de, Said Halim Paşa'nın Fransızca olarak yazılmış "İslâmlaşmak" adlı eserini Türkçeye çevirerek Sebîlü'r-reşâd'ta tefrika etti. Sebîlü'r-reşâd'ı önce Kastamonu'da ve sonra da Ankara ve Kayseri'de çıkarmağa devam etti. 1922'de, Tedkîkat ve Te'lîfât-ı İslâmiyye Heyeti'ne seçildi ve, aynı yıl, Said Halim Paşa'nın yine Fransızca bir eserini İslâm'da Teşkilât-ı Siyasiyye adı ile çevirip kendi dergisinde tefrika etti.
1908'den sonra, aruz ölçüsünü eserlerinde başarıyla kullanarak halkın dert ve sıkıntılarını dile getirdiği manzum hikayeleriyle dikkatleri üzerine çekmeye başlar. Bu hikâyelerde camiler, kahvehaneler, sokaklar, meyhaneler, hastaneler, yetimler, yoksullar, idari bozukluklar tablo tablo tasvir edilir. Akif yaşadıklarını, gördüklerini söyleyen samimi bir şairdir:
/... Hayır, hayâl ile yoktur benim alışverişim. / İnan ki her ne demişsem görüp de söylemişim./
Birinci Dünya savaşının peşrevrelerinin çalınmağa başladığı, 1912’li savaş yıllarında, Akif’in şiiri değişerek destanlaşır. “Çanakkale Şehitlerine” adlı destan yazılır:
/Yedi iklimi cihânın duruyor karşısında,/ Ostralya'yla beraber bakıyorsun: Kanada!/ Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk;/ Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk./
/Yerin altında cehennem gibi binlerce lâğam, /Atılan her lâğamın yaktığı yüzlerce adam./
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer / O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkâz-ı beşer/ Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el ayak,/Boşanır sırtlara, vâdilere, sağnak sağnak./
/Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler /Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler!/ Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından; / Alınır kal'a mı göğsündeki kat kat iman?/
/Âsım'ın nesli... diyordum ya... nesilmiş gerçek:/ İşte çiğnetmedi nâmusunu, çiğnetmeyecek./ Şûhedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar/ O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar/ Vurulmuş tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,/ Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!/
/Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhid'i/Bedr'in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi/
Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?/ "Gömelim gel seni tarihe" desem, sığmazsın/

/Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,/ Sana âguşunu açmış duruyor Peygamber…/
Bu şiir savaş anını canlı tablolar halinde coşkuyla anlatır. Kelimeler, kafiyeler, ses benzeşmeleri özenle seçilmiştir.
İstiklal harbi öncesi İlk Osmanlı başkenti Bursa, Yunanlılar tarafından işgal edilir, aynı zamanda Osmanlı Devletinin kurucusu dedemiz Osman Gazi’nin türbesine, Türk’ün Mukaddesatına hakaret edilir. Akif bu hal karşısında keder ve ıstırap içinde haykıran ilk Türk şairidir. İkinci hüzün destanı yazılır. Akif Bülbül’ü yazar ve adeta inletir:
/Ne muhrik nağmeler, yâ Rab, ne mevcâ mevc demlerdi:/ Ağaçlar, taşlar ürpermişti, gûyâ Sûr-i Mahşerdi!/ -Eşin var, âşiyânın var, bahârın var, ki beklerdin;/ Kıyâmetler koparmak neydi, ey bülbül, nedir derdin?/ O zümrüd tahta kondun, bir semâvî saltanat kurdun;/
Cihânın yurdu hep çiğnense, çiğnenmez senin yurdun./

/Neden öyleyse mâtemlerle eyyâmın perîşandır? /Niçin bir damlacık göğsünde bir umman hurûşandır?/
/Tesellîden nasîbim yok, hazân ağlar bahârımda;/Bugün bir hânümansız serserîyim öz diyârımda!/ Ne hüsrandır ki: Şark'ın ben vefâsız, kansız evlâdı,/Serâpâ Garb'a çiğnettim de çıktım hâk-i ecdâdı!/
/Ne zillettir ki: Nâkûs inlesin beyninde Osmân'ın;/ Ezan sussun, fezâlardan silinsin yâdı Mevlâ'nın!/
Kurtuluş savaşında bir millet, canını, malını, et, kemik ve ruhuna dair neyi varsa ortaya koyar. Bu vakit büyük bir destan yazılır. Bu şiir tam 724 şiirin içinden seçilerek, bu kahraman milletin destanı olacaktır:
İstiklal Marşı
1913'te İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne girdi. 1'inci Dünya Savaşı sırasında bu cemiyete bağlı bir örgüt olan Teşkilat-ı Mahsusa aracılığıyla Almanya'daki Müslüman tutsakların durumunu incelemek üzere Berlin’e gönderildi. Daha sonra Arabistan ve Lübnan'a gitti. Batı uygarlığının koşullarına ve Doğu-Batı çelişkisine tanık oldu. İstanbul'a dönüşünde Dâr-ül-Hikmet-i İslâmiye adlı kuruluşun başkâtipliğine atandı. İzmir'in işgalinden sonra Anadolu'da başlayan kurtuluş hareketine destek verdi. Balıkesir’de yaptığı konuşma, İstanbul hükümetini endişelendirdi, görevinden alındı. Ama o mücadalesini sürdürdü. Camilerde yaptığı konuşmaların metinleri çoğaltılarak bütün yurda dağıtıldı. Ankara hükümetinin kurulması üzerine Burdur mebusu olarak Büyük Millet Meclisi'ne girdi. O sırada İstiklal Marşı için açılan yarışmaya katılan 724 eserin hiçbiri beğenilmemişti. Maarif vekilinin isteği üzerine 1921'de "İstiklal Marşı"nı yazdı. Metin, 12 Mart 1921'de Büyük Millet Meclis'nde kabul edildi. Mehmet Akif, ödül olarak kendisine verilen 500 lirayı Necati Doğru'nun da dediği üzre, "İstiklal Marşı'nın dizelerini yazdığında kendisine ödül olarak verilen ve o dönemde İstanbul Boğazı'nda dört yalı alacak kadar çok yüksek bir para olan beş yüz lirayı çocuk esirgeme kurumu'na bağışladı. Bütün serveti... Yelek cebinde öldü... Yelek cebindeki parası ancak kefen almaya" yetti.
/Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;/ Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak./ O benim milletimin yıldızıdır parlayacak;/ O benimdir, o benim milletimindir ancak./
/Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım./ Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım/
/Garbın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar,/ Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var./ Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar./ "Medeniyet!" dediğin tek dişi kalmış canavar?/
/Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma sakın!/ Siper et gövdeni, dursun bu hayasızca akın/
/Ruhumun senden, ilahi şudur ancak emeli;/ Değmesin mabedimin göğsüne na-mahrem eli!/ Bu ezanlar ki şahadetleri dinin temeli,/ Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli/
/Hakkıdır, hür yaşamış bayrağımın hürriyet;/ Hakkıdır, Hak'ka tapan milletimin istiklâl!/
Safahat şairi olarak bilinen Akif’in Temel eseri 7 kitaptan oluşur. Birinci kitap olan 1911 tarihli "Safahat"ta, Osmanlı toplumunun meşrutiyet yıllarındaki durumu anlatılır. "Süleymaniye Kürsüsünde" isimli 1912 tarihli ikinci kitapta, Osmanlı aydınlarının halkla ilişkisi dile getirilir. 1913 tarihli "Hakkın Sesleri" adlı bölümde, eski dinsel-didaktik Türk yapıtlarında olduğu gibi her şiirin başında bir ayet yer alır. Bu ayetler günün siyasal ve toplumsal olaylarının yorumuna ışık tutar. 1914 tarihli ve "Fatih Kürsüsünde" adlı dördüncü bölümde, yeni kuşaklara çalışma ve mücadele ruhu kazandırmak isteyen düşünceler yer alır. 1917 tarihli "Hatıralar" bölümünde 1'inci Dünya Savaşı sırasında yazılmış şiirler bulunur. Her birinin başına bir hadis konulan bu şiirlerde "İslam Birliği" ülküsü vurgulanır. 1924 tarihli "Asım" ismindeki 6'ncı bölümde 1'inci Dünya Savaşı günlerinden tablolar çizilir. 1933 tarihli 7'nci bölüm olan "Gölgeler"de dinsel konulu şiirler ve dörtlükler yer alır.
“Akif'in, içinde yaşadığı halkın hayatını bütün özellikleri ile aksettirdiği muhakkaktır. Daha çok İstanbul'un fakir semtlerinin hayatını, yoksulluklarını, ıztırablarını tam bir doğrulukla canlandıran şiirlerinde kuvvetli bir gözlemcilik vardır. İlhama inanmayan şairin en büyük dayanağı, kendi gözlemleridir. Türk şiirine gerçek realizmin Akif ile girmiş olduğundan şüphe edilemez. Onun kuvetli gözlemciliğine, büyük bir tasvir ve tahkiye kabiliyetini ve konuşma dilinin bütün canlılığını taşıyan bir üslûbu da eklemek gerekir. Ancak, Akif’in dili bir bütün değildir. Tasvirlerinin dışında kalan birçok şiirlerinde dil, konuşma dilinden ayrılır, Osmanlıcanın sınırları içine girer. Şiirin ciddi bir çaba olduğuna inanmış olan Akif’te, dikkatli bir işçilik ve sağlam bir kompozisyon göze çarpar. Vezin olarak daima aruzu tercih eden şair, hece veznini hiç kullanmadı. Nazım şekilleri hususunda ise, divân nazmının şekillerini tercih eder ve bunlar arasında, en çok mesnevi şeklini kullanır.” (*)
Prof. Mehmet Kaplan, Akif için; “Haşim akşam karanlığında meçhule doğru uzanan yollardan, sadece cemiyetin değil, varlığın da dışına çıkmak istiyordu. Akif, onun tam zıddına, her şeyin vazıh olarak göründüğü bir öğle güneşi altında gürültülü, boğucu ve alelade hayatın içine girer.” der. “Türk edebiyatında onun kadar içinde yaşadığı devri bütün teferruatı ile gören ve gösteren başka bir şair yoktur” “Safahat, adeta, muayyen bir nokta-i nazardan tasvir edilen bir manzum romana benzer: Sokak, ev, kulübe, saray, meyhane, cami, köy, şehir, fakir, zengin, dindar, dinsiz, cılız, pehlivan, korkak, kahraman, halk, yüksek tabaka, münevver, cahil, yerli, yabancı, Avrupa, Asya, ticaret, siyaset, harp, sulh, şehircilik, köycülük, mazi, halihazır, hayal, hakikat, hemen hemen her şey Akif'in duyuş ve görüş sahnesine girer. Ve o bunları yalnız şiirin değil, edebiyatın bütün ifade vasıtalarıyla anlatır: Tasvirler yapar, portreler çizer, hikayeler söyler, fıkralar anlatır, konuşmalara başvurur, vaaz eder. Komik, trajik, öğretici, hamasi, lirik, hakimane her edayı, her tonu kullanır. Bu suretle Akif, şiirin hududunu nesir kadar, edebiyat kadar genişletir; hatta edebiyatı da aşar, onu hayatın ta kendisi yapar.”
Yine Kaplan, Akif’in “Süleymaniye Kürsüsünden” adlı şiirini tahlil ederken, “Akif, kendisinden önce Türk edebiyatında kimsenin yapmadığı bir işi yapıyor. Mabede sokağı, dinin içine hayatı sokuyor.” der. “İnzivasında, insanların hallerini düşünen Yunus, bir gün:
/Kasdım budur şehre varam feryad ü figan koparam/
der. Fakat şehirde değil, ruhun içinde dolaşır. Akif, şehrin içine gerçekten giren ve feryat ve figan koparan bir şairdir. Bu bakımdan o, eski tip dindarlardan tamamıyla ayrılır. Eski tip dindar, umumiyetle Allah'ı ve ahireti düşünür, cemiyete ve dünyaya önem vermezdi. Akif'in esas konusu dünya ve cemiyettir. Onun için din, insanları nizama sokan ve yükselten bir kuvvettir. Akif, müslümanlığa sadece bir ahiret dini gözüyle bakmıyor, onun dünyayı da düzeltebileceğine iman ediyordu.” “Akif'e göre, insanları kötüleştiren ihtiraslardır. İhtirasları tanzim eden kuvvetler -din bunların başında geliyordu- ortadan kalktı mı, fertler de, cemiyetler de hayvanlık seviyesine düşerler.”
“Akif, bütün eserlerinde olduğu gibi burada da(Süleymaniye Kürsüsünden) kalabalığın dilini, üslubunu ve zihniyetini benimsiyor. Bu bakımdan o, başlıca gayeleri, şahsi ve orijinal olmak, yeni ve başka görünmek olan Servet-i Fünuncularla Haşim'den tamamıyla ayrılır. Akif, kalabalığın sade kelimelerini değil, deyimlerini, benzetmelerini, ifade, hatta bütün cümlelerini dahi almaktan çekinmez.”
/Ötüyor her taşın üstünde bir dilli düdük/ Dinliyor kaplamış etrafını yüzlerce hödük/
“Halk dilinde de gevezeye "dilli düdük", manasız konuşmaya "ötmek, aptala "hödük" denir. Fakat bunlar çok ayrı yerlerde kullanılır ve böyle bir araya getirilmez. Akif, bu tabirleri Meşrutiyet devrinde sokak başında konuşan hatiplerle, onları dinleyen kalabalığa tatbik ederek
gülünç bir tablo vücuda getiriyor”
“Vezin değiştirme, bir araya getirme, vezin ve kafiye içine sokma ameliyeleri tamamıyla Akif'in çalışması ile vukua geliyor. Kolay zannedilen bu iş, hususi bir mizaç ve kabiliyet ister. Herkese benzer gibi görünen Akif, bu mizaç ve kabiliyetle, nevi şahsına münhasır bir sanatkar olmuştur.”(1)
ESERLERİ
Safahat (Başlangıç 1911, tamamlanma 1933. Ömer Rıza Doğrul, Akif'in kitaplarına almadığı şiirlerini de ekleyerek Safahat'ı 1943'te tekrar yayınladı. M. Ertuğrul Düzdağ "Safahat"ın daha önceki baskıları arasındaki farkı gösteren yeni bir basımını 1987'de yayınladı.)
Kastamonu Kürsüsünde (1921, Milli Mücadele dönemindeki hutbeleri)
Kur'an'dan Ayet ve Hadisler (ölümünden sonra, 1944 seçme yazıları)
Mehmet Akif Ersoy'un Makaleleri (1987, Abdülkerim ve Nuran Abdülkadiroğlu)
Bir rivayete göre yaptığı Kur’an çevirisi vefatından sonra yakılmıştır.
Akif İçin Neler Dendi
Akif’e Saygı, Taha Akyol
“Milli şairimiz Mehmet Akif Ersoy'un ölümünün 63. yıldönümündeyiz. Akif'in yazdığı "İstiklal Marşı"nı 78 yıldır söylüyoruz. Bunun Akif tarafından yazılmasının sebebi sadece onun şairlik yeteneği değildir... Çünkü Akif kadar yetenekli başka şairler de vardı...”
“Akif, İstiklal Savaşı'mızı bütün anlamlarıyla kavrayıp, ruhunun adeta her zerresinde hissederek en güzel şekilde şiirleştirdiği için…” “Akif hakkında yazılmış eserlerin en iyilerinden biri Ertuğrul Düzdağ'ın "Mehmed Akif Hakkında Araştırmalar" adlı kitabıdır. Düzdağ, bir "Mehmet Akif Araştırmaları Merkezi" de kurmuştur.”
“Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi, "Herkesi tatmin edebilecek ve o günlerin heyecanını ifade eden bir şiire rastlamadıklarını" açıklamıştır.” “Yarışmaya Akif katılmamıştır. Çünkü kazanacak şiiri yazanan 500 lira ödül verilecektir ve Akif bunu kabul etmemektedir.”
“Ve Akif'in "İstiklal Marşı", 12 Mart 1921'de Meclis'te okunarak ayakta alkışlarla kabul edilmiştir.” “Düzdağ anlatır: Kendisi parasızlıktan paltosuz gezen Akif, ödül parası olan 500 lirayı Sarıkışla Hastanesi'ndeki yaralı gazilere ve fakir kadınlara örgücülük öğreterek meslek kazandırmaya çalışan bir hayır kurumuna bağışlamıştır (s. 227-230)”
“Mehmet Akif, ölüm döşeğinde iken, "İstiklal Marşı"ndan söz açılması üzerine şunları söylemiştir: "O şiir milletin o günkü heyecanının bir ifadesidir. Bin bir facia karşısında bunalan ruhların ızdıraplar içinde kurtuluş dakikalarını beklediği bir zamanda yazılan o marş, o günlerin kıymetli bir hatırasıdır. Bir daha yazılamaz. Onu ben de yazamam... O şiir benim değil, artık milletin malıdır..." (s. 230).
“Akif'in devrimler hakkında şiir yazmaması ve Mısır'a gitmesi, 'pozitivist yobazlar'ın tepkisini çekmiştir. Bazen Akif'e saldıracak kadar küstahlaşıyorlar da...”
“Akif, derin bir üzüntü içinde, Mısır'a gidiş sebebini şöyle anlatmıştır: "Arkamda polis hafiyesi gezdiriyorlar. Ben vatanını satmış ve memlekete ihanet etmiş adamlar gibi muamele görmeye tahammül edemiyorum ve işte bundan dolayı gidiyorum." (s. 323)” “Evet, siyasetin getirdiği şartlar... Ama Atatürk isteseydi bir göz işaretiyle Akif'in "İstiklal Marşı"nı değiştirtip mesela Behçet Kemal'e bir marş yazdırabilirdi. Bunu yapmamıştır.”
(Milliyet gazetesi 27.12.1999)
Cemal Kutay'a Göre Mehmet Akif
“Cemal Kutay'ın "Necid Çöllerinde Mehmed Akif" adlı bir kitabı vardır. Akif'in adeta bir destan kahramanı olarak yüceltildiği bir kitap. "Teşkilat-ı Mahsusa" lideri Eşref Sencer Kuşçubaşı'nın anlattıklarına dayanılarak yazılmıştır.”
“Bilindiği gibi Akif, Birinci Dünya Savaşı sırasında görevli olarak Almanya'ya ve Hicaz'a gitmişti. İngilizler ve Fransızlar, sömürgelerinden topladıkları müslüman askerleri, "İstanbul'u işgal edip halifeyi esir aldılar!" propagandasıyla aldatarak Osmalı Devleti'nin müttefiki olan Almanların üzerine sürüyorlardı. Batı cephelerinde yapılan muharebelerde Almanlar, yüz bine yakın müslümanı esir almış, bunlar için Vunsdorf yakınlarında özel kamplar inşa etmişlerdi. Bütün benliğiyle "İslam Birliği" idealine sarılmış olan Akif, kendisine Teşkilat-ı Mahsusa aracılığıyla gelen teklifi tereddüt etmeden kabul etti ve Almanya'ya giderek Tunuslu Şeyh Salih'le birlikte, farkında olmadan Osmanlı Devleti'ne karşı savaşan bu müslüman esirleri aydınlatmaya çalıştı.”
“Cemal Kutay'ın anlattığına göre Akif, Almanların Vunsdorf'da müslüman esirler için inşa ettikleri camide heyecanlı vaazlar verdi. Plaklara kaydedilen bu vaazlar, müslüman askerlerin bulunduğu cephelerde hoparlörlerle tekrar tekrar yayımlandı. Bu hitabeleri dinleyen çok sayıda müslüman askerin ilk fırsatta saf değiştirdiklerini kaydeden Kutay, Akif'in kendisine verilen vazifeyi parlak bir şekilde yerine getirdiğini, hatta hitabelerin Almancaya çevrilerek gazetelerde yayınlandığını söylüyor ve şöyle devam ediyor: "Akif, seyahatinin daha çok devam etmesi yolundaki ricalara rağmen, Şeyh Şerif Tunusi'ye söylediği gibi, ezan sesinin hasretini çekiyordu. Sadece bu da değil, Almanya onun hassas kalbinde kendi yurdunun sahibi olmadığı medeniyetin hasretinin acısını, ifasız yara halinde ayaklandırmıştı. Safahat'ın en güzel, en içli bölümlerinden birisi olan 'Berlin Hatıraları' bu duygunun ifadesi idi."
“Akif, İstanbul'a dönüşünden kısa bir süre sonra, yine Teşkilat-ı Mahsusa tarafından Ceziretü'l-Arab'a gönderilmiştir. 1916 yılının başlarında gerçekleşen bu seyahat, Hicaz Emiri Şerif Hüseyin Paşa ile oğullarının isyan hazırlıkları dolayısıyla planlanmıştı. Necid'e doğru yola çıkan ekipte Mehmet Akif'ten başka Tunuslu Şeyh Salih, Teşkilat-ı Mahsusa reisi Eşref Sencer Bey ve Enver Paşa'nın başyaveri Mümtaz Bey vardır.”
“Arkadaşlarıyla birlikte kızgın çölleri aşıp Osmanlı Devleti'ne sadık kalan İbnürreşid'le görüşmek üzere Riyad'a kadar giden Akif'in olağanüstü iklim şartlarına nasıl dayandığını Cemal Kutay şöyle anlatıyor:
"Gündüz elli dereceye kadar yükselen hararet geceleri sıfıra iniyordu. Bu inanılmaz ve havsala kabul etmez iklim farkı, alışmamış bedenleri harab ediyordu. Bu arada Mehmet Akif, inanılmaz bir mukavemet gösteriyordu. Pehlivanlığını unutmuyor, hatta iki metreye yaklaşan boyunu, levent endamını ve bilhassa mükemmel ahlak ve terbiyesini takdir ederek 'Eşref Bey'in emireri zenci Musa / Omuz vermiş, göğe çıkmış Nebi İsa' dediği zenci Musa ile güreşiyor, ok atıyor, ata biniyor, Arap usulü kılıç kullanmasını öğreniyordu. Bu arada da Safahat'ın o unutulmaz ve berceste bölümü olan Necid Çöllerinde'yi yaratıyordu."
“Cemal Kutay, "Necid Çöllerinden Medine'ye" şiirinin yazılış macerasını anlatırken çok heyecanlı bir üslup kullanıyor, diyor ki: "Mehmet Akif, sam fırtınasıyla kasıp kavrulan çölden ruhlarındaki imanı, o inancı verebilmiş olan beşeriyetin muhakkak ki görüp göreceği en büyük insan olan İslam peygamberinin manevi huzuruna iletebilmek için ademoğlunun dayanabileceği en çetin şartlara göğüs germişlerin destanını yaratıyordu."
“Kitabının bir yerinde diyor ki: "Damadı merhum üstad Ömer Rıza Doğrul, o mükemmel eseri Asr-ı Saadet'i tamamladığı zaman, vatanından uzak Mısır'da yaşayan Mehmet Akif, Ömer Rıza'dan önce muhterem Eşref Edip'i tebrik etmek ihtiyacını duydu. Bir hakikattir ki, eğer üstad Eşref Edip'in o yorulmak bilmez, fütur getirmez azmi olmasaydı, medeni cesareti, manevi hayatımızı bergüzar eserlerle değerlendirmek cehdi olmasaydı, bugün maneviyatımızı inşa edecek eserler bakımından daha fakir olurduk, hatta birçoklarından ebediyen mahrum kalırdık."
Cemal Kutay'dan birkaç cümle daha: "Akif'e saldıranlar, onun İstiklal Marşı'nı dinleyerek bayrağı selamladılar: Hala da öyle!" "Ne Safahat unutuldu, ne de Mehmet Akif!"
"Bugün bütün Türkiye'nin vefakar kalpleri onun resmine bir 'heyula gibi' değil, bir daha kavuşulmasına imkan olmayan bir iman ve ilham devrinin aziz hatırası gibi bakıyorlar. Kabrine inen nur ise bütün milletin ebedi minnetidir. Anasından emdiği süt kadar helal olsun..."
(Zaman gazetesi 27.12.1999)
Neclâ PEKOLCAY: "İslâmî edebiyatın ilk devre eserleri (Kutadgu Bilig ve Atabetü'l-Hakayık), Kur'an'a istinâden, cemiyet mes'elelerini ele alan eserler olmuştur. Bilâhere mutasavvıflar, yine Kur'an'a istinad etmekle beraber, cemiyet mes'elelerine bir cepheden yönelmiş, divan şâirleri ise Tevhîd-i Bârî ve münâcaatlarda, kısmen na'tlar içinde yine Kur'an'a dayanmışlarsa da, cemiyet mes'eleleri ile ilgilenmemişlerdir. Nihâyet XVII. asır Tevhid örneklerinde ise, çok defa Allahü Teâlâ'ya can-ü gönülden bir yönelişi bulmak dahi güçtür. Bu meyanda, Divân'ında Tevhid örnekleri bulunsun diye Tevhid yazmış görünen şairler mevcuttur. Tanzimatçıların kaleminde dinî edebiyat -Divanlar müstesnâ- yeni bir mecrâya yönelmiş bulunmaktadır. Cemiyetin bozuluşu, ahlâkî çöküntüye doğru gidiş, dimağları meşgul eden ilk mes'ele olduğundan, cemiyet mes'eleleri ele alındığı sırada, din üzerinde durulmuştur. Tanzimatçılar, Osmanlıcılık ile Müslüman olmayı birlikte görmüşlerse de cemiyete yönelişte başlangıç noktayı ancak İslâmî mefhumlar teşkil etmiştir, (doğruluk, adâlet gibi) âyet ve hadislerle şiire başlangıç yapılması düşünülmemiştir.
XX. asırda dinî edebiyatın mümessili şüphesiz ki Mehmed Akif'tir. Fakat Akif, İslâmî edebiyat içinde, başlıbaşına bir şahsiyettir.”
“O'nda Kur'an-ı Kerim'den hareketle cemiyet mes'elelerine yönelişi bulurken, Türk olmanın haysiyetini, mazimizin öğünülecek muzafferiyetlerini, imanlı bir Müslümanın hemcinsleri için şefkat ve ızdırap ile çarpan kalbini buluruz. Şiirlerinde Akif, hem Müslümandır, hem Türk'tür hem de tam manasıyla insandır.”
“Mehmed Akif'i bazan halkın gündelik ızdırapları ile dolu, bazan milletin dertlerine milliyet hissi içinde tercüman, bazan kendini Allah Teâlâ'nın azabı karşısında nutku tutulmuş bir mü'min, bazan ise insanların kötülükleri karşısında Allah Teâlâ'nın isyânkâr bir kulu olarak (fakat bu isyan hamlesi derhal rücuâ varan ve tövbekar olan bir ifadeye müncer olmaktadır), bazan bir vaiz olarak, bazan da samimi söyleyişi içinde ruhu kavrayan bir şâir olarak buluruz. “ “Mehmed Akif'in İslâmiyet ile ilgili olmayan şiirlerinin sayılacak kadar az olduğu da, mevzûmuz içinde bilhassa belirtilmesi gereken bir husustur.”
“Mehmed Akif için, ırkçıdır diyenler mevcuttur; çünkü ırkından da, milletinden de bahsetmiştir. Fakat bir yandan da soyunda Arnavut bulunduğunu söylemekten çekinmemiştir. Şu halde Akif için, ırkçı değil, milliyetçidir diyebiliriz.”
“Mehmed Akif ümmetçidir, ancak Akif'in ümmetçiliği Müslümanlığın millî hakimiyetle tamamlanması esasına bağlıdır. O, millî hakimiyetin olmadığı yerde Müslümanlığı düşünemez, diyenler haklıdırlar.” “Mehmed Akif sanatkâr değildir diyenler, ancak sanatı süslü yazı yazmak şeklinde kabul edersek haklıdırlar. Akif'te bu manâda sanat yoktur. O, samimiyeti, arûzu kolaylıkla kullanışı için de kudretli bir şairdir. Ve bu kudret değme şâirde mevcut değildir. Üstelik onun heyecanı içinde beliren rücû sanatı örneklerine de nadiren tesadüf edilebilir."
Sezai KARAKOÇ: "Mehmed Akif, İslâmcı cereyanın tam ortasında buldu kendini. İlk elde, Eşref Edib'le birlikte, Sıratı-Müstakîm'i kurdular. Sâid Halim Paşa da aralarındaydı. İslâmcı düşünce, halk ve devlet yapısından çok, kişilerin ahlâkındaki değişiklik ve genel hareket tarzlarındaki bozukluk yüzünden varlığımızın tehlikeye girdiği, tekrar İslâm'a dönmekle kurtulabileceğimiz tezini müdafa ediyorlardı.
... Bu dönemde Akif şiirleriyle, makaleleriyle, verdiği derslerle, çevirdiği çağdaş İslâm mütefekkirlerinin eserleriyle aydınlara hakikatları anlatmaya çalıştı. İslâm'dan kopmanın felâketlerini gösterdi. Sefaletimizin maddî ve manevî tablosunu çizdi. Gittikçe resmîleşmeye yüz tutan Batıcı fikirlerin yön yön tenkidini yaptı.
.... Akif'in çıkış noktası olarak aldığı bu ışık İslâm'dır ve İslâm'ın ışığında 600 yıllık İslâm-Türk devleti çökerken, cemiyetimizin içinde bulunduğu ahlâkî, içtimâî, rûhî ve iktisâdî şartlar en amansız bir gözle, âdeta bir cerrah teşhirciliğiyle ortaya serilir. Ve bir kere yara belli olunca, onun tedavi şekli gösterilir ki, bu da cemiyetin temeli olan İslâm ilkelerine sıkı sıkı sarılmak; yeni ve taze bir ruhla, İslâm'ı, çağın teknik ve maddî güçleriyle de donandıktan sonra, içimizde ve dışımızda ihya etmektir.
.... Edebiyatımızdaki yeri, şiirin özellikleri göz önünde tutulursa, hemen hemen tektir. Modern Türk edebiyatında (gerekirse eski edebiyatımızda) bir dönem fikriyle donanmış olarak, belli bir dünya görüşünün ışığında, geniş anlamdaki kronikler halinde, safha safha bir kuşağın dramını veren, ilk bakışta birbirine zıt, realist çizgilerle mitleşmeğe elverişli davranışlarını kaynaştırarak canlandıran böylebir başka realizim ve destan şârimiz yoktur."
Hasan Basri ÇANTAY: "Ben Akif'e "Millî şâir değildir" demenin imkânını bulamıyorum. Çünkü, onun bütün terennümatı millî idi, milletin derûni sesleri idi.” “Hem, "millî" ile "milliyetçi" başka başka olmak lâzımdır kanaatindeyim. Eğer "milliyetçi" demek, meselâ, eski Türk ocaklarının bir şiâr, bir meslek, bir iş bölümü hâlinde takip ettikleri "siyasî Türkçülük" demekse, Akif, o Türkçülüğün dışında kalmıştır, hatta ona aleyhtar olmuştur. Akif'in bu aleyhtarlığı Türk Milleti'nin harsını, ilerlemesini boğmak için değil, kendisinin yaşadığı ve faal bir surette yazı yazdığı devirde zâif vatanı tefrikalardan ve parçalanmaktan siyanet etmek içindi, yurt severliğindendi." “Eğer "milliyetçi" demek, Türk'ü Türk olarak sevmek ise, Akif şüphe yok ki, olanca temiz ve şümullü mânasıyla bir milliyetçidir. Çünkü o, içinde yaşadığı milleti kadar hiçbir varlığın muhabbetine, aşkına kendini veremedi, bağlayamadı”
“Bunlarla beraber, Akif kanaat çevresini daha çok geniş tutmuştu. O çevre, merkezinde ve başında daima Türk Milleti kalmak üzere yüzlerce milyon Müslümanı ihatasına almak istedi. Akif, görüyor ki, dünyanın en acınacak insanları Müslümanlardır. Onları hurafelerden, geriliklerden, esaretlerden, zilletlerden... kurtarmaya çalıştı. Terakkî ve İstiklâl aşklarını ruhlarına zerketmek istedi. Bütün Müslümanları yekdiğerine bağlayan "ana tel" İslâmiyet'ten ibaretti. Fakat o tel, eski samimi ve kuvvetli sesini vermiyordu; paslanmıştı! Bu pasları temizlemek kudsî bir vazife idi.
Evet, ona tam bir "İslâm Şâiri" diyebiliriz. Kuvvetli, imanlı, ateşli bir İslâm Şâiri!..."
Hasan Ali YÜCEL: "O'nun kudret kaynağı bu İslâmî imandadır. İnanılan şey, her ne olursa olsun, inanış, kendiliğinden bir kuvvettir ve her inanışın sağlamlığı da samimiyetinde görülür. Mehmed Akif, mü'mindi; çünkü imanında samimi ve bundan dolayı da kuvvetli idi. O'nu şâirliğe çeken, bu iman olmuştur"
Mahir İZ: "Bir menşur gibi milletin bütün varlığını, içtimaî hüviyetini olduğu gibi aksettiren ve tarihe maleden, tek millî şâirimiz Mehmed Akif, en büyük vak'anüvislerin sahifelerini beyte sağdırmayı bilmiş, millî mefahirimizi, cihan tarihinde en icazkar şekilde gösterebilmiştir. Bu tasvir kudretini ancak iman ve irfanıyle milletin ruhundan alan büyük sanatkârı her cephesiyle ve her vesilesiyle anmak bir vatan borcudur. O yalnız bir cephesiyle ve dış görünüşüyle bir şâirdir. Hayat ve eserleri incelenince görülür ki, onun varlığını sarmış olan iman hâlesi, mücadelesine hız vermiş, devrinin mücahidlerine örnek bir serdar olmuştur."
Nuretttin TOPÇU: "Hurafelerle tantanaların vatanı olan doğu dünyasında, yaldızdan ve yalandan gıdalanmış dimağlar, nice zamanlar Akif'i alalâde bir nazımcı olarak tanıdılar. Bu ülkenin biraz insaf sahipleri ise onu nihayet bir şâir yapabildiler. Ondaki büyük idealisti tanıtacak ruh doktoruna, doğumuzun zevkperest edebiyat üstadları arasında rastlamak elbette kabil olamazdı. Akif'de asıl büyük olan idealizminin tahlilini yapacak felsefî düşüncenin henüz hayata kavuşmadığı bu topraklarda, büyük ruhun sahibine "softa", diyenler de az değildi. Çünkü, bin yıllık bir tarihin ufukları arkasına sinen Haçlı çocuklarının gerçek simasını bize tanıtan o olmuştur. Bir nesli bulanık rüyasından uyandırmak için, onun küremizde edebî akisler yaratan sesini boğmak gayesiyle ölümünden sonra milliyetçiliğin karşısına komünistlik; ahlâkçılığın karşısına da masonluk cereyanları dikildi.
... İnsan için kurtuluşun, bilhassa sefillerle ruhsuzları kurtarmakla kaabil olduğunu pekiyi bilen bu genç nesil, asrımızda yepyeni bir iman mektebi açan Mehmed Akif'in öz çocuklarıdır."
Cenab ŞAHABETTİN: "Millî şiir adıyla, ırkımızın yaşayış ve ananelerine ait şiirleri kastediyorsak, önünde eğileceğimiz bir deha sahibi şâir görüyorum: Mehmed Akif. Hiç kimse o kadar saf ve şeffaf bir anlatışla millet manzaralarını meydana koymamıştır. Türk ve İslâm ruhu Safahat'ın ilham çekirdeği oldu. Edebiyat tarihi, şimdilik büyük Akif'ten daha büyük bir İslâm ve Türk şâiri tanımaz."
Süleyman NAZİF: "Mehmed Akif, yalnızca Cenâb-ı Hakk'a, Hz. Peygamber'e, geçmiş büyüklere, cemiyete, insaniyete ilân-ı aşk etti. Canândan, hicrandan şikâyete bedel; hemcinsine dokunan mahrumiyetlerden, sefaletlerden ve bilhassa İslâm'ın uğradığı musibetlerden feryad eder. Bu büyük şâir, tabiatın, ağaçların ve çiçeklerin güzelliklerinden, güzel çehrelerden aldığı duyguları dâima gizlemiş, saklayamadıklarını, cemiyetin mukadderat levhalarıyla kaynaştırmıştır. O, Süleymaniye Camii'nin kubbesini Himalaya Dağları'nın en yüksek zirvesinden daha yüksek görür.
... Etrafında, gönlünde, vicdan ve imanında, ye's ve ümidinde Peygamberinden başka hasbihal edecek kimsesi yok.
... Firdevsî'nin milliyet fikrini Acem'de en evvel ve icad edercesine uyandırmasıyla, dinî hissî hükmü altına aldırmak istemesi, "Şehnâme" nazımının irfan yâdigârı ile, "Hakkın Sesleri" şâirin vicdanı arasında ebedî bir ayrılık perdesi çekmiştir.
... İslâm birliğini bozacak veya zayıf düşürecek her hareketi Mehmed Akif, en amansız ve iman dolu gerçek bir düşmanıdır. İhtimaldir ki, Firdevsî'yi bunun için sevmez.
... Mehmed Akif, şahsî emellerin veya kinlerin tatmin ve teskini için yapılan çekişmelerden, şiirini kurtararak; şâirlik kudretini idealine, yâni ezelî iman ile andığı Allah'ın emri ve yasağı dünya yüzünde insanların işlerini düzenleyici olması arzusuna -arzu diyorum, ne kadar eksik ve iyi ifade edemeyen bir kelime!- emeline, aşkına sâbit fikrine hizmet ettiriyor.
... Şark ve garbın benim bildiğim lisanlarında ve bu vâdide, gerek telif, gerek tercüme suretiyle, bu kadar güzel ve pürüzsüz, kusursuz bir şiir okumadığımı öğünerek itiraf ederim. Bunu yazmak için yalnız Mehmed Akif kadar şâir olmak yetmez; Mehmed Akif kadar dindar da olmak lâzımdır.
... İlahî şâir!
Evet Allah'ın yalnız şehidleri değil, şaîrleri de vardır! Mehmed Akif gibi beyan-ı mızrabı İslâm'ın elemleri olan ve elemleri kendi kalbine yerleştirerek, İslâm'ın kalbini ğöğsünün içine sığdıran bir şâiri görünce, şehidler: "Biz bu kadar eziyet çekmedik; ve ıstırabın bu derecesine biz tahammül edemeyiz!" derler."
Mithat Cemal KUNTAY: "Ben bu "Mehmed Akif'leri sevdim:
* Politikanın Müslümanı olmayan Mehmed Akif'i;
* Hayatı boyunca bir tek yüzü olan Mehmed Akif'i;
* Tenkide, itiraza, tartışmaya, kusurlarını konuşmaya katlanan Mehmed Akif'i;
* Sırrınızı, menfatinizi, maddî ve mânevî mukaddesatınızı emanet edebileceğiniz Mehmed Akif'i;
* Bir çocuk kadar temiz ve bir kadın kadar ince olan Mehmed Akif'i."
Nihad Sami BANARLI: "-Ben, Mehmed Akif'i büyük şâir, büyük vatansever, manzum hikâyeler ve vaaz yazarı, bilhassa inanmış bir insan olarak her hatırlayışımda evliyalar kadar temiz ve lekesiz görebilmenin hazzını duyarım. İçim rahattır. Düşünürüm ki, vatan çocuklarına her hareketinin hesabı verilecek kadar faziletten ibaret, seciye sahibi bir örnek göstermek icab edince, İstanbul semaları kadar açık bir alınla "İşte Akif"! diyebilmek ne kadar güzeldir."
Cemil Sena ONGUN: "Akif, bütün yurtseverlerin, bütün milletseverlerin sâlim bir akla, temiz bir vicdana malik olan bütün faziletli kimselerin duygu ve düşüncelerine tercüman olmuş; onların hissedip de söyleyemediği herşeyi açık ve büyük bir cesaretle, tekrar tekrar söylemiştir. Onda bu cesaret bir göteriş değildir.
Akif, hiçbir şey yazmamış olsaydı da bize yalnız İstiklâl Marşı'nı verseydi, yalnız bu eseriyle kendisini Edebiyat Tarihimizde ebedîleştirmiş olurdu."
A.CERRAHOĞLU: "Divân şâirlerini aradığımız zaman, duvarlardan şarap sızan bir mehyaneye, yahut da gümüş kurnalı bir hamama gideriz. Halbuki, Akif'i aradığımız zaman gideceğimiz yer Fatih Camii'dir.
Safahat'ı açar açmaz, onu bu kutsî ve semavî mâbedin nur taşan sinesine sokulmuş görüyoruz. Öndeki maksureciklerden birine oturmuş, geçmişin latif hâtıraları içinde oyalanıyor: İşte beyaz sarıklı bir baba ve etrafında, hasırlar üstünde koşan-fesinin imamesinde bir boncuk bağı, püskülsüz, yeşil sarıklı-mini mini bir oğlan çoçuğu!
Mehmed Akif, hiçbir zaman, sarığın manevî-fikrî atmosferinden sıyrılamadı; ve hayatını seve seve Şeriatin savunmasına vakfetti."
Ali Nihad TARLAN: "Dünyanın bu buhranlı anında tek vazifemiz, millî varlığımızı okuyan mukaddes nesiçlerle ruhumuzu sarıp tek bir vücut halinde Türk vatanının istiklâli, refahı ve azemeti için seferber olmaktır. Önümüzde bir bando vardır. Milletimizin ruhunu, zaferini, şan ve azametini terennüm eden bu bandoda en kuvvetli seslerden biri de Akif'tir. Bu milleti yükseltmek; vatanını korur, onu refaha eriştirir bir câmia haline getirmek lâzımdır. Esasen bu aşk ve kültür ona icab eden sesi verir. Böyle bir sanatkârın tok, gür, hakikaten ayrılmayan sesi, asırlarca milletin ruhunda çağlar... Tafsili zâid olan hayatiyetiyle Akif bu evsafı tamamiyle hâiz bir şahsiyettir."
Onun tertemiz, lekesiz hayatı, din ve vatan uğrunda dâima mücadelesi, her türlü maddî mükafatı istihkâr etmesi, bir fen şubesine intisap ettiği garbın fennî tekamülünü gördüğü halde, Türk ve İslâm kültürünün sinesine yerleşmesi ciddî, vekarlı, iradeli, yüksek vasıflarda bir fikir ve edebiyat adamı olarak şerefle yaşaması ve nihayet muazzam eseri buna en beliğ bir şâhittir."
Eşref EDİP: "Akif, aruzun Mimar Sinan'ıdır. Aruz mimarı olarak, Akif tektir. Aruzda yüz katlı binalar kurar. Akif'ten evvel hiç kimse, bu derece ayağa kalkan bir nazmın sayısız katlarından ufuklara bakmadı. Aruzun içine derûnî bir aruzun musikîsini soktu. Güftesini bırakın, onun bazı şiirleri beste olarak da eserdir."
Şükufe NİHAL: "Akif, dönmedi. Paraya, mevkie yaltaklanmadı. Vicdanına hıyanet etmedi; gururunu çiğnemedi, insan kaldı. Hak bellediği yolda yalnız gitti."
Hüseyin CAHİT: "Akif'in hayatı da büyük bir şiirdir."
Mazhar OSMAN: "Akif, şiirlerinde dinsizliğe, kaba sofuluğa, riyâkar taassuba cihad açmıştı. Akif için din, doğruluk ve ilerlemekti. Akif öteki şâirler gibi ne aşk ve garamdan, ne çemenlerden bahsetmiş, böyle bir şiir yazmamıştır. Akif şiirle vaazeden bir müttaki, bir ahlâkçı idi... Bir predikatör gibi halkı ahlâken yükseltmeye uğraşırdı."
Fuat KÖPRÜLÜ: "İslâm ittihadının müterennimi olan Mehmed Akif, aruz vezninin kıyas kabul etmez bir üstadıdır. Halk hayatını sâde bir lisanla en reailist bir şekilde tasvir eder. Bazan çok kuvvetli bir lirizme yükselen Akif, Garp şiirinin tesiri altında kalmamıştır. O, halk içinde yetişen demokrat bir şâirdir. Türk şiiri birbirine benzemeyen bu üç şâirin (Ahmet Haşim, Yahya Kemal, Mehmed Akif) tesiri altında,Tevfik Fikret ve muakiplerinin mahdut dairesinden kurtularak muhtelif temayüller almak istidadını gösterdi."
Orhan Seyfi ORHON: "Türk edebiyatına hakikî erkek sesini o getirdi. Dar kafes içinde şakıyan Türk şiiri, hayatın sesini onun feryatlarıyla bize duyurdu. Alev gibi çırpınan bir kalbin içinden geçerek fikrin nasıl şiir olabileceğini ilk defa o gösterdi."
Kâzım KARABEKİR PAŞA: "İttihad-ı İslâm dâvasını İslâmlık kadrosu içinde şiirle neşir ve telkin eden en samimi ve heyecanlı şâirimiz Mehmed Akif'tir. Akif, benimsediği bir davâya ne kadar candan bağlanan bir şahsiyet olduğunu "İstiklâl Marşı'nda gösteriyor."
Peyami SAFA: "Vatanın dünden bugüne kalan en yüksek sesi Namık Kemal'se, onunla beraber, bugünden yarına kalacak ses de Mehmed Akif'indir. Kemal'in siyasî ahlâkını ve hürriyet idealini Mehmed Akif'in içtimâî ahlâkı ve fazilet aşkı tamamlıyordu."
Yakup Kadri KARAOSMANOĞLU: "Son şâirlerin ve mütefekkirlerin meyanında hiç kimse, noksanlarımızı, zaaflarımızı, ilim, irfan, medeniyet ve ümran sahasındaki tedennimizi ve bazı ahlâkî tereddîlerimizi Mehmed Akif Bey kadar şiddetli ve hiddetli yüzümüze vurmamıştır. Onun kalemindeki ve infial ve bu tervehhür ise, dâima terakkî, tekâmül gibi medenî ve ilmî mefhumlar namına vuku bulmuştur.
Ümmetçi ve Şeriatçı olmak, Akif için bir nakise değil, bir meziyettir..."
Ferit KAM: "Şiirlerinin güzelliği güneşin güzelliği kadar zahirdir."
Abidin DÂVER: "Memleketimizde, İstiklâl Marşı'nı bütün talebelere ezberletiyorlar mı bilemem? Elbette marşın güftesini tamam olarak çocuklara öğreten arkadaşlar vardı. Şayet bunu yapmayan öğretmenler varsa, onlardan rica ederim, İstiklâl Marşı'nı bütün talebelerine ezberletsinler. Türk'ün İstiklâl Harbi bir harikâdır; İstiklâl Marşı da, o harikânın harikâlı şiiri ve on kıt'a içine sığdırılmış tarihidir."
Behçet Kemal ÇAĞLAR: "Sanatta inanmanın ana şart olduğu; gün geçtikçe her başa yerleşiyor, her göze çarpıyor. İnanmak lâzım. Terennüm etmek için sevmek ve inanmak... İnsana konuşabilen hayvandır, derlerdi. Biz, insan, inanabilmekle hayvandan ayrılandır diyoruz. İnanmayan zekâ, bir maymun zekasından farksızdır; sivri ve maymun zekâya kıymet verenlerden değiliz. İnanmak, insanlığın; inanmak şairliğin; inanmak, dürüstlüğün ilk şartı... Hiç inanmayandansa, inanmak kabiliyetini kaybetmiş olandansa, inandığımız şeylerin büsbütün zıddına inananları yanımızda, yakınımızda görmeyi bin kez tercih ederiz. Onun içindir ki; hiçbir şeye inanmadığı, inanmak hassasını kaybettiği için adam yerine koymadığımız bir çok dejenere değerciklere dudak bükerken, dâvamızın aksi dâvâya saplanmış olanları bile sayıyoruz ve saygı ile anıyoruz. Mehmed Akif'e gelince; bu, o müstesna, yüksek insanlarımızdan ve sanatkârlarımızdandır ki; Milletimizin en kara günlerinde mısraları imanımızın, ümidimizin birer remzi halinde dudaklarımızda yaşamış, kalbimize hâkkolmuştur."
İbrahim Alaeddin GÖVSA: "Türk halk dilini onun kadar munis ve tabiî kullanan olmadığı gibi, Türk halkının gönlünü onun derecesinde doğrulukla ve samimiyetle konuşturan bir şâirimiz yetişmemişti. Öyle sanıyorum ki, Safahat, şark ufuklarında akisleri asırlarca dalgalanmaya namzet bir şaheser olarak kalacaktır."
İsmail Habib SEVÜK: "Akif, Türk fonetiğini ilk kullanan şâirdir. Aruza hâkimiyeti itibariyle bütün mâziden beri kalkıp gelen yedi asrın en büyük irtifaıdır."
Nihal ATSIZ: İslamcı olmasını kusur diye öne sürüyorlar. İslamcılık dünün en kuvvetli seciyesi ve en yüksek ülküsü idi. Bugünkü Türkçülük ne ise dünkü İslamcılık da o idi. Esasen İslamcılık Osmanlı Türklerinin milli mefküresiydi. On dördüncü asırdan beri Türklerden başka hiçbir Müslüman millet, ne Araplar, ne acemler, ne de Hintliler İslamcılık mefküresi gütmüş değillerdir. Bir Osmanlı şairi olan Akif’te milli mefküre kemaline ermiş, fakat yeni bir milli mefkürenin doğuş zamanına rastladığı için geri ve aykırı görünmüştür. Mazide yaşayanların fikir ve mefküreleri bize aykırı gelse bile onları zaman ve mekan şartları içinde mütalea ettiğimiz zaman haklarını teslim etmemek küçüklüğüne düşmemeliyiz. Çanakkale Şehitleri için yazdığı şiir kafidir. Başka söz istemez... Akif insandı, dönmedi ve öyle öldü. (**)
Osman ÜÇER: “Bizim öğrenciliğimizde belli mahfellerin etkisinde kalan bazı öğretmenlerimiz açıkça olmasa da, M. Akif’in gerici tutumlu olduğunu ihsas etmek isterlerdi. Hatta bazıları çizmeyi iyice aşar, sanatının başkalarına göre zayıf olduğunu söylerlerdi. Açık ve net söylüyorum. M.Akit’teki sanat Tevfik Fikret’lerdeki sanat, sosyal faydaları işleme bakımından on katı bulur. T.Fikret içinde bir çok bakımlardan ben olumlu düşünenlerdenim. Bütün hatalarına rağmen. Ama, işi iki şairin mukayesesine götüren safhaya sokuldu mu, o zaman net olarak böyle derim: M.Akif’in toplumuzun meselelerini eleştirme, halka yararlı şeyler yazma ve söylemesi bakımından Tevfik Fikret yanına sokulması ve mukayesesi mümkün değildir. Tevfik Fikret’i severim. Ama Akif‘in eline hiçbir konuda su dökemez. Akif bir dahidir. Aruzu konuşur gibi, saf Türkçe içinde nasıl kullandığını da Akif ‘in eserlerini okuyanlar bilir.
Çoğu kimse yapılan aleyhteki yoğun proboganda yüzünden M. Akif’i biraz tutucu sanır. Katiyen ve asla tutucu olmadığı gibi, Türk-İslam medeniyetini benimseyenlerce anlaşılacağı gibi, davanın en özgür, en cesur ve en inkılapçı adamıdır.”
Akif’te Tasavvuf
İzmir İlahiyat Fakültesi Tasavvuf Tarihi profösörlerinden Mehmet Demirci,YahyaKemal ve Mehmet Akif’te tasavvuf (İzmir, 1993) adlı eserinde verdiği bilgilere göre Akif’in babası Nakşi Şeyhlerinden Hacı Feyzullah Efendi’nin müritlerinden idi. Ama Akif’e tasavvuf ve tarikat terbiyesi ve telkininde bulunmamıştır. (s.73-75)
Akif hakkında kitap yazan Mithat Cemalin de “Akif, Tekke Müslüman’ı değil, cami Müslümanı’dır. Onda cezbeden ziyade secde vardır.” Dediği nakledilir. (S.72)
“Mehmet Akif, daha sonraları ((Modernist İslamcılar)) diye anılacak olan bir akımın hayranı ve mensubu oldu. Celalettin Afgani’nin etkisi altına aldığı Muhammed Abduh akılcı, hoş görülü, cesaretli bir atılım yaptı. İslam dünyası’nın geri kalma sebeplerinin dini yanlış anlama, dine giren ve toplumu uyuşukluğa, tembelliğe yönlendirilen bid’atlar, dine yakıştırılan eklemeler olduğunu ilan etti. Çıkar yolun dinin saf şekliyle yeniden canlandırılması olduğunu söyledi.”(2)
Mehmet Akif bu kişilerin özellikle Abduh’un büyük ölçüde etkisi altındadır. Bunlar tasavvufa, tarikat ve şeflik sistemine karşıdırlar. Akif, Afgani ve Abduh’a hayranlığını saklamaz. Safahatında onları andığı gibi Abduh’dan da bir çok makaleyi tercüme ederek, sırat-ı Müstakim ve Sebülürreşat dergilerinde yayınladı). O, Cemalettin Afgani’yi öven ve savunan makaleler de yazmıştır. (Bk.Alperen, 149-151)(3)
“Akif, mensup olduğu modernist İslamcılarda olduğu gibi dinin arındırılması yanında toplumun bilgilenmesi, cahillikten kurtulması, çalışması ve dinamizm kazanmasını ister. İlim ve fende batı’dan yararlanmak, akla ve fenne (Fenden maksat fizik, kimya, matematik ve biyoloji anlaşılır) Değer vermek gerektiğini inanır ve şöyle haykırır:- (Eyvah! Bu zilletlere sensin yine illet!/Ey derd’i cehalet sana düşmekle bu millet./Bir hak getirdin ki: Ne din kaldı ne namus.)”4
“Mehmet Akif şuursuz taklitçiliğe karşıdır. Ama, ona göre fen ve teknik nerede bulunursa alınmalı. Çünkü bu ilimlerin ve sanatın dini ve milleti yoktur. O bu fikrini şöyle anlatır:
/Alınız ilmini Garb’ın, alınız sanatını/ Veriniz hem de mesainize son süratini/ Çünkü kabil değil artık yaşamak bunlarsız;/ Çünkü milliyeti yok sanatın, ilmin,yalnız./”5
Prof. Dr. Mehmet demirci anılan eserinde: “Mehmet Akif, her hangi bir tarikat mensubu olmayıp, kamil bir müminin yaptıkları dışında sufiyane ve zahidane bir hayat yaşamış değildir.” Der.(s.74)
“Akif için mutasavvıftır diyenler var ise de, böylesine bir cemiyet şâirine, eldeki vesikalar bunu teyid eder görünse bile mutasavvıf demek imkânsız görünmektedir. Mehmed Akif'in: "Babam bana tasavvuf telkininde bulunmamıştır" şeklinde bir ifadesi de mevcuttur. “(Dr. Neclâ Pekolcay)
“Mehmet Akif tasavvuf ve tarikat mensubu olmamakla birlikte onlarla ilgili bilgilere sahiptir. Şiirlerinde elbette tasavvuf izleri vardır. İnsan-ı Kamil’den, kalp temizliğinden bahseder. Prof. Dr. Mehmet Demirci Efe’nin de Mehmet Akif için (Nesirlerinde pek görülmemekle beraber, şiirlerinde belli ölçüde tasavvuf izlerine rastlanmaktadır) ifadesini kullanır. Bir tarikat hayatı yaşamadığını, zahitlik anlayışında karşısında olduğunu vurgular. S.81”6
Akif’te Medeniyet Bilinci
“Akif e göre, medeniyetin gerçek kaynağı Müslüman Doğu'dur. Ona medenî üstünlüğünü kaybettiren sebebler, asırlardır süren "dinî taassub, cehalet, sebatsızlık, tembellik ve kendine güvensizlik"tir. Yoksa, İslâm dini ilerlemeğe asla engel değildir. Bu bakımdan, bir an önce bu kötü vasıflardan kurtulmak ve Batı'yı örnek tutarak aradaki medeniyet mesafesini kapatmak gerekir. Bunun için de İslâm dinini asırların üzerine yığdığı tozlardan sıyırmak, onu kuruluşu devrindeki gerçek esaslarına ve yapıcı gücüne yeniden kavuşturmak şarttır. İslâm Birliği, ancak bu yoldan gidilmek suretiyle gerçekleşebilir. Şiirlerinde, İstiklâl Savaşı'nın sonuna kadar, aralıksız olarak, hep bu tema üzerinde durur.”7
“Türkiye'deki milliyetçilik hareketi de, I. Dünya Savaşı yıllarında zaman zaman İslâm Birliği'ni desteklemekle beraber, genellikle, ona muhalif kaldı. Birinci Dünya Savaşı'nın başlarında imparatorluğun diğer Müslüman unsurları arasında da başlayan milliyetçilik hareketleri, bu savaşın sonunda gerçekleşerek, Âkif’i hayâl kırıklığına uğrattılar. Onun için en öldürücü darbe ise, Türkiye Cumhuriyeti'nin tamamıyle lâik bir şekilde kurulması oldu. Halbuki, "İslâm dünyasının son dayanağı" olan Türkiye, idealist Akif in de son ümidi idi. Bundan sonra şair, günden güne korkunç bir şekilde büyüyen bir psikolojik çöküntüye düşer ve, bu ruh hali içinde, edebî hayatının dördüncü ve sonuncu dönemine girer. Çok verimsiz olan bu dönemde şair, kendisini zaman zaman sarsan psikolojik krizler arasında, bazen mizahî şiirler bile yazar.”8
“Siyasî bakımdan "ümmetçi" olmasına karşılık, duyguları bakımından "halkçı" ve "milliyetçi" olan Akif, bu şahsiyeti ile, edebî hayatının ikinci ve üçüncü dönemlerinde, Mehmet Emin Yurdakul gibi, karşımıza tam anlamıyle "sosyal hizmet yanlısı" bir şair olarak çıkar. Onun sanatını sosyal hizmete vermesinde, elbette ki edebiyat anlayışının da hissesi büyüktür. Gerçekten, ona göre edebiyat, "halkın manevî ve ahlâkî eğitiminde en çok tesiri olabilen müessese"dir. Bu bakımdan, "sanat için sanat" yapmak yersizdir. Yine Akif e göre, "her edebiyatın vatanı vardır, her edebiyat mahallîdir" ve "her memleketin büyük halk kütlesine" hitab eder. İslâm dünyasının geri kalış sebeblerinden biri de, İslâm ülkelerindeki edebiyatların halka değil, sadece aydınlara hitab etmesidir. Halk için ve halkın hayatını veren bir edebiyat yaratmak, Akif'in edebî eserinin en kalın çizgisidir.”9
-----------
Kaynakça:
(^) El- Medhal, Dr. Abdulkadir Zeydan’ın İslam Hukuku üzerine yazmış olduğu bir kitap. Özellikle Mecelle’deki şer-i kaideleri kısa ve öz bahislerle izah etmesiyle meşhurdur.
Mehmet Âkif "Sanatı ve Düşünceleri" ( M. Ertuğrul DÜZDAĞ
(*)Akyüz, Kenan, Modern Türk Edebiyatının Ana Çizgileri, İnkılâp Kitabevi, İstanbul, 1995.
(1)Mehmet Kaplan (Şiir Tahlilleri, Dergah Yayınları, s.174-177)
(2) Mehmet Akif Tarikatçı’mıydı? (Makale) Yrd.Doç.Dr. Ahmet Vehbi Ecer E.Ü. Emekli Öğretim Üyesi
(3) A.g.e.
(4) A.g.e
(5) A.g.e
(6) A.g.e
(7) Akyüz, Kenan, Modern Türk Edebiyatının Ana Çizgileri, İnkılâp Kitabevi, İstanbul, 1995.
(8) A.g.e
(9) A.g.e
(**)(Kızılelma, 1947, sayı: 9)
(***)Hece Dergisi Türk Şiiri Özel Sayısı, Abdurrahim Karadeniz
Aralık-2006 / İslamabad

Etiketler

300 (1) Allen Ginsberg (2) Amaççı Yanılım (1) Amiri Baraka (3) Ardengo Soffici (1) Aşk (1) Attila İlhan (1) Cahit Koytak (1) Cemal Süreya (2) CHP (1) Cody Walker (2) Çeviri Öykü (3) Çeviri Şiir (31) Daniel Defoe (1) David Lerner (1) Deneme (3) Diane Di Prima (1) Dictionary of Poets (3) Dimitris Dimosthenous Lentzis (1) Eleştiri (10) Ezra Pound (1) Faiz Ahmed Faiz (2) Footnote to Howl (1) Füruğ Ferruhzad (1) Gregory Corso (1) Henry Fielding (1) Hindistan (1) Hip Hop (1) Hüseyin Cöntürk (1) İngiliz Romantik Şiiri (1) intertextuality (1) İsmet Özel (1) J.A.Cuddon (1) James Merrill (1) Jean Fritz (1) Jeanne Murray Walker (1) Joseph Andrews (1) Julia Kristeva (1) Kamala Das (2) Karen Chase (1) Kay Ryan (1) Liang Xiaoming (1) Lisa Lewis (1) Louise Glück (1) Mahmut Derviş (1) Margaret Atwood (1) Maria Wong (1) Mehmet Akif Ersoy (1) Mehmet Aycı (1) Mein Kampf (1) Metinlerarasılık (1) Mikhail Bakhtin (1) Morning of Hayyam (1) Muhammed İkbal (3) Mustafa Burak Sezer (22) Müzik (1) Nazım Hikmet (1) Necip Fazıl Kısakürek (1) Niels Hav (1) Orhan Veli (1) Oscar Wilde (1) Ountlandish (1) Öykü (5) Parveen Shakir (1) Poetry (1) Poetry in Turkish Translation (20) Post-Modernizm (1) Postmodernist Sanat (1) Robinson Crusoe (1) Senaryo (1) Sezai Karakoç (1) Sinema (1) Söyleşi (2) Sözlük (5) Steve Scafidi (1) Sümeyye Çomaklı (1) Şairler Sözlüğü (3) Şiir (11) T. S. Eliot (1) The Handmaid's Tale (1) Trevanian (1) Turkish Poetry (11) Ünsal Ünlü (1) Valzhyna Mort (1) Vera Pavlova (1) W. K. Wimsatt (1) W.H. Auden (1) William Butler Yeats (1)