Poetry in Turkish Translation etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Poetry in Turkish Translation etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Ekim 2010 Perşembe

Gökkuşağı





Gökkuşağı

Ardengo Soffici

36 yıllık kalbine yedi fırça darbesi indir, dün 7 Nisan'da
ve aydınlat antik mevsimlerle eskimiş yüzünü.

Hayatı atlı karıncaların nikel sirenleri gibi sürdün,

Etrafta,
Bir şehirden diğerine, felsefeden hezeyana,
Aşktan şehvete, görkemden sefalete:
Ne bir kilise, sinema, okuma salonu veya taverna var, bilemezsin;

Her ailenin yatağında uyudun.

Unutulmuş tüm hüzünlerden
Bir karnaval yapılabilir
Şemsiyeli Avrupa kafelerinde.
Yola çıkmak duman arasında, yataklı vagonlar içinde kuzeye, güneye giderek,
mendillerle.

Ülkeler, saatler,
Seninle ay gibi, köpekler gibi her yere gelen bazı sesler var;
Ama sabahın renklerini
Ve rüyaları karıştıran
bir sirenin ıslığı
yine unutulmamış, ne de topaz koltukaltlarında boğulan falanca gecelerin parfümü.
Bu soğuk fulyalar burada, masanın üzerinde mürekkebin yanında
Rouen'de Hotel des Anglais'in 19 numaralı odasının duvarlarına boyanmıştı.
Bir tren penceremizin altından
Geceleyin Quai'ye doğru yürüyordu
Sicilya şarapları fıçıları arasında
rengârenk fenerlerin akislerinin kafasını uçuruyordu
ve Sen nehri bahçesiydi yanan bayrakların.

Artık zaman yok
Feza
Bir fosfor damlasında kıvrılan bir alacakaranlık kurdudur:

Her şey sanki dün gibi
Mesela 1902'de Paris'te çatı penceresiyle sıvılaşmış
35 metre kare gökyüzüyle çevrili
bir tavan arasındaydın
La Ville hâlâ her sabah sana
Cluny Meydanı'nın çiçek demetlerini sunarken
Saint Germain Bulvarı'ndan tramvaylar ve otobüsler fışkırıyor,
Rue de la Harpe'lı sarhoş gazete satıcısı kadının sesi
bu kırlarda duyuluyor geceleri:
"Paris-lanetleri", "L'Intransigeant", "la Presse".
Chausseures yolundaki mağaza sürekli yıldızlarla yarışıyor;
ve ben gün batımı likörleriyle massedilmiş ellerimi okşuyorum
Rigoletto'nun evinin oralarda intiharı tasarladığım gibi.

Evet, sevgilim!
En şanslı adam çiçekler gibi tesadüflerle nasıl yaşayacağını bilir
Şu gecen beyefendiye bir bak
Gazetelerin dördüncü sayfalarından kotarılmış
erkeksi gücüyle mağrur sigarasını yakıyor.

Veya şu süvari, dişlerinin arasında bir tutam zambakla
Çivit barakalar arasında dört nala koşturuyor.

Sonsuzluk bir sineğin uçuşunda parlıyor.

Gözlerinin rengini yan yana koy,
Reveransını planla
Öykü bir elveda gibi istasyonda yüzüyor;
Ve üç renkli güneş arabası çırpınıyor, nafile ve boşuna,
kayıtları evrenin eski makineleri arasında.
Hatırlarsın, karanlıkta beraberce ekilmiş bir öpücük
Bir Alman kitapçısının camında, Avenue de l'Opera,
ve keçi otluyor karaçalıların arasında
Persepolis'te, Dario'nun sarayının yıkılmış merdivenlerinde.
Yeter etrafa bakındığımız
Ve neşemizin çehresini diriltmek için
Rüya görür gibi yazmalarımız.

Aşkımın tenine çarpan iklimleri hatırlıyorum,
Tüm yerleri ve medeniyetleri
Arzularıma ışıldayan
karları,
sarı denizleri,
çan seslerini,
konvoyları...
Bombay yolunu ve İran'ın yanmış altınını
Siyah kanatta taşıdığım hiyeroglifi.
Günebakan ruhu, fenomen bu dans merkeziyle birleşiyor,
Ama en güzel şarkı saf duyguların şarkısı.

Sessizlik, öğle müziği,
Burada ve dünyanın içine doğru dairesel bir şiir:
Bugün ebediyetle evleniyor
Taçın içinden gökkuşağı yükseliyor.
Masamda oturuyorum, sigara içip, izliyorum;
Burada genç bir yaprak karşıdaki çiçek panayırında titriyor;
Beyaz kuğular gökyüzünü pencereden fırlatılmış aşk mektupları gibi döndürüyor:
Sembolü biliyorum, endamı,
Elektrik zinciri
Uzak şeylerin sempatikliğini
Ama bu paskalyanın mucize fistosunu sımsıkı çekmek için
meyveler lazım, ışıklar ve kalabalıklar
gün, yazın al vadisinde kendisini boğuyor
artık ateş ve mücevher köprüsü için
hiç bir kelime yok.

Gençlik, geçeceksin tiyatroda geçen her şey gibi
Heyhat! Öyleyse kendime eski afişlerden şahane bir kostüm yapacağım.

Çeviri: Mustafa Burak Sezer
Akbük Eylül-Ekim 2010

Ardengo Soffici
(1879-1964)

Tanınmış en meşhur İtalyan ressamlardan biridir, Paris'te yaşamış ve fütürist hareketiyle çatışmıştır, Soffici ayrıca bir çok deneme yanında ve son derece güzel şiirler de yazmıştır. Bazı şiirleri I. Dünya Savaşında bir memur olarak yaşadığı kendi tecrübeleri üzerine yazılmışken, tavır olarak Ungaretti'nin şiirlerinden (çaresizlik ve acizlik anlamında değil) faklıdır.

Ardengo Soffici
(1879-1964)
Better known as one of the great Italian painters who in Paris mixed and clashed with the Futurist movement, Ardengo Soffici also wrote many essays and some incredibly beautiful poems. Some of the poems are about Soffici's experience as an official during World War I, and very different in tone (although not in the sense of impotence and despair) from those of Ungaretti, for example.
----

----The folloring poem revolves around Soffici's years in
Paris-- so in that respect it could relate with someone's experience here.


-- Rainbow

Soak seven paintbrushes into your 36 years old heart, yesterday April 7th,
And light up the face worn-out by ancient seasons.

You rode life like the nickeled sirens of the carousels,

Around,
From one city to the other, from philosophy to delirium,
From love to passion, majesty to misery :
There is no church, movie theater, newsroom or tavern you wouldn't know;

You slept in every family's bed.

A Carnival could be made
of all sorrows
forgotten, with the umbrella, in European Cafés,
set off in between the smoke, with handkerchiefs, inside sleeping-cars going north, south.

Countries, hours,
There are certain voices that come with you everywhere like the moon and the dogs;
But also the whistle of a siren
stirring up the colors of morning
and of dreams
it is not forgotten, nor the perfume of certain nights drowned in topaz armpits.
These cold jonquils I have here on the table next to the ink,
were painted on the walls of the room no.19 at the Hotel des Anglais in Rouen :
A train was walking down the nocturnal quai
under our window
beheading the reflexes of versecolored lanterns
between barrels of wine of Sicily;
And the Seine was a garden of burning flags.

There is no time anymore :
Space
is a twilight worm curling up in a drop of phosphorus :

Every thing is present :
Like in 1902 you are in Paris in a garret,
covered by 35 squared centimeters of sky
liquefied in the dormer glass;
La Ville still offers you every morning
the blossomed bouquet of Square de Cluny;
from Boulevard Saint Germain, bursting of trams and buses,
comes at night to these countrysides the drunk voice of the news vendor woman
of Rue de la Harpe:
"Paris-curses", "L'Intransigeant", "la Presse".
The shop in Chausseures Road is always competing with the stars;
and I am stroking my hands all imbued of sunset's liquors
like when I contemplated suicide, near Rigoletto's house.

Yes, dear!
The luckiest man is the one who knows how to live in the contingency like flowers do :
Look at the gentleman passing by
lighting a cigar, proud of his virile force
retrieved from the fourth pages of the newspapers,

Or that Cavalry soldier, galloping in the indigo of the barracks
with a lily tuft between his teeth.

Eternity shines in a flight of a fly.

Put the colors of you eyes one next to the other;
Design your bow :
The story is fleeting like a goodbye at the station ;
And the tricolored automobile of the sun is beating, vainer and vainer, its record in between the old machineries of cosmos.
You do remember, together with a kiss sowed in the darkness,
of the window of a German bookshop, Avenue de l'Opera,
and the goat grazing between the gorses
above the ruins of the stairs of Dario's palace in
Persepolis.
It is enough to look around
and write like dreaming,
to revive the face of our joy.

I remember all the climates that stroke themselves against my skin of love,
All the places and civilizations
beaming at my desire :
snows,
yellow seas,
gongs,
convoys :
the path of Bombay and the burned gold of Iran
I carry a hieroglyphic of it on the black wing.
Sunflower soul, the phenomenon converges into this dancing center,
but the most beautiful song is the one of the naked senses.

Silence,
midday music,
here and into the world, circular poetry :
Today is getting married with Forever
In the diadem the iris arises.
I sit at my table, and I smoke and watch :
here is a young leaf trilling in the market garden opposite;
The white doves are wheeling the air like love letters thrown from the window :
I know the symbol, the figure, the
Electric bond
Sympathy of faraway things;
But fruits are needed, lights and multitudes
to pull tight the miracle festoon of this easter.
The day is drowning itself in the scarlet dell of summer;
there are no words anymore
for the bridge of fire and gems.

Youth, you will pass like everything does at the theater.
Tant pis! Then I'll make myself a fabulous suit of old affiches.
Ardengo Soffici

24 Mayıs 2010 Pazartesi

Beaux Arts Müzesi



--> -->
Beaux Arts Müzesi

W.H. Auden

Acı çekmekte asla yanılmadılar
Eski ustalar, insan doğasını çok iyi anladılar
Birisi yerken veya pencereyi açarken veya yürürkenki hallerini
İhtiyarlar saygıyla, tutkuyla beklerken
Mucizevî bir doğumu, her zaman bunun olmasını istemeyen
Ormanın ucundaki gölette paten kayan çocuklar vardı
Asla unutmazlardı
Korkunç şehitlik bile rotasında seyretmeliydi
Nasıl olsa bir köşede, dağınık bir yerde
Köpeklerin köpekçe yaşamlarına devam ettiği ve işkencecinin atının
Masum kıçını kaşıdığı ağaç.

Breughel’in Ikarus’unda mesela, nasıl her şey
Bir felaketten yavaşça dönüşür, çiftçi fışırtıyı ve ıssız çığlığı duyabilir
ama bu onun için önemli bir kusur değildir, güneş parlar
Beyaz bacakların üzerinde yeşile çevrilir
Su ve pahalı zarif gemi harikulade bir şey görmelidir
Bir yerlere gidecek ve sakince yelken açacak,
Gökyüzünden düşen bir çocuğu.

Çeviri: Mustafa Burak Sezer
İkindi Yağmuru, Nisan/Temmuz '10

..................................................................

Musée des Beaux Arts

About suffering they were never wrong,
The Old Masters; how well, they understood
Its human position; how it takes place
While someone else is eating or opening a window or just walking dully along;
How, when the aged are reverently, passionately waiting
For the miraculous birth, there always must be
Children who did not specially want it to happen, skating
On a pond at the edge of the wood:
They never forgot
That even the dreadful martyrdom must run its course
Anyhow in a corner, some untidy spot
Where the dogs go on with their doggy life and the torturer's horse
Scratches its innocent behind on a tree.

In Breughel's Icarus, for instance: how everything turns away
Quite leisurely from the disaster; the ploughman may
Have heard the splash, the forsaken cry,
But for him it was not an important failure; the sun shone
As it had to on the white legs disappearing into the green
Water; and the expensive delicate ship that must have seen
Something amazing, a boy falling out of the sky,
had somewhere to get to and sailed calmly on.
W.H. Auden
20. yüzyılın önde gelen şairlerinden W. H. Auden en çok 1948’de Pulitzer Ödülü kazanan The Age of Anxiety (Endişe Çağı) ve 1956’da Ulusal Şiir Kitap ödülünü kazanan The Shield of Achilles (Aşil’in Kalkanı) adlı kitablarıyla tanınır. Üretken şair, aynı zamanda oyun yazarı, librettist ve editör olarak da tanınmıştır.
Çalışmaları kendisinden sonra gelen birçok şairi dünya genelinde önemli ölçüde etkilemiştir.
W. H. Auden Erken Dönem
Wystan Hugh Auden 21 Şubat 1907’de York’da doğdu. Oxford Üniversitesinde eğitim görürken önemli genç bir şair olarak ünlendi. İlk şiir kitabı 23 yaşındayken yayınlandı ve çok başarılı oldu. Genç dönem kariyerinde sosyalizmin ve Freud’un psikanalizinin sağlam bir savunucusuydu.
Auden erken dönemlerden bir homoseksüel olduğunun bilincinde olmasına rağmen 29 yaşında Nazi Almanya’sından kaçması için Alman romancı Thomas Mann’ın kızı Erika Mann ile evlendi.

Şiir Etkileri

Genç bir şairken Thomas Hardy, Robert Frost, William Blake ve Emily Dickinson şiirinden etkilenmiştir. Aynı zamanda Christopher Isherwood ve Stephen Spender ile ömür boyu süren bir dostluğu olmuştur.

12 Nisan 2010 Pazartesi

Karen Chase: İzdiham





-->
İzdiham*

Karen Chase

aşkımız kısa
zarif aşklardan değil ama
akıntıya karşı, aşağı
uzun içeride — sözdizimli,
empoze edilmiş, yapışık ve
tıkanmış, sensin, yakıcı,
büyütücü, hıncahınç bir sürü dörtlüğün
adamı, yüreklendirici – aşk
dizelerden sana koşuyor,
dizelerden bana ve ben sana,
nehirden denize ve denizden
karaya, kaygısız bir sahili vuruyor,
gezegendeki yolların içinden kıvrılıyor – vatan
hey! su hey! – aşk
nihayetsiz, akıyor sularım
sen nerdeysen, benim bilinç
akımım.

*Ayı (Bear) adlı kitaptan alınmıştır. (Bear by Cavenkerry Press)
Çeviri: Mustafa Burak Sezer
Yedi İklim Sayı 231
Nisan 2010

Karen Chase, Massachusetts, Berkshire Dağlarında yaşıyor. Şiirleri, The New Yorker, The New Republic, The Gettysburg Review, Southwest Review ve The Yale Review gibi dergilerde yayınlanıyor. Kazimierz Square (Kazimierz Meydanı) adlı şiir kitabı 2000 yılında Foreword Dergisi tarafından En İyi Indie Şiir Kitapları Ödülüne aday gösterildi. Şiirleri (The Norton Introduction To Poetry, The Norton Introduction To Literature, Poetry 180: A Turning Back To Poetry edited by Billy Collins, Yellow Silk: Erotic Arts and Letters, The Second Set: The Jazz Poetry Anthology edited by Yusef Komunyakaa and Sascha Feinstein, and Thus Spake The Corpse: An Exquisite Corpse Reader, 1988-1998 Volume 1 edited by Andrei Codrescu) önemli antolojilerde yer aldı. Chase yaklaşık on yıl Poet-in-Residence programı kapsamında New York Hastanesi-Cornell Tıp Merkezinde, psikiyatri hastalarına şiir ve şiir yazmayı öğretti, araştırmalarda bulundu

Jam*
by Karen Chase
Our love is not the short
courtly kind but
upstream, down,
long inside — enjambed,
enjoined, conjoined, and
jammed, it's you, enkindler,
enlarger, jampacked man of many
stanzas, my enheartener — love
runs on from line to
you, from line to me and me
to you, from river to sea and sea to
land, hits a careless coast, meanders
way across the globe — land
ahoy! water ahoy! — love
with no end, my waters go
wherever you are, my stream
of consciousness.
*poem is from Bear, just published by Cavenkerry Press.



28 Mart 2010 Pazar

Bizi Rüzgâr Götürür




-->
Bizi Rüzgâr Götürür

Füruğ Ferruhzad

Bu küçücük gecede
Rüzgârın ağaç yapraklarıyla bir randevusu var
Bu küçücük gecede yıkımın ızdırabı
Dinle
Karanlık esiyor duyuyor musun?
Bu mutluluğu bir yabancı gibi izliyorum
Çaresizliğime bağlandım.

Karanlık esiyor duyuyor musun?
Gecenin içinden bir şey geçiyor
Ay kıpır kıpır ve kırmızı
Terasın üstünde ufalanan sürekli bir kaygı
Örter gibi yas tutanların alayını
Yağmuru bekliyor.
Bir an
Ve sonra hiçbir şey yok
Bu camın ardında gece titriyor
Dünya duruyor bu camın ardında
İsimsiz bir şey bizi izliyor.

Ey yeşil baştan aşağı
Ellerini yakan bir hatıra gibi yasla
Aşk dolu ellerime
Aşk dolu dudaklarımı
Dudaklarınla okşa
Varoluşun sıcacık sezgisi gibi
Rüzgâr bizi götürür
Rüzgâr bizi götürür.
Çeviri: M. B. Sezer
BH SANAT Mart-Nisan 2010
The Wind Will Take Us
In my small night, ah
the wind has a date with the leaves of the trees
in my small night there is agony of destruction
listen
do you hear the darkness blowing?
I look upon this bliss as a stranger
I am addicted to my despair.

listen do you hear the darkness blowing?
something is passing in the night
the moon is restless and red
and over this rooftop
where crumbling is a constant fear
clouds, like a procession of mourners
seem to be waiting for the moment of rain.
a moment
and then nothing
night shudders beyond this window
and the earth winds to a halt
beyond this window
something unknown is watching you and me.

O green from head to foot
place your hands like a burning memory
in my loving hands
give your lips to the caresses
of my loving lips
like the warm perception of being
the wind will take us
the wind will take us.

Forugh Farrokhzad
Translated by Ahmad Karimi Hakkak
The Persian Book Review VOLUME III, NO 12 Page 1337

19 Şubat 2010 Cuma

Mezarlık Kapıları için Dizeler




-->

-->

-->
Mezarlık Kapıları için Dizeler

Steve Scafidi

Sedirden yapılmış Farsça
coğrafya ve gitar kitaplarına
mecburduk.
Ağzımız bozuktu ve Eyfel Kulesinden
kar düşerken titrerdik.
Tabaklarımız vardı ve kaşta uyuyan
bir pirenin uğursuz rüyaları.
Varoluşun hüznü sonradan
bir çeşit hazza dönüşüyor ve herkes
yok oldukça acı çekiyordu. Kendi üzerlerinde
akan nehirlerimiz, yeşil

moleküller, koyunun ağır gözleri vardı;
ve eşyadan menfaatimiz. Bilirdik
binlerce çeşit çayın adını.
Diğer minik sıçanlar dururken
karanlıkta beyaz sıçanımız vardı.

Acı. Sahip olduğumuz şeyi bilmedik.
Minik mavi kavanozlarda iyota,
ve okaliptüs ağaçlarına sahiptik
Küçük uzak yıldızların mizana direkleri içinden
döndü Mars bizimle birlikte.

Zillerin çıngırdamasına ve her şey için
bir söze sahiptik. Pembe aptal ay doğuyor
Silindir bir şapkayla ölümse
yanımızdan geçerken sessizce bize gülüyor.
Bunu özleyecek, bunu sevmiş olsak bile.

Kasım ’09 / İstanbul

Çeviri: Mustafa Burak Sezer

Yedi İklim, Sayı 239, Şubat 2010

Steve Scafidi Lousiana Devlet Üniversitesi Yayınlarından çıkan Sparks from a Nine-Pound Hammer (2001) (Dokuz-Librelik Çekiçten Kıvılcımlar) ve For Love of Common Words (2006) (Sıradan Aşk Sözleri için) adlı kitapların yazarıdır. Marangozluk yapan şair, West Virginia’da Summit Point’te yaşamaktadır.

....................................................................................

Steve Scafidi

Steve Scafidi is the author of Sparks from a Nine-Pound Hammer (2001) and For Love of Common Words (2006), both from Louisiana State University Press. He is a cabinetmaker and lives in Summit Point, West Virginia.

Lines for the Gates of a Cemetery

We had bound volumes of Persian
geometry and guitars made of cedar.
We had loose talk and shivering
as snow fell from the Eiffel Tower.
We had dishes and the bloody dream

of a flea sleeping in an eyebrow.
The sadness of being was it turns out
a kind of joy and everyone suffered
as they disappeared. We had rivers
flowing over top themselves and green

molecules and the slow eyes of sheep.
We had a use for things. We knew
the names of a thousand kinds of tea.
We had the white possum in the dark
with the other tiny possums holding on.

It's sad. We didn't know what we had.
And we had iodine in tiny blue jars.
We had eucalyptus trees and the planet
Mars circled with us through mizzen
dot-light of the distant stars. We had

the tintinnabulation of bells and a word
for everything. The pink dumb
moon rising and death with a top hat
quietly laughing at us as he passed.
Even that we will miss. Even that we loved.
Steve Scafidi: Poetry
Copyright ©2007 The Cortland Review Issue 37—The Cortland Review

7 Şubat 2010 Pazar

1. Gazel




-->
1. Gazel

Muhammed İkbal

Şayet yıldızlar yolunu şaşırsa— cennet benim mi yoksa senin mi?
Dünyanın gidişatına endişelenmeli miyim? Öyleyse dünya benim mi yoksa senin mi?
Eğer sonsuzluk tutkunun fırtınalarından yoksunsa, kimin hatası tanrım!
bu sonsuzluk çok anlamsız olmalı— benim mi yoksa senin mi?
Nasıl olur da zamanın ilk şafağında bir Melek isyan eder?
Bunu bilmeli miyim? Kimin sırdaşıydı Şeytan— senin mi yoksa benim mi?
Cebrail senin, Muhammed senin, senindir Kur’an; yine de
zarif kelimelerde kimin en mahrem ruhu yazılmıştır— benim mi yoksa senin mi?
Ve insan, topraktan olan bu yıldızın parlaması senin dünyanı ışıtır—
Şayet türü hastalanırsa bu kimin kaybıdır: benim mi yoksa senin mi?

(Cebrail’in Kanatları’ndan)

Çeviri: M. B. Sezer


Ghazal No. 1

If the stars wander from their path—is heaven mine, or Yours?
Should I care how the world goes? is the world then mine, or yours?
If all eternity be void of passion’s storms, whose fault,
God! that eternity should be so barren—mine, or Yours?
How could an Angel dare, in time’s first dawning, to rebel?
Should I know that? whose confidant was Satan—mine, or Yours?
Gabriel is Yours, Mahomed is Yours, Yours the Koran; yet in
Their gracious words, whose inmost soul is writtten—mine, or Yours ?
And Man, that thing of dust, that star whose shining lights Your world—
To whose loss will it be if his race sicken: mine or Yours?

Translated by V. G. Kiernan
BH Sanat: içsrilanka Dergisi

Ocak 2010 10. Sayı

26 Ocak 2010 Salı

Liang Xiaoming: Biri Diğerine




-->
Biri Diğerine

Liang Xiaoming

Sen ve ben kendi bardaklarımızı tutuyoruz
Her birimiz kendi çayını içiyor
Birbirimize gülümsüyoruz
Ve zarifçe başımızı sallıyoruz
Tamamen hijeniğiz
Herkes kendi adına konuşuyor

Herkes kendi parmaklarını sayıyor
Herkes bir fikir söylüyor
Herkes bir fikirle geliyor
Ve sonunda
Kendi yollarına gidiyorlar

Antrede el sıkışıyoruz
Herkes öbürünün gözlerine bakıyor
Merdivenlerin başında
Eğer sen önden gidiyorsan
Sana el sallıyorum
Yine gel diyorum
Eğer önce ben gidiyorsam
Bana el sallıyorsun
Acele etme diyorsun
Her birimiz kendi parkasını sıkıyor
Şayet yağmur yağıyorsa
Kendi yolumuza gidiyoruz.

Çeviri: M. B. Sezer

Akbük, Ocak-Şubat 2010
Sayı 3

Each to Each
You and I each hold our own cups
We each drink our own tea
We smile at each other
And nod with elegance
We are quite hygienic
Each person speaks of his own affairs
Each person counts on his own fingers
Each person expresses an opinion
Each person comes away with an opinion
And finally
They go their own way

In the doorway we shake hands
Each looking at the other’s eyes
At the head of the stairs
If you are going first
I wave to you
Say come again
If I am going first
You wave at me
Say don’t hurry
And we each pull on our parkas
If rain is falling
We run off in our own directions
……………………………………………………………………


Etiketler

300 (1) Allen Ginsberg (2) Amaççı Yanılım (1) Amiri Baraka (3) Ardengo Soffici (1) Aşk (1) Attila İlhan (1) Cahit Koytak (1) Cemal Süreya (2) CHP (1) Cody Walker (2) Çeviri Öykü (3) Çeviri Şiir (31) Daniel Defoe (1) David Lerner (1) Deneme (3) Diane Di Prima (1) Dictionary of Poets (3) Dimitris Dimosthenous Lentzis (1) Eleştiri (10) Ezra Pound (1) Faiz Ahmed Faiz (2) Footnote to Howl (1) Füruğ Ferruhzad (1) Gregory Corso (1) Henry Fielding (1) Hindistan (1) Hip Hop (1) Hüseyin Cöntürk (1) İngiliz Romantik Şiiri (1) intertextuality (1) İsmet Özel (1) J.A.Cuddon (1) James Merrill (1) Jean Fritz (1) Jeanne Murray Walker (1) Joseph Andrews (1) Julia Kristeva (1) Kamala Das (2) Karen Chase (1) Kay Ryan (1) Liang Xiaoming (1) Lisa Lewis (1) Louise Glück (1) Mahmut Derviş (1) Margaret Atwood (1) Maria Wong (1) Mehmet Akif Ersoy (1) Mehmet Aycı (1) Mein Kampf (1) Metinlerarasılık (1) Mikhail Bakhtin (1) Morning of Hayyam (1) Muhammed İkbal (3) Mustafa Burak Sezer (22) Müzik (1) Nazım Hikmet (1) Necip Fazıl Kısakürek (1) Niels Hav (1) Orhan Veli (1) Oscar Wilde (1) Ountlandish (1) Öykü (5) Parveen Shakir (1) Poetry (1) Poetry in Turkish Translation (20) Post-Modernizm (1) Postmodernist Sanat (1) Robinson Crusoe (1) Senaryo (1) Sezai Karakoç (1) Sinema (1) Söyleşi (2) Sözlük (5) Steve Scafidi (1) Sümeyye Çomaklı (1) Şairler Sözlüğü (3) Şiir (11) T. S. Eliot (1) The Handmaid's Tale (1) Trevanian (1) Turkish Poetry (11) Ünsal Ünlü (1) Valzhyna Mort (1) Vera Pavlova (1) W. K. Wimsatt (1) W.H. Auden (1) William Butler Yeats (1)